Başbakan Erdoğan şaşırtıcı şekilde “Cemil İpekçi’yle aynı düşüncede” olduğunu açıklamış. Neden böyle söylüyorum; çünkü bugüne kadar “kadınların türbanı hep din-inanç gereği ve hatta (emir olmadığı halde) din emri olarak taktığı” ve bunun engellenemeyeceği savunuluyordu. İlk kez Cemil İpekçi “İdeolojik olarak takılıyorsa da karşı çıkılamaz” dedi ve ya şaşırtıcı bir tesadüf ya da fikri beğendiği için tam iki hafta sonra Başbakan aynı sözü tekrarladı.
Tabii “özgürlükler açısından” ele alındığında, “Velev ki bir siyasi simge olarak taktığını düşünün, simgelere yasak getirebilir misiniz? Özgürlükler noktasında dünyanın neresinde böyle bir yasak var” şeklinde ifade edildiğinde veya “dini simgeye yasak getirilebilir mi” şeklinde sorulduğunda basit, düz mantıkla hemen “Özgürlükler kısıtlanamaz, çok haklı” demek geliyor akla...
Aynen keyfî şekilde, iktidarın kendi seçtiği-kendi istediği ailelere “yardım” adı altında yiyecek, kömür, elektrik vs. dağıtmasına karşı çıkanların “yardımseverliğe karşı çıkar” durumda bırakılması gibi... Oysa üniversite profesörleri, toplum bilimciler, siyaset bilimciler buna “yoksulluğun özelleştirilmesi” diyorlar. Hüsamettin Cindoruk ise “yoksulluğun devletleştirilmesi” diyor. Çünkü aslında devletin yapması gereken şey, seçim dönemlerinde poşet, altın vs. dağıtmanın kazancı görüldüğü için bu alışkanlığı her seçim öncesi veya her zaman sürdürmek değildir, insanlarını “çalışarak kazanmaya” alıştırmak, işsizliği yok etmektir.
Başbakan Erdoğan başka konularda “dünyanın neresinde var” diye sorarken dünyanın diğer ülkelerinde hükümetlere “işsizlik grafikleri” çizildiğini ve iktidarların ilk görevinin işsizliği minimuma indirmek olduğunu hatırlıyor mu acaba?
Her alanda yuvarlak sözler ve kulağa doğru gelen sloganlar arkasına saklanarak yanlışı doğruya çevirme alışkanlığı ısrarla ve “kimse karışamaz” denerek siyasi bir gelenek haline getiriliyor. Akıllı insanların olayları doğru yorumlamak için dikkatli düşünmesi gereken bir süreçten geçiyoruz.
MAHKEME KARARLARININ NEDENİ
Türbana dönecek olursak; bugüne kadar tartışma “din gereği” şeklinde götürülüyor, Türkiye’yi kadınlar ve onların dini-inancı üzerinden bir Arap ülkesine benzetme gayretleri böyle yürütülüyordu.
Devlete ait alanlarda dini simge kullanımının “dinin devlet işlerine karıştırılmadığı laik-demokratik rejimi” etkileyebilmesi nedeniyle verilmiş yüksek mahkeme kararlarına, yorumlarına bile tepki gösterildiğini, yıllardır bu tartışmanın sürdürüldüğünü biliyoruz.
Oysa bırakın Türkiye’deki yüksek mahkeme kararlarını, en özgürlükçü ülkelerin yer aldığı Avrupa’nın yüksek mahkemesi AİHM kararları bile aynı yönde çıktı. Bunun nedeni de din rejimine geçen ülkelerde radikal İslâm’ın, aşırı dincilerin ilk faaliyet noktasının “mümkün olduğunca çok kadının örtünmesi” olduğunu bilmeleriydi.
“Dünyanın neresinde var” şeklinde bir sorulu karşılaştırma yanlıştır, yanıltmacadır, çünkü her ne kadar laik Avrupa ülkelerinin bazılarında yine de “dini simgeye en azından okullarda izin verilmiyorsa da” Müslüman ülkeler dışında din rejimine geçme isteğinin ve tehlikesinin görüldüğü bir başka din ve ülke yok... Olsaydı ve oralarda da dini simgenin kullanıldığı bir dini siyasileştirme gayreti görülseydi hiç şüphe yok, onlar da daha sıkı kurallara geçerlerdi.
Başbakan’ın “siyasi simge yasaklanamaz” sözü de tamamen aynı noktaya çıkıyor. Zaten AİHM kararları ve diğerleri “dünyada olduğu gibi Türkiye’de de türbanın siyasi İslâm’ın simgesi yapılması”, “din kisvesi altında İslâm’ın siyasallaştırılması”, bunun da “laik düzenin ortadan kalkması tehlikesi yaratması” üzerine verilmişti.
“Bir parti veya siyasi grup hangi nedenle başörtüsünü ‘forma şeklinde bir türban’ modeline çevirir ve birkaç yıl içinde birkaç katına çıkarır” Başbakan’a bunu sormak lâzım.
Başka sayısız seçenek varken neden kadınlar ve neden onların türbanı?
Bunu da cevaplar mı acaba?
Başka simge yok mu? Neden kadınlar?
Haberin Devamı

