Sözünün arkasında duranlar ve duramayanlar!

Haberin Devamı

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a İngiltere’ye yaptığı resmi ziyaret sırasında terör örgütü PKK yandaşları tarafından çirkin bir protesto gösterisi düzenlenmiş. Buna tabii hepimiz çok üzüldük ve bu çirkin gösteriyi kınıyoruz. Ama ben bugün Sayın Büyükanıt’la ilgili bir başka konudan söz etmek istiyorum.
Geçen yıl Şubat ayında ABD’ye gittiğinde salonda konuşmasını dinleyen Türklerin “Kurtar bizi Paşam” diye bağırdıkları gazetelerde haber olmuştu. Ben de, gayet iyi hatırlıyorum, bunun üzerine ‘Lütfen Paşam bu kez biz kurtaralım’ başlıklı bir yazı yazmış ve eğer ülkenin geleceği ile ilgili, rejim için tehlike yaratacak gelişmeler varsa (veya olursa) bu kez siviller kurtarsın, ABD’deki Türkler burada yaşamıyorlar, onların etkisinde kalmayın demiştim. Belki de bu nedenle Ordu’nun “Askere karşı yazarlar” listesinde yer aldım.
Oysa elbette demokrasinin gücüne ve önemine inanan, rejimin antidemokratik kesintilere uğramasının verdiği (ve vereceği, ki gelecekte vereceği zararlar da görülmüştür, mağdur durumuna düşürülen partiler bunun siyasi getirisini bir sonraki seçimlerde pek güzel görüyorlar, Cumhuriyet mitingleri sırasında çıkan -nasıl ve kim tarafından yazıldığı anlaşılamayan- elektronik ordu bildirisi de bunu sağlamaya yetmiştir) zararı bilen her aydın vatandaş aynı şeyi düşünür.
Aradan zaman geçti, seçimler geçti ve ne zaman ki Anayasa değişikliği ile “laikliğin bugüne kadar zedelenmemesini, korunmasını sağlayan” bazı kuralların da değiştirilmesi gündeme geldi, bana da arada sırada bazı okurlardan mektuplar gelmeye başladı... Son hafta Başbakan’ın “siyasi simge de olsa yasaklanamaz” çıkışı, “Anayasayı beklemeye de gerek yok, tek cümlede hallederiz” demesi, yüksek mahkeme, medya, üniversite rektörlerinden gelen uyarıları dikkate almaması ve tam aksine hepsine toptan “Haddinizi bilin” tepkisi vermesi üzerine dün yine böyle bazı mektuplar geldi.

Bir tanesini alalım, diyor ki:
“Hâlâ daha ne zaman ‘yumuşak karın kaşımayı’ bırakıp da ‘Sen dur Paşam, biz kurtaralım’ sözünü yerine getirme cesaretini sözün arkasında göreceğiz? Bunun üzerinde duruyorum çünkü halka tek doğru söyleyen ve Washington’da tekme vurup tezgah devirme cesaretini gösteren bir kişiye ukalaca bir hücumdu.”

Önce şunu söyleyeyim: Ukalaca olabilir ama “hücum” değil, samimi duyguların ifadesiydi.
Bugün de aynı şekilde düşünüyor ve bu toplumun demokratik güçlerinin, kurumlarının görevini yapması, vatandaşlarının aklını başına toplayarak “siyasi çıkara, oy getirisine kilitlenmiş kışkırtmaları, açıklamaları”, “gerçek ile aldatmacayı” fark etmesi, hataların demokrasi içinde düzeltilmesi gerektiğine inanıyorum.
Düşüncemin doğruluğunun kanıtı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Danıştay tarafından “zamanında” yapılan uyarılardır. Üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının, medyanın, muhalefet partilerinin “bir hukuk devletinde hukuka uymanın önemi” ile ilgili tepkileridir. Toplum, 28 Şubat öncesindeki suskunluktan farklı olarak demokratik olgunluk içinde çözüm aramaktadır. (CHP ve Baykal’da hâlâ çok hata var, onu yarın yazacağım.)
Türkiye artık parti kapatma olaylarının, antidemokratik müdahalelerin yaşanmadığı bir ülke olmalıdır. Kaldı ki demokrasiyi kesintiye uğratanlar “Avrupa Birliği’nin kapısını kapatanlar” olmanın da sorumluluğunu taşıyacaklardır. (Her ne kadar AB artık “daha uzak bir hayal” olarak görünse de “küçük bir ihtimali yok etme” bile sonsuza kadar bu sorumluluğu unutturmaz.)
Kısacası, ben sözlerimin her zaman arkasındayım, keşke bu ülkeyi yönetenler de demokrasiye zarar vermemeyi “en az benim kadar” düşünselerdi!

