“İp çekme” meselesi, şeriat sitesi, tarikatlar ve her şey!

15 Aralık 2007

Yalnız Fazıl Say’a mı “fazla” geliyor olanlar, yoksa milyonlar mı var aynı şekilde hisseden?“Nereye kaçacağım” diye düşünen, vatanından başka gidecek yeri olmayan veya “bir canım var, sonuna kadar buradayım” diyen...Dün VATAN’ın manşetinde (ve diğer gazetelerde) yeni YÖK Başkanı’nın açık unutulan kameralar önünde Meclis Başkanı Köksal Toptan’a “Başbakan ’Aman Hocam dikkat. Bir şey söylersin ipimizi çekerler’dedi” şeklindeki sözlerini duyanların “Türkiye gitti, gider” diye düşünüp arkasına bakmadan kaçmak istemesine de kızılamaz belki...Her ne kadar bu millet kaçışı da kafasında yapar, ülkesini terk etmez ise de bu kadarı gerçekten “fazla” geliyor, “dayanılmaz” geliyor artık. Nedir bu, bir çete durumu mu söz konusudur?Bu cümle YÖK Başkanı’nın Başbakan’la ortak bir plânın parçası olduğunu mu anlatmaktadır?Hükümetin ipini çekecek kadar sorunlu, o kadar ciddi ve ama şimdilik bilinmemesi gereken şey nedir? Acaba Başbakan Anayasa konusunda da, hazırlayanlara benzer bir tavsiyede bulunduğu için mi müthiş bir gizlilik sürmekte, Abdüllatif Şener bile “Partinin MKYK’sındayım, hâlâ bir şey bilmiyorum” demektedir?Bütün o demokrat, demokratcık, usul, usulcuk, her kulağa hoş gelen sözler, vaatler gerçek amacın üstünü örtmekte mi kullanılmaktadır?Şimdi tabii, hemen bugün (belki de yapılmıştır bile); Başbakan’dan “Ben böyle bir şey söylemedim” veya YÖK Başkanı’ndan “Yanlış anlaşılmış” gibi bir açıklama gelecek ve her zamanki alışılmış örtü gerçeğin üstünü ustaca kapatıverecektir.Bir başka ülkede kesinlikle açıklanması istenecek, tüm hükümeti zan altında bırakacak, “yalan ise” YÖK Başkanı’nın istifasını gerektirecek kadar ciddi bir olay sümen altı ediliverecektir.BU BAŞKAN BAŞKA BAŞKAN!Yeni YÖK Başkanı Özcan’ın olayları daha şimdiden bitecek gibi değil. Türkiye bundan sonra bir de bununla uğraşacak gibi görünüyor.Meselâ... Dün gazetelerde Selçuk Üniversitesi Öğretim üyesi ve Bölüm Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz’i aradığı, destek olduğu haberi vardı. Ama haber çoğunda eksik verilmişti.Üniversite’nin İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Önkal’dan gelen açıklamada Filiz hakkındaki soruşturmanın sonuçlandırıldığı bildiriliyor. Herhalde akademik özgürlüğe, ifade özgürlüğüne gölge düşürmeyecek bir sonuç çıkmıştır.Dönelim YÖK Başkanı’nın Şahin Filiz’le ilgili açıklamasına, gazetedeki açıklamanın hemen devamında çok önemli şeyler söylüyor Yusuf Ziya Özcan, dikkatle okuyun:“Filiz Bey’in konusunda sadece izinsiz gitme yok, birazcık kural dışı durumları olan bir öğretim üyesiymiş. Kendisi de bana ’İşte ben Ramazan’da oruç tutmam’dedi. Onun oruç tutmaması beni hiç alakadar etmez, kimseyi de etmez diye düşünüyorum (bu laik/demokratik anlayış yansıtan cümleden sonra ne geliyor bakın. R.M.)... Üniversitede böyle birkaç aykırı davranış üst üste gelirse bakışlar değişiyor, negatif enerji topluyor. Kendisi belki de biraz cezalandırılmak istenmiş olabilir, ama durum düzeldi. İnşallah bundan sonra olmayacağını düşünüyorum.” “Birazcık kural dışı” neymiş? Mesela Ramazan’da oruç tutmamış. Bir öğretim üyesinin veya herhangi birinin oruç tutup tutmaması gerçekten de onu ve hiç kimseyi ilgilendirmez. İbadet Allah’la kul arasındadır ve ayrıca Türkiye laik bir ülke, üniversite laik bir devlet kurumudur. Din, inanç, göreve bilime karıştırılamaz.Ama o karışıyor. Karıştığı gibi “aykırı davranış”, “kural dışı”, “bakışların değişmesi”, “negatif enerji” gibi vurgularla baskı uyguluyor. O da yetmiyor; bundan dolayı cezalandırılmış olabileceğini de masum bir ifadeyle, masum bir tepkiymiş, uygulamaymış gibi ekliyor.Daha önce söylediği “Türban serbest bırakıldığında erkekler açık olan kızlara ilgi duyup farklı davranabilir. Umarım bu sorunla uğraşmak zorunda kalmayız” sözüyle nasıl bir bağlantı kurarsınız düşünün bakalım... Diyorum ya, inşallah biz de bundan sonra yeni Başkan sorunuyla uğraşmak zorunda kalmayız.(Yarın devam edeceğiz.)*****Fazıl Say haksız mı?Ünlü piyanist Fazıl Say “İslâmcılar kazandı, Türkiye’den gidebilirim” dediği için AKP ona kızmış. (Nedenini anlayamadım; İslâmcılığı mı üstlerine alındılar? Alındılarsa ve buna kızdılarsa, neden yapıyorlar?)Dün ben de yazımda ‘Bu kadar çabuk mu pes edilir’ demiş, hoşlanmadığımız şeyleri değiştirmek için mücadele etmek gerektiğini söylemiştim ki Say’ın babası da aynı düşüncede olduğunu belirtti.Ama... Gerek karşılaşıp konuştuğum kişiler, gerek maille görüşünü anlatan okurlar arasında “Biz de onun gibi hissediyoruz, haksız mı” diyenler de oldu.Hayır, böyle hissetmekte haksız değil ama dünya çapında ünlü bir Türk sanatçısı, ister istemez toplum önderi konumunda biri olarak bunu açıklamakta haksız bence...Çünkü böyle bir açıklama, zaten morali bozuk, gidişten rahatsızlık duyan kitlelerin moralini daha da bozacaktır. Fazıl Say gidebilir ama hiç kimse vatanını kolay kolay “bir daha görmemek üzere” uzun süre terk edemez. Hele de duyguları diğerlerinden daha yoğun olan bir sanatçı...Gider ve isterse oradan, isterse geldiği zamanlarda toplumuna yarar sağlayacak doğru mesajlar vererek kendisini ülke terk edecek kadar rahatsız eden olayları önlemeye katkı sağlar.Bunu da yapmayacaksa en azından susar. Bazen susmak, konuşmaktan daha iyidir.*****Kırmızı ışıkta durmasak mı?Bir okurumuzun sorusu bu... Diyor ki: “YÖK’ün başına atanan bir Prof. ’Bazı kurallar var ama siz görmezden gelebilirsiniz’diyerek üniversite rektörlerine mahkeme kararlarını, Anayasa Mahkemesi kararını görmeyiverin demeye getiriyor. Trafikte de kırmızı ışıkta durma kuralı var, bu hesapça ’benim canım istemiyor, durmayacağım’diyebilir miyiz?” Sorunun cevabını vermek Yusuf Ziya Özcan’a düşüyor. Bir “aydın” olarak okurumuzu aydınlatırsanız seviniriz.

