Aydınların kutuplaşmaya katkısı...

Haberin Devamı

Yazının başlığının ‘tartışılmaz’ diye bitmesi gerekiyor. Normal olarak bir ülkenin aydınları eğer o ülkede neredeyse nefrete, şiddete varacak (veya varmış) bir bölünme, kutuplaşma siyaseten ortaya çıkarılmışsa, bu kutuplaşmayı ortadan kaldırma, uzlaştırma ve aydınlatma görevini üstlenmelidirler oysa Türkiye’de tam tersi bir durum mevcut.

Bu ülkenin bir talihsizliği de kimi aydınının, akademisyeninin, gazetecisinin -eskisinden farklı olarak- siyasi bir parti mensubuymuş gibi hareket etmesi ve bireysel görüşleri yerine gruplaşmış, kalıplaşmış görüşleri benimsemesidir. Artık onlar istedikleri, destekledikleri parti seçim kazanınca ekranlarda topluca göbek atmaktan çekinmiyorlar.

Aydın olarak görevleri tarafsız gözle bakarak yapılan hataları, demokrasiyi rayından çıkaracak gelişmeleri, toplumun o veya bu nedenle ama hepsi siyasi amaçla bölünmesini eleştirmek, doğru yolu göstermek iken farklı nedenlerle her türlü uygulamaya arka çıkıyor, gerçeğe uymayan ya da gelecekteki olası tehlikeleri hafife alan süslü püslü ifadelerle, toplumun da gerçekleri “olduğu gibi” değil “kendilerinin anlattığı gibi” görmesine neden oluyorlar.

Ve tabii sonra gün geliyor “demokratlık adına” bunu yaptığını söyleyenler örneğin “Dubai’deki karaçarşaflı, peçeli kadınları görünce” olduğu gibi kendi söylemleriyle çelişkiye düşerek bu görüntüyü “çağdışı, demokrasi dışı” bulduklarını açıklayıveriyorlar.

Birdenbire, iki üç yıl içinde ülkenin bir ucundan ötekine ses hızıyla yayılan “kadın tesettürü”nün ani bir dindarlaşma ile açıklanamayacağını, Erbakan’la başlayan “kadın üzerinden inanç istismarı”nın, “dini, inancı siyasete alet etmenin” oynadığı rolün tümüyle göz ardı edilemeyeceğini aslında bilen ama bilmiyor görünmeyi seçen (nedendir bilinmez) bazıları ise bunun tümüyle doğal bir “dindarlaşma, dünyadaki konjonktürün yansıması” süreci olduğunu topluma empoze ediyorlar.

BÜYÜKLERE MASALLAR

Sanki bugüne kadar milletvekilleri köylerden çıkmamış, Meclis’teki hademeler veya korumalar bile milletvekili seçilerek o Meclis’e dönmemiş, (devlet alanları dışında) yaşamın her alanında da başörtülü kadınlar istediği yere gidip istediği gibi yaşamamış gibi bunları yepyeni bir gelişme, değişim olgusu olarak sunuyorlar.

“Eskiden sokakta, çarşıda hiç başörtülü yoktu, hepsi yalnızca evlere temizliğe gidiyor veya köylerde oturuyordu ve ancak şimdi ortaya çıktılar, yaşamda kendilerini göstermeye başladılar.

Eskiden başörtülü görünce herkes kızıyordu, şimdi başörtüsüzlere kızılıyor”...

Çevrelerindeki birkaç cahil böyle bir şey hissetmişse bilemeyiz, bilinen şey bunların genellenmesinin yanlış olduğudur.

Türkiye’deki tartışma “devlet alanlarında dini simgeye, ibadetin bu alanlara taşınmasına izin verilme/verilmeme” tartışmasıdır, bunun dışında bir tepki, baskı, çekişme, dışlama bugüne kadar olmamıştır. Böyle bir çekişme yaşanmış gibi “hiç görülmemiş, duyulmamış örnekler” yaratarak toplumu provoke etmek de aydınlara yakışmaz. Yakışmıyor.

Bir de kendilerini örnek göstererek laikliğe önem veren insanları “Nişantaşı”na hapsetmeleri var ki işte orada pes diyorsunuz.

Yani bir aydın da “laiklik ve dindarlık birbiriyle uzlaşmayan olgular değildir, Nişantaşı’yla özdeşleştirdiğiniz laik insanların da büyük çoğunluğu dinine, inancına önem verir, burada tartışılan konunun bununla ilgisi yoktur” diyemiyorsa ne beklenebilir ki?

Suudi Arabistan, İran gibi ülkelerde evlerin bodrum katlarında içki üretildiğini, oralarda da yasakla, din korkusuyla bütün toplumu engellemenin mümkün olamadığını anlatmıyorsa, içkiyi bile laiklikle yan yana getiriyorsa ne denebilir ki?

Dindarlıkla-kökten dincilik nasıl birbirinden farklıysa laiklikle-laikçilik de o kadar farklıdır... Onun için dinci anlayışla yapılan bir ayrıştırma, yabancılaştırma, ötekileştirme ile laikçi anlayışla yapılan arasında da bir fark yoktur.

Bunları referans alarak toplumu, “siyasetçilerin işine geldiği için yaptığı” gibi dindar-laik diye birbirine düşürmek çok ciddi bir hatadır.

Yapılan da tamamen bu!

DİĞER YENİ YAZILAR