*****


Trafik canavarı demek yetmez!

Cüneyt Koryürek gibi çok değerli bir aydın dehşet verici şekilde “hayatına son veren sürücüyle göz göze geldiği” bir olayla (kaza denebilir mi acaba) kaybedildi. Onunla bir kez, aynı masada oturduğumuz bir yemekte karşılaşmış ve zekâsına, bilgisine büyük hayranlık duymuştum.
Ülkenin değerli insanları, gencecik, dünya güzeli, üniversite öğrencisi kızlar, çocuklar, kadınlar/erkekler arka arkaya trafikte kaybediliyor.
“Anlaşılabilir” kazalarda mı, yoksa alkol, ihmal, sürat merakı, boşvermişlik, küstahlık, başkalarının haklarına, hayatlarına önem vermeme gibi nedenlerle mi, burada tartışmamız gereken şey bu...
Yılbaşı gecesi alkollü bir kamyon şoförünün bindiği taksiye çarpması sonunda ölen genç kız da, emniyet şeridinde olduğu halde süratle bu şeride giren ve alkollü olduğu (arkadaşlarının açıklaması üzerine) iddia edilen gencin çarptığı Sinem de “kaza” denemeyecek olaylarda yaşamlarını yitirdiler.
Ailelerinin de yaşamını karartan, bundan sonraki hayatlarında çocuklarının ölümünü hatırlatacağı için “yeni yılın gelmesini istemeyecek” kadar üzüntü yaşatacak kayıplar bunlar...
Bütün bu olayları soruşturacak ve kararları verecek emniyet veya yargı görevlileri “olayın tüm detaylarını” göz önüne alarak çalışma yapmak zorundalar. Bunu yapmadıkları takdirde benzer dehşet verici olayların sürüp gitmesi, masum insanların arka arkaya ölmesi kaçınılmazdır.
Gerçekten önlenemeyecek olaylardaki (örneğin yağmurlu veya karlı bir yolda kayan araçlar gibi) ölümlere “kaza sonucu” denebilir. Ama sürat, alkol ve diğer benzer nedenlerle ölüme sebep olmak kaza değildir, yapılan neredeyse cinayetle eşdeğer bir kasıt sayılır. Araba direksiyonuna oturan herkese özellikle gençlere bunun anlatılması gerekiyor.
Trafik kurallarına riayet edilen ve edilmediği takdirde sürücülerin kim olursa olsun “doğru şekilde cezalandırıldığı” ülkelerde neden benzer olayların bizdeki gibi art arda görülmediği iyice düşünülmeli!
“Kim olursa olsun” derken, oralarda ne polis, ne siyasetçi, ne zengin ve hatta ne de devlet başkanlarına farklı muamele yapılıyor.
Herkes ama her vatandaş kanun karşısında eşit... Bizde ise örneğin “polis”in ceza aldığını hatırlayabiliyor musunuz?
Trafiğin de, adaletin de başıboş olduğu, ülke yönetenlerin “oy”dan başka bir şey düşünmediği yerlerde işte böyle üzüntü de bitmiyor.
Olayları duydukça içiniz yanıyor. Acaba ceza sistemi ve trafik ne zaman düzelecek, hiç değilse azıcık ümidimiz olsaydı...
Öyle üzülüyorum ki bilemezsiniz!

DİĞER YENİ YAZILAR