Devamını Oku

Yüzdük, yüzdük kuyruğuna geldik!

14 Aralık 2007

Rahmetli babacığım bir olayın sonuçlanma noktasına gelindiğinde hep bu sözü söylerdi;“Yüzdük, yüzdük kuyruğuna geldik”... Neyin kuyruğuna geldiğimizi hiç düşünmezdim, önemli olan bir şeylerin bitmekte olduğuydu.Şimdi bazı okurlarımız “türbandan başka konu yok mu memlekette, devamlı türban, türban” diyorlar ki çok haklılar. Ama kimin sorumluluğunda gündemin devamlı “türban ve din” olması? İnsanların birbirine sürekli din üzerinden siyaset veya din dersi vermeye kalkması? Böylece toplum meşgul edilirken terör, karda/soğukta donan askerlerimiz, işsizlik, beklenen inişe geçen ekonomi, yolsuzluk, bozuk gelir dağılımı ve daha birçok önemli konunun unutturulması?..Elbette 5 yıldır (ve hatta çok öncesinden) insanların inancını siyasete alet edenlerin... Toplumu din üzerinden bölmenin, kutuplar yaratmanın parsasını toplayanların...Ve onların kilit noktalara, köşe başlarına getirdikleri seçme kişilerin...Bir okuyucum; Ümit Cındık “Benim eşim de türbanlı, kendi isteğiyle kapandı” diyor, demek ki evlendikten sonra farkına varmış türbanın öneminin!! Sonra devam ediyor:“Bu AKP’nin bu kadar oy almasının sebebi türban mürban değil, insanların geleceğini ipotek altına almasıdır (...) Ben size çevremden örnek vereyim, siz ülke geneline yayın. Bir arkadaşım sağlık ocağında çalışıyor, özel bir şirket elemanı olarak. Eğer AKP iktidar olmazsa gelen hükümetin kendisinin çalıştığı şirket yerine ihaleyi başka bir şirkete (bu kez yeni iktidar yandaşlarına) vereceği, işsiz kalabileceği endişesini taşıyor. Hatta her yıl ihale yenilenirken bir aylık maaşları gümbürtüye gitse de sesleri çıkmıyor. SSK çalışanları vb. özelleştirilen tüm kamu hizmeti veren özel şirket çalışanları aynı durumdadır. Bunların çoğu uzun vadeli kredilerle ev, araba vs. aldılar. Hepsi düzen değişirse borçlarını ödeyememekten korkuyorlar. E bir de ihale avcıları ve onların yanında çalışanlar. Anlayacağınız AKP’nin aldığı oy insanların kendi çıkarlarını ülke çıkarlarından önde tutmasından kaynaklanıyor, türban filan hikâye (...) Sözlerimi son yıllarda çok sık kullanır olduğum şu atasözü ile bitiriyorum; Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete”...Büyük ihtimalle kendisi de oyunu söz ettiği partiye vermiş bir okuyucu olduğunu sanıyorum, ilginç geldi mektubu onun için... Dün tesadüfen bir toplantıda, Ankara’dan dönen ve orada iş adamı arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları anlatan, kendisi de ünlü bir iş adamıyla kısa bir sohbet yaptık.“Arkadaşlar şaşkınlık içinde” diyordu. “Bir ihaleyi onlar kazansa bile ‘istenen kişilere vermek üzere’ iptal edildiğini, bunu daha önce hiç yaşamadıklarını anlattılar. Acayip şeyler oluyor.” İş adamlarının da bazı şeyleri fark etme zamanı geldi demek ki... Biraz geç kaldılar ama olsun, hiç yoktan iyidir.Bana acayip gelen çok şey var, mesela Fazıl Say’ın “Türkiye’de İslâmcılar kazandı” diyerek ülkeyi terk edeceğini açıklaması... Demek ki memleketin balını kaymağını yerken, el üstünde tutulurken, ülke daha sorunsuzken mutlu, mesut oturacak, sıkıntı görünce kaçacağız.Hem de en başta kamuya malolmuş, sözü dinlenir kişiler kaçacak. Atatürk ve bir avuç arkadaşı da Fazıl Say gibi davransalardı Türkiye bugün nerede olurdu acaba?“Türban konusundan sıkılma”ya dönecek olursak... Bunca yıldır her günümüzde türban konuşturuldu bu ülke. Üniversitede türban...Kamusal alanda türban...Bugün türban Başbakan, Cumhurbaşkanı, Bakan eşleriyle kamusal alana girmiş durumda. Geriye okul, üniversiteler ve devlet daireleri kaldı.Sabredelim. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik sayılır “bitirmeye” kesin kararlılar galiba!*****Mustafa Kemal’i sevdimTek kişilik bir oyun, tek bir dakika sıkılmadan büyük bir zevkle izlenebilir mi? Dilruba Saatçi’yi kendi yazdığı ve oynadığı “Fikriye ve Latife; Mustafa Kemal’i Sevdim” isimli oyunda izliyorsanız bu sorunun cevabı “kesinlikle evet”tir.Zordur tek kişilik oyun, gerçekten büyük bir sanat yeteneği gerektirir... İlk kez izleyeceğim Dilruba Saatçi’nin oyununa giderken bu kadar etkileneceğimi hiç ama hiç bilmiyordum.Eğitimini Almanya ve Avusturya’da tamamlayan genç sanatçı iyi olmayan Türkçe’sini kusursuz hale getirdikten sonra ülkesi için bir şeyler yapmak istemiş.“Mustafa Kemal’in hayatını okudukça, Türkiye Cumhuriyeti için yaptıklarını öğrendikçe ‘Ben ne yapabilirim’ diye düşündüm. ‘Fikriye ve Latife; Mustafa Kemal’i Sevdim’ O’na ve Cumhuriyete armağanımdır. Kabul edilmesi ise benim en büyük ödülüm” diyor.Tahmin edeceğiniz gibi, milli mücadelenin en önemli döneminde Mustafa Kemal’e aşık iki kadının yaşadıklarını, duygularını aynı oyunda canlandırıyor Saatçi. Bir Fikriye oluyor, bir Latife... Hem de nasıl güzel bir oyunla... Modern danslarla ve müzikle süslenmiş nasıl müthiş bir performansla... Gerçekten ağlayarak, gerçekten yaşayarak.Ailece gidilecek, okulların topluca görebileceği bir tiyatro eseri bu... Mutlaka izlemelisiniz. Profilo Alışveriş Merkezi’nde...*****Yine nefes nefeseyiz !Haftanın en önemli olayı neyse, en çok neyi konuşmuşsak Her Açıdan’da o konuyu “damardan” işliyoruz biliyorsunuz.Özüne inerek, en yetkili ağızlardan... En uzman, en söz sahibi bilim adamı, gazeteci ve siyasetçilerden. Bu Pazar da yeni YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın açıklamaları; üniversitelerde “tüm yasakların kaldırılması” konusu, bu yapılabilecek mi, rektörler neden “YÖK Başkanı’nın gücü üniversitede türbana yetmez” diyorlar, Amerika Türkiye’nin gündemlerini önceden biliyor ve yönlendiriyor mu, üniversiteden sonra sıra diğer okullara gelebilir mi gibi sorular, yine asla kaçırmak istemeyeceğiniz konuşmacılar tarafından cevaplanacak.İki bölüm halindeki programın uzun bir kısmında TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanı, AKP Milletvekili ve eski YÖK Başkanı Mehmet Sağlam ile eski TÜBİTAK Başkanı ve YÖK Başkanı Kemal Gürüz “Yeni YÖK Başkanı’nın açıklamalarını” yorumlayacak ve görüşlerini anlatacaklar. Diğer bölümde ise Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Nurşen Mazıcı ile gazeteci yazar Gülay Göktürk (ve izninizle ben) yine “üniversitede türban” konusunu tartışacaklar.Ekrana imrenmemek için Pazar kahvaltınızı “simit ve çay” la hazırlayın, bekliyorum.Bu kez 12.15’te değil, Pazar günü öğlen saat 12.00’de STAR’da.

Devamını Oku

Uludağ Üniversitesi’nde bir kız!

13 Aralık 2007

Dün arabada aceleyle toplantıdan toplantıya koştururken asistanım aradı. Benim telefon eden okurlarımla mutlaka konuşmak, özellikle genç okurlarımın sıkıntılarını paylaşmak istediğimi bilir, Uludağ Üniversitesi’nde bir kız öğrencinin “önemli bir konuda” benimle görüşmek için telefonda olduğunu söyledi.İsmini de veren ama gazetede açıklanmamasını isteyen öğrenci benim dünkü yazımdan etkilenmişti. ‘Türban serbest olacaksa tam olmalı’ başlıklı yazıda; kamusal alanlarda “dini baskı oluşmaması veya dini, inancı nedeniyle insanlara ayrıcalık tanınmaması” nedeniyle laik rejimlerde (özellikle bu baskının ortaya çıktığı daha önce görülmüş ve görülmesi muhtemel ülkelerde) kamusal alanda dinî simge yasağından söz etmiş ve:‘Türkiye’de bu yasak bazı partilerin siyasi istismarına neden oldu. Sanki ülkede “din karşıtları varmış gibi” toplumu bölüp siyaseten nemalandılar. Artık bu koz ellerinden alınsın ama eğer yapacaklarsa (ki kararlılar) türbanı üniversitelerde serbest bırakmak yetmez, türbanlı öğrencilerden özür dilediklerine göre lisede de, hatta ilköğretimde de, devlet dairelerinde de bıraksınlar. Aynı anda çarşafı da unutmasınlar’ demiştim.Bu yazılara nedense bir “erkekler ordusu” cevap yazıyor. Ve “kendilerinin Allah’a inandığından, ahiret gününden” tutun da benim inanç düşmanlığıma kadar demediklerini bırakmıyorlar.Tövbeler olsun, dersiniz ki Allah onları sözcü göndermiş. (Yazık ettiler topluma, çok yazık! İnsanları bu anlayışa getirdiler, düşmanlık tohumu saçtılar.)TELEFONDA AĞLIYORDUNeyse, dönelim Uludağ Üniversitesi’nden arayan ve bir grup arkadaşı adına konuştuğunu söyleyen kız öğrenciye... Ağlamaklı bir sesle ve sık sık duraklayıp nefes alarak “Yapmayın Allah aşkına” diyordu. “Benim babam çocuk yaşta türbanı zorla kafama taktı. Ağlayıp üzülmem, karşı çıkmam fayda etmedi, vurarak başımı yardı. Bugüne kadar çıkaramadım, şimdi üniversitede çıkarmam gerekiyor diye bir şey diyemiyorlar. İnanın bana kendi kimliğimi buldum, üzerimden baskı kalkınca ibadeti de daha severek, isteyerek yapıyorum.Türbanı üniversitede serbest bıraktıkları gün ben, arkadaşlarım ve bizim gibi kızlar için hiçbir kaçış kalmayacak.” İnancı nedeniyle veya siyasi nedenlerle başörtüsü, türban takanların üniversiteye girmesini sağlamaya çalışanlar, yukardaki gibi “zorla tesettüre sokulan” kızlara nasıl bir çözüm bulacaklar merak ediyorum.Hele şimdi iktidarın istediği şekilde giyinip yaşayanlara belediyelerden devlet kurumlarına kadar iş ve yükselme imkânı sağlandığı (Leyla Şahin’in babası gibi) görüldükten, açıkça gösterildikten sonra kızını, karısını zorla örtenler de artacağına göre nasıl bir çözüm??Uludağ Üniversitesi’ndeki kız öğrencilere benzer örnekleri daha önce anlatan Anadolu’nun çeşitli illerinden öğretmenler de olmuştu, o zaman yazmamıştım ama demek ki aynı durumda çok sayıda kız var...Bunu da “özgürlükler” çerçevesinde eşit şekilde düşünmeleri gerektiğinin farkındadırlar umarım!*****Tehdit ediyorlar!Söz konusu kişi Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim görevlisi... Üstelik bölüm başkanı...İslâm Felsefesi Ana Bilim Dalı’nın başına getirilecek kadar İslâm konusunda bilgi sahibi olmalı ki bu görev ona verilmiş.Ve Doç. Dr. Şahin Filiz kendisine anasının sütü kadar helâl olan, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlarının yapması (ilgili tüm ayetleri kelime kelime halka açıklaması) gereken ama yapmadığı bir işi yapmış ve İslâm’da başörtüsü emri olup olmadığını, Kur’an’dan anladığını televizyonlardan halka anlatmış.“Bu kadar yıldır araştırdım, inceledim, benim görüşüme göre Kur’an’da başörtüsü emri yoktur” demiş ve din üzerinden yapılan baskıları, toplumda yaratılan kutuplaşmayı kendi ifadesiyle yorumlamış.Televizyonda konuşmadan önce de bunu çalıştığı üniversiteye bildirmiş.Vay efendim, sen misin konuşan, dün de anlattığımız gibi buna rağmen, izin dilekçesi vermesine rağmen Şahin Filiz’e soruşturma açıldı. Televizyonlarda, dinci kanallarda ve diğerlerinde sürekli olarak türbanın “neredeyse İslâm’ın 5 şartından biri sayacak kadar” Allah’ın emri olduğunu anlatan, kadınlara birçok kanalda başörtüsü baskısı yapanlara soruşturma açıldığı hiç duyulmamıştı. Demek ki onların bir izin problemi yok.Her neyse, şimdi Konya’dan gelen haberlerde bazı yerel gazetelerin “köşelerinde” Doç. Dr. Şahin Filiz’e tehdit ifadelerinin yer aldığı bildiriliyor. Bazıları bana da gönderildi.“Konya’yı ve Selçuk Üniversitesi’ndeki görevini terk etmesinin kendisi için hayırlı olacağı” filân yazılmış.Bu memleket dağ başı olacak, konuşan her türlü şekilde, zorbalıkla susturulacaksa mesele yok... Herkes bilsin ve sussun, iktidarın kızacağı veya topluma yapılan “beyin yıkama” operasyonunu, plânları bozacak şeyler söyleyenler cezalandırılsın, sindirilsin. Zenci zenciliğini bilsin ve sadece sınırı iktidar ya da onun seçtiği adamlar tarafından çizilen özgür kesim konuşsun...Yok eğer burası demokratik bir hukuk devletiyse gerçekten, o zaman Şahin Filiz’e yapılan haksızlık derhal durdurulmalı ve güvenliği sağlanmalıdır.Sağlanmadığı takdirde bir “puzzle”ın parçaları gibi yapılanların birleştirilmesi, nasıl kıyasıya bir yıldırma faaliyeti sürdürüldüğünün görülmesi zor olmayacaktır.

Devamını Oku

Bu nasıl özgür ortam?

12 Aralık 2007

Üniversitelerde bütün yasakların kalkacağı” haberi YÖK Başkanı Prof. Yusuf Ziya Özcan’ın ağzından verildiği gün Doç. Dr. Şahin Filiz’e dava açıldı. Sebep ne, suçu neymiş?Televizyon programlarında konuşmuş ve bunca yıllık eğitimden ve öğretim üyeliğinden sonra “görüşlerini, öğrendiklerini” topluma açıklamış.Sky Türk’te Enver Arsever’in, STAR TV’de Ruhat Mengi’nin programına çıkmış.Gerçi birçok TV programına her hafta onlarca öğretim görevlisi çıkıyor, bugüne kadar binlercesi çıkmıştır ve bunların izin falan aldığını da hiç sanmıyorum ama alıyorlarsa eğer Şahin Filiz de almış. 23 Kasım’da Üniversite’nin ilgili dekanlığına hafta sonunda “canlı TV yayınlarına katılacağını” bildirmiş. 24-25 Kasım’da programlara katılmış ama dilekçe ayın 28’inde kayda geçirilmiş.Eğer yaptığı konuşmalar, verdiği bilgiler dekanlığın hoşuna gitseydi yine ayın 28’inde, 5 gün sonra mı kayda geçirilirdi acaba?Doğal olanı bu mudur? Ve doğal olanı demokratik bir ülkede, ifade özgürlüğü olan bir ülkede öğretim görevlilerini “konuştular diye” cezalandırmak mıdır?Doç. Dr. Şahin Filiz hakkında açılan anlamsız, baskıcı soruşturma durdurulmadığı takdirde üniversitelerde kalkacak yasakların sadece “istedikleri kesimi” içerdiğine inanılacaktır.Böyle bir üniversite ortamına özgür, yönetenlere özgürlükçü demek de komediden öteye gitmeyecektir.Önümüzdeki günlerde daha ne tür özgürlüklere (!) şahit olacağız bakalım?*****Türban serbest olacaksa tam olmalı!Geçen Perşembe 32. Gün’de “türbanın serbest bırakılması” ile ilgili söylediklerim (daha önce de yazmış olmama rağmen) bazı tepkilere neden oldu.Bana gelen okuyucu tepkileri arasında “Bunu nasıl desteklersiniz, yazıklar olsun” diyenler vardı. Bir arkadaşım ise Pazar günü bir gazetenin televizyon köşesinde “Ruhat Mengi’nin konuşmasını duyunca acaba Nazlı Ilıcak ona dublaj mı yapmış diye düşündüm” notunu okuduğunu söyledi. Hayır, kimse bana dublaj yapmadı, mesele bambaşka... Laik yani dinin devlet işlerinden uzak tutulduğu ve her vatandaşın din baskısı görmeden yaşamasını öngören rejim gereği özellikle gelecekte bir baskı oluşması ihtimali olan ülkelerde ve bu uygulamanın sonuçlarını daha önce görmüş olan Türkiye’de devlete ait alanlarda dinî simge yasağı gerekli görülmektedir.Bunun bir nedeni de radikal İslâm’ın mahalle mahalle, okul okul, şehir şehir yayıldığı veya birdenbire tepeden inme geldiği birçok Müslüman çoğunluklu ülkede başörtüsüyle başlayarak kadın tesettürünün mümkün olduğunca arttırılmasının din rejimine geçmek için basamak olarak kullanılmasıdır.O ülkelerde de ya önce kadınlar başörtüsünün “Müslüman kadın için olmazsa olmaz bir zorunluluk” olduğuna inandırılarak adım adım karaçarşafa götürülmüştür veya doğrudan, yönetimi ele geçiren zorba gruplar, mollalar tarafından dayatılmıştır.Türkiye’de ise türban Erbakan’la yıllarca birlikte çalışmış olan siyasetçilerin açıkça röportajlarda anlattığı gibi, onunla başlayan bir siyasileşme süreci yaşadı.Din, inanç, özellikle kadının tesettürü erkekler tarafından oy için, siyasi koz olarak kullanıldı. O kadar ustaca kullanıldı ki birkaç yıl içinde kat kat artarak bugüne kadar geldi.Ben inanca saygılı olduğum gibi (Nisa Suresi 59. ayette de “Sizden buyruk sahibi olanlara uyun. Anlaşmazlığa düşerseniz kararı bana bırakın” sözleriyle anlatılmış) devletin kurallarına da saygılıyım. Üç-dört yıl için, Diyanet İşleri eski ve yeni başkanlarının kızlarının yaptığı gibi üniversiteye girerken çıkarıp, çıkarken takmanın imkânsız olmadığına, Diyanet “türbanın, tesettürün İslâm’ın ön şartı olmadığını” açıkladığına göre bunun yapılabileceğine inanıyorum.Bunu anlatmak yerine “sadece türban kullanılarak” toplum neredeyse dindarlar/dindar olmayanlar veya dindarlar/din karşıtları diye öyle haksızca ve siyasi amaçlı olarak bölündü ki artık bu kozun siyasetten çekilmesi, isteyen siyasi partinin daha uzun yıllar dini tekeline alma imkânının ortadan kaldırılması gerektiğine inanıyorum.Artık “Türban serbest bırakıldığında baskı asla olmayacak. Ama kadınlar ilk aşamada eşitlik konusunda kan kaybedebilirler. Erkekler açık olana ilgi duyup farklı davranabilir” diyen bir YÖK Başkanı da olduğuna göre bu yakında gerçekleşecektir.YÖK Başkanı açıklayamıyor ama “Erkeklerin açık olana ilgi duyup farklı davranması” ne demek onu da göreceğiz.Yalnız... Öğrencilerin kılık kıyafetleri nedeniyle eğitim hakkı elinden alınamayacağına göre, Başbakan imam hatip liseli kız öğrencilere telefon açtığına göre, Maliye Bakanlığı Konya Vergi Dairesi Başkanlığı “türbanlı ilköğretim okulu öğrencilerini” vergi reklamlarında kullandığına göre, Kur’an’da başörtüsü emir ise çarşaf emri de olduğuna göre türban ve çarşaf ilköğretim, lise, üniversite ve devlet dairelerinde (nasılsa 4 yıl sonra sıra gelecek) toptan serbest bırakılmalıdır.Aksi takdirde “inancı gereği çarşaf giydiğini” söyleyenlere, çocuk yaşında türban taktırılan kız öğrencilere, devlet dairesinde çalışamayanlara da haksızlık olacaktır.Adım adım yürüyerek, siyasi araç yapmasınlar, dürüst olsunlar ve hepsini serbest bıraksınlar. Özgürlükçü, kuralsız demokrasi neymiş hep beraber anlayalım.

Devamını Oku

“Sıfırın altı”ndan zirveye!

11 Aralık 2007

Vakko’nun kurucusu Vitali Hakko’yu kaybettik, ailesine ve onu seven, takdir eden herkese başsağlığı diliyorum.Şahsen de tanıdığım, güler yüzlü, nezaketi, çalışkanlığı ve ülkesini seven, kalkınması, adını duyurması için çaba harcayan kişiliğiyle saygı, sevgi duyduğum Vitali Hakko’nun ölümü bütün bu nedenlerin yanında bir başka nedenle de beni çok üzdü.Onu aylar önce son kez Akmerkez Vakko mağazasında, yanında hiç ayrılmadığı sevgili eşi Ketty Hakko ile dolaşırken gördüğümde her zaman yaptığı gibi “Gel biraz oturalım, konuşalım” demişti. Üçümüz oradaki koltuklara oturduk, hemen kahve söyledi.Zorlukla yürüyor, hastalığının izleri yüzünden belli oluyordu ama o hiç yılmayan karakteriyle yine de meydan okuyordu. Gözleri pırıl pırıl, heyecanı her zamanki gibi yerindeydi.Bu haliyle bile hayata, işine olan sevgisi, bağlılığı hiç eksilmemiş, mağazaları teftişe çıkmıştı.Bakalım her şey eskisi gibi kusursuz mu?Bakalım müşteri her zamanki gibi memnun mu; bunları gözleriyle görecek, emin olacaktı ki huzurla uyuyabilsin...“Benim kuşağımın birçok işadamı işe sıfırdan başladığını söyler. Ben sıfırdan bile başlamadım, başladığım nokta sıfırın çok altındaydı. Biz bambaşka sosyal ve ekonomik şartlar içinde yetiştik. İyi niyetten, umuttan, geleceğe ve kendimize olan güvenden başka, becerimizden başka hiçbir sermayemizin olmadığı bir dönemde kendimizi yetiştirdik.Genç cumhuriyetin ilk kuşağıydık. Bize hız veren Atatürk devrimleriydi. Şapka devrimi, kıyafet devrimi olmasaydı, kuşkusuz bugün Vakko da olmazdı” diyen Vitali Hakko tamamen gerçeği anlatıyordu.Yakınlarından aldığı borçlarla, bin türlü zorlukla, sıfırın altından ve büyük bir riski göze alarak küçücük bir şapka mağazasıyla başladığı işi dünya çapında başarıya dönüştürmüş, Vakko adıyla birlikte Türkiye’nin adını da diğer ülkelerde yaptığı defileler, açtığı mağazalarla duyurmuştu.Onun bir semtte mağaza açması o semtin tümüyle kalkınması demekti. Hemen çevre düzenlemesine girişir, belediye başkanlarıyla görüşür, kısa sürede yollardan, sokak ışıklarına, binaların boyanmasından, kafelere restoranlara kadar çevrenin tüm eksiklerinin kapanmasını sağlardı.“Hayatta insanı başarıya götüren tek şey başarma tutkusudur” diyen ve bu tutkuyu son günlerinde bile kaybetmeyen Vitali Hakko’ya, Akmerkez Vakko’da kahve içerken içinin rahat etmesini, her şeyin giderek daha da kusursuz hale geldiğini söyledim.İçtenliğime inanarak gülümsedi;“Memleket iyi olsun da, biz o zaman daha da iyi oluruz”...Onun fazla zamanı kalmadığını biliyor ve bir kez daha görmeyi, evinde ziyaret etmeyi çok istiyordum. Bunu eşine de, kızına da söyledim ama maalesef gerçekleştiremeden ölümünü haber aldım.İyi bir insan, iyi bir vatandaştı Vitali Hakko. Toprağı bol olsun!*****YÖK Başkanı açıklamak zorunda!Başkanlık görevi umarım ülkeye hayırlı olur; kendisini de kutluyorum ama yaptığı konuşma hakkında bir açıklamayı kesinlikle borçlu olduğuna da inanıyorum.“Türban serbest bırakılınca kadınlar ilk aşamada eşitlik konusunda kan kaybedebilirler” ve “Erkekler açık olana ilgi duyup farklı davranabilir” cümleleriyle ne kastetti?YÖK Başkanı eğer sadece AKP’nin değil, herkesin güvenini kazanmak istiyorsa bu sözleri açıklamayı kız-erkek bütün öğrencilere ve topluma borç saymalıdır.Örneğin, dün öğrendik ki “daha özgürlükçü” YÖK Başkanı askılı elbise giymiş kız öğrencilere herkesin içinde “Bakıyorum halka açılmışsın” şeklinde esprili (!) imalarda bulunuyormuş.Acaba bundan türban için olduğu kadar askılı elbise için aynı derecede özgürlükçü olamadığı sonucunu çıkarabilir miyiz? Zira arkadaşlarının içinde hocası tarafından alay edilen bir kız aynı kıyafeti bir daha giymemeyi tercih edebilir ki bu da baskı demektir.Ama öğrencileri kendilerine “eşek kafalı”, “öküz herif”, “at sineği” diye küfür ettiği için hocalarını pek sevdiklerine göre belki baskısını da seviyorlardır, onu bilemeyiz.Ben kendi adıma, yurt içinde ve dışında okuduğum sürece öğrenciye bu şekilde küfreden bir profesöre rastlamadığım için çok mutluyum.Ayrıca namaz kılan, oruç tutan birinin aynı zamanda “en çok küfreden hoca” olmasına da pek akıl erdiremiyorum.Umarım liberal, demokrat, muhafazakâr vb. yeni YÖK Başkanı Özcan yukardaki cümlelere açıklık getirir. Çünkü unutulacak gibi değiller. Bekliyoruz!

Devamını Oku

YÖK Başkanı’nın mahalle baskısı!

10 Aralık 2007

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, görev süresi dolan YÖK Başkanı Prof. Teziç’in yerine “daha özgürlükçü” anlayışta biri gelirse herkesin hoşuna gideceğini söylemişti biliyorsunuz. Şimdi daha özgürlükçü anlayışta YÖK Başkanı’nı bulduğu görülüyor. Benim de son sınıfa kadar okuyup sonra (sistemi nedeniyle) kaçtığım ODTÜ kökenli bir profesör Yusuf Ziya Özcan... Velakin yeni YÖK Başkanı’nın yepyeni açıklaması; daha Bismillah ilk sözleri çok ilginç... Üniversitede türban serbest olursa çevre baskısının asla olmayacağına kesin emin olan Prof. Özcan şöyle devam ediyor:“Çevre baskısı asla olmayacak. Kadınlar ilk aşamada eşitlik konusunda kan kaybedebilir. Erkekler açık olana ilgi duyup farklı davranabilir. İnşallah bununla uğraşmak zorunda kalmayız.” Elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin; hayatınızda hiç herhangi birinden, hele de özellikle bir profesörden bu kadar anlamsız, garip sözler duydunuz mu?Ne demek “eşitlik konusunda kan kaybetmek”, ne demek “erkeklerin açık olana ilgi duyup farklı davranması”?Bu mahalle baskısının YÖK Başkanı ağzından ta kendisi değil midir? Ben de ODTÜ’de yıllarca okudum, erkek öğrencilerin başı örtülü olmayana rahatsız edici bir davranışını görmedim. Ayrıca bir YÖK Başkanı başını örtmeyen öğrencileri nasıl “çıplak” çağrışımı yapacak şekilde “açık olan” diye tarif edebilir?Bu söze kadın kuruluşlarının da itiraz etmesi gerekiyor ama önce ben edeyim. YÖK Başkanı’ndan bu sözleri için tüm başı açık kız öğrenciler adına da, hakarete uğrayan erkek öğrenciler adına da, bu okulun eski bir öğrencisi olan kendi adıma da açıklama istiyorum.*****Kırılma noktası! Dün VATAN’da Devlet eski Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’le yaptığım televizyon sohbetinden önemli satırbaşları yer aldı.Bu arada bir ufak hatayla Emekli Korgeneral Hasan Kundakçı’ya ait bölümden “Operasyon Nisan ayında yapılsaydı Amerika ile Kuzey Irak’ın plânları altüst olurdu” cümlesi resim altında Sayın Şener’e ait gibi yazılmış, onu düzeltmek istiyorum.Haber Merkezi’nin hazırladığı, programın ikinci bölümünden, Hasan Kundakçı’nın konuşmasından alınan önemli bir bölümü ise, Her Açıdan’ı kaçırmış olan okurlarım için olduğu gibi aşağıya alıyorum.“1995 yılında sınır ötesi operasyonu gerçekleştiren komutanlardan E. Korg. Hasan Kundakçı da Mengi’nin konuğuydu. Kundakçı, önemli açıklamalarda bulundu. Kış mevsiminin operasyon için zor bir dönem olduğunu belirten Kundakçı, eskiden yasaların güvenlik güçlerinin arkasında olduğunu ancak bugün yasa desteğinin olmadığını söyledi. 1990’larda TSK’nın eksik kaldığı dönemler de olduğunu ifade eden Kundakçı şöyle konuştu:‘Sovyetler’in dağılmasının ardından ortaya çıkan silah piyasasında PKK’nın bizden daha iyi teçhizatlara sahip olduğu dönemler oldu. Ancak bu eksikler kısa zamanda tamamlanmıştır. TSK, bugün de var gücüyle teröre karşı mücadele etmektedir. Bugün çağırsalar rütbe aramadan yine o bölgeye giderim. Amerika, çuval olayından sonra Türk askeri için Kore’den tanıdığımız asker değildir, demeye başladı. Orada yapılması gereken ateş etmekti. Askerin görevi bellidir. Amerika, bölgeye neden geldi, BOP için geldi ve Batı ekonomisi elli yıl daha petrole bağımlıdır. Amerika ve Barzani, tezkere çıktıktan sonra korktular ve 5 Kasım’dan itibaren istihbarat bilgileriyle küçük operasyonlar yapılmasını sağladılar. Türkiye’nin Irak’a girmemesi için ve kendi menfaatleri gereği bu desteği sağlamışlardır.’Eğer Türkiye bu kadar beklemeyip Nisan ayında Genelkurmay Başkanı’nın açıklama yaptığı sıralarda sınır ötesi harekât yapsaydı ABD ve Kuzey Irak Kürt yönetiminin bütün plânları bozulacaktı. 4 Temmuz Süleymaniye baskınındaki çuval olayı Türkiye’nin Kuzey Irak ve terör politikasının kırılma noktasıdır.”

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı özür dilerse...

7 Aralık 2007

Efendim, Perşembe akşamı Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün programında Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Hanım’ın Christian Louboutin ayakkabılarından söz ettim.Dinimizin israftan kaçınmayı ve paylaşmayı önerdiğini, bu kadar aç insanın yaşadığı bir ülkede “dindar bir cumhurbaşkanı eşi”nin de Christian Louboutin ayakkabı yerine daha ucuz olan yerli markaları tercih edebileceğini söyledim.Haber bütün gazetelerde çıkmış, ayakkabı evire çevire gösterilmiş (bu kırmızı tabanlı ayakkabıların Louboutin olduğu biliniyor, kopyasından kimsenin haberi yok), bu durumda herkes kamuya malolmuş bir kişiyle ilgili haberi gündeme getirebilir.Ertesi gün ayakkabıların 450 Euro’luk Fransız ayakkabı değil, 270 YTL’lik yerli ayakkabı olduğu ve alındığı marka vs. açıklandı. İyi, güzel, biz de mutlu olduk. Elbette konumu dolayısıyla Hayrünnisa Gül’ün veya aynı yerde bulunan bir başka ismin (ki önceki cumhurbaşkanı ve başbakan eşlerinin de kuaföründen takı alışverişlerine, çantasından fularına kadar her yaptığı, giydiği, taktığı yakından incelenmiştir, Emine Erdoğan’a hediye edilen takı da tartışılmıştır) giyimi, kuşamı, harcamaları konuşulacaktır. Bunlar arasında sorumlu, dikkatli olanlar takdir edilecek, diğerleri eleştirilecektir.Burada da en pahalı ayakkabı yerine daha uygun fiyata bir yerli ayakkabının tercih edilmesi olumludur. İnşallah Köşk’e yapılacak masraflarda da aynı özen gösterilir.Ama... Programı izleyenler arasından birkaç kişi (dün en az 50 mektup+mail geldi, birkaç tanesi) ayakkabıların fiyatını ve yerli olduğunu bildiren haberi bana postalamış, özür dilememi istiyorlar.Ben haberleri yorumlarım, haberin yanlış olduğu bildirilirse onu da yazarım. Özür dileyecek olan haberi yapanlardır.Eğer mutlaka dilememde ısrar ederlerse şöyle diyeceğim; bu iktidar döneminde ülke yönetenlerin bir gün söylediğini ertesi gün kendisinin yalanladığını çok duyduk ama hiç özür duymadık.Örneğin; Cumhurbaşkanı Gül’ün YÖK’ü suçladığı konuşması... Yanındaki bütün gazeteciler duydu, bütün gazeteler yazdı, o ise sadece “Ben YÖK demedim” cevabıyla yetindi.Kendi sözünü yalanlayanların hepsi özür dilerse benden de söz; haberi yapanlar yerine özür dileyeceğim.*****Abdüllatif Şener Her Açıdan’da!Bu Pazar siyasetteki son durumu, ülke sorunlarını Başbakan Erdoğan’la uzun yıllar “en yakınındaki kişi” olarak birlikte siyaset yapmış, geçen 4,5 yıllık iktidar döneminin en önemli isimlerinden biriyle konuşacağız.Eski Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener gündemin merak edilen konularıyla ilgili görüşlerini açıklarken Ankara Üniversitesi SBF öğretim görevlisi Prof. Alpaslan Işıklı da “Türkiye’de nasıl bir değişim yaşanmakta” olduğunu anlatacak.Her Açıdan’ın ikinci bölümünde ise PKK’yla mücadelede çok önemli görevler üstlenmiş, başarılar kazanmış bir komutan var. Tamburalı tüfeği nedeniyle “Tamburalı Hasan Paşa” olarak tanınan Emekli Korgeneral Hasan Kundakçı “Güneydoğu’da neler oluyor, ABD kendi projesini geliştirmek için Türkiye’yi oyalıyor mu, Türkiye’nin Kuzey Irak politikasında bir değişiklik mi var” gibi soruları cevaplayacak ve Fikret Bila’nın “Komutanlar Cephesi” kitabında da yer alan PKK liderlerinin akıl almaz açıklamalarından söz edecek.Ben olsam kaçırmazdım, sizi de bekliyorum. Her Açıdan Pazar günü STAR’da öğlen 12.15’de!*****Bir küçük karışıklık!CHP genel başkanlığına aday olan velakin diğer muhaliflerle birlikte Deniz Baykal’ın önüne çektiği setler nedeniyle geçit bulması zor görünen Haluk Koç’la tanıştım.Ciddi, saygılı, birikimli, donanımlı bir siyasetçi. Tıp doktoru olduğunu da biliyorum ama (sanırım kafamda CHP Konya Milletvekili Atilla Kart’la karışmış olacak) dün Deniz Baykal ve CHP ile ilgili yazımda ondan ‘iyi bir hukukçu aday’ şeklinde söz etmiştim.‘İyi bir tıp doktoru aday’ olmalıydı, düzeltiyorum.Bu arada Haluk Koç’u destekleyen muhaliflerin CHP Parti Meclisi’nde “Mahkemelerin verdiği iade kararlarının hemen uygulanması” yönündeki önergesi, PM’nin olağanüstü toplanması, boş MYK üyeliklerine seçim yapılması gibi istekleri de yine Deniz Baykal ve taraftarlarının çabalarıyla önlenmiş.Doğrusu demokrasiye ne kadar önem verdiklerini, ne kadar demokrat olduklarını bundan daha iyi gösteremezlerdi.Ama nereye kadar? “Uzatmalar”ı nereye kadar oynayacak, nereye kadar bin türlü oyunla koltuğu elde tutacaklar?Zorla güzellik olmayacağını anlamaları gerekiyor artık. Giderek daha itici görünmeye başladı tablo!

Devamını Oku

Herkes Baykal’ı konuşuyor!

6 Aralık 2007

Gazeteciyseniz ve siyaset yazıyorsanız her gittiğiniz yerde konunun dönüp dolaşıp siyasete geleceği kesindir.Kaçınılmaz... Aynen doktorların her gittikleri yerde sağlık sorularıyla karşılaşması gibi gazeteci de “Ne olacak bu memleketin hali” sorusuyla karşılaşır.Ben son günlerde; yargı, medya, YÖK konuları, Hükümet’in demokrasiyi “çoğunluk bende, istediğimi yaparım” şeklinde algılaması dışında en çok Deniz Baykal’dan söz edildiğini duyuyorum. Dün katıldığım 32. Gün’de de konu dönüp dolaşıp bugünkü durumun ortada güçlü bir muhalefet olmayışından da kaynaklandığına geldi.Baykal’ın son zamanlarda yanlış muhalefet yapması değil mesele, tam aksine seçim sonrası eskiye nazaran çok daha sakin, yerinde ve iyi bir muhalefet yapıyor. Öyle “hoplama” filan da yok, gayet haklı ve istikrarlı.Ama kendisine çok yakın bir isim olan, bununla birlikte kısa süre önce görevlerinden istifa eden Eşref Erdem’in de söylediği gibi partinin başarılı olmak için yenilenmeye ihtiyacı var.Erdem “CHP eğer bir yıl sonraki yerel seçimlerde başarılı olmak istiyorsa A’dan Z’ye değişmeli. Baykal’ı seviyorum ama ülkemi ve CHP’yi daha çok seviyorum. Değişime Baykal da dahil” demiş, buna son iki seçimde partinin yüzde 20’yi aşamayışını da neden olarak göstermişti.“Oysa” diyor Eşref Erdem “İddia ediyorum, doğru politikalarla CHP 22 Temmuz’dan büyük başarılarla çıkabilirdi. Bu olmadı (...) Tek seslilik ayrı, bir kitle partisinde çeşitli kanatların var olabilmesi ayrı şeydir.” Gerçekten de Baykal’la ilgili iki ciddi sorun var:1- Kendisiyle çalışan önemli isimlerin çoğunun parti içi demokrasinin olmayışından, baskıdan şikayet ederek ayrılması.2- Bugüne kadar oluşmuş imajı nedeniyle CHP’nin kendi seçmeninin bile zorla oy verir hale gelmesi.Bunları medyanın veya CHP’ye yakın isimlerin açıklaması Baykal’ın bugüne kadar partisi, ülkesi, rejimi ile ilgili çalışmalarını takdir etmemeleri anlamına gelmiyor. Bunları ve özellikle uzun siyasi yaşamı boyunca yolsuzluğa bulaşmamış, güvenilir bir siyasetçi olmasını, rakiplerinin tüm gayretlerine rağmen takdir edenler çoktur.Ama Türkiye çok zor bir dönemin içinde, şu sıralarda muhalefet partisi olarak, alternatif olarak “yenilenecek bir CHP”den başka bir ışık görünmediğine göre bu değişim sağlanmalı, Baykal Margaret Thatcher’ınki gibi asil bir çıkışla, “partisinin önünü açmak için kendi isteğiyle” ayrılmalıdır. Asıl o zaman CHP’nin unutmayacağı bir lider olacaktır.Aksi takdirde yerel seçimlerde ortaya çıkacak başarısız bir tablo kendisini zor duruma sokacağı gibi ülke için de “tüm gücün eksiksiz olarak tek elde toplanması” sorununu getirecektir.Deniz Baykal’ın artık hiç hata payı yok. Çok iyi düşünmeli.Hâluk Koç iyi bir hukukçu aday olarak ortaya çıktı. Bence Güldal Mumcu da kadın aday olarak çok yakışacaktır.Baykal’ın yerinde olsam, onları ben destekler partimin ve ülkemin de takdirini kazanırdım.*****Ne polemiği?İzmirli bir avukat okurum “Yusuf Kaplan’dan ilk kez sizinle girdiği polemikle haberdar oldum ve yazılarını takip etmeye başladım. Hatta o dönemde size sarf ettiği sözlerle ilgili de bir diyalog yazdım. Ekşi Sözlük’te bu adamın sağlıksız tavrını ve bayağı üslubunu hicveden birçok yazı yazdım” diyen bir mail göndermiş. Şaşırdım doğrusu, çünkü ben bu isimde biriyle hiçbir polemiğe girmedim. Polemik karşılıklı yazmak, tartışmak, birbirinin yazısına veya konuşmasına cevap vermek anlamındadır ve ben tartışacağım, cevap vereceğim, alıntı yapacağım kişileri dikkatle seçerim.Tek taraflı, alıntı yaparak yazmaya veya bir yazarın ismini kullanmaya ise polemik denmez. Ama görünüşe bakılırsa tek taraflı bir saldırı da yeterince ilgi çekici oluyor.Okurlarıma bildirmek istedim. Bu arada, avukat okurum da benim ismimi kullanarak Yusuf Kaplan’a “varsayımsal diyaloglar” yazmış, birini de bana göndermiş.Bunun da yapılmaması gerekir. Kimse bir başkasının adını gönlünce kendi uydurduğu diyaloglarda kullanamaz. Umarım buna hemen son verirler.

Devamını Oku