Ucuz Romeo var mı?

Haberin Devamı

Önce Bayram tatilinde Tiyatro İstanbul’un Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün’den duydum rezaletin son perdesini. Sonra Radikal’de okudum.

Artık İstanbul Belediyesi’ne bağlı Şehir Tiyatrosu ihaleyle sanatçı alacakmış. Mazlum Kiper, Mehmet Birkiye, Tilbe Saran gibi yönetmen ve oyuncular doğru söylemişler; böyle “kaldırım taşı gibi” oyuncu ihalesine çıkıldığı dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir!

Ama burası Türkiye ve özellikle de “farklı bir dönemin içine itilmiş olan” Türkiye... Herşeyi görebilir, duyabilir, istemeseniz de yaşamaya zorlanabilirsiniz. Sakın yanılmayın, halen “demokrasi” dir yönetimin adı ama bu demokrasi başka demokrasi, sizin bildiklerinizden değil.

Efendim bildiğim kadarıyla İstanbul Şehir Tiyatrosu her yönetim değiştiğinde bir önceki yönetimin en başarılı projelerini değerli tablolar, Vakko çiçekler, Evita’nın dev köprüsü gibi en değerli dekorları, kostümleri dahil yok edecek kadar paraya pula önem vermeyen bir tiyatrodur. Halkın parası nasılsa Belediye’nin keyfine göre harcandığı için önemli değildir.

En zengin ülkelerde bile dekor ve kostümler tekrar oynandığında kullanılmak üzere 50-100 yıl saklanır, bizde yıkılır, yakılır. Tekrar oynanırken yine yüz milyonlar harcanarak yenisi yapılır. Lüküs Hayat gibi, 7 Kocalı Hürmüz gibi kapalı gişe oynanan oyunlar kapris uğruna kaldırılır, herşey yok edilir.

Sonra da neymiş efendim; ihaleyle sanatçı alınacakmış. Neden? Ucuz olsun diye mi, yoksa sanatçıları da işadamları veya memurlar, işçiler gibi iktidara bağımlı kılmak için mi? Eksik yazdım pardon, medya ve yargıyı unuttum. Onlar tamamlandığı, sanatçıların da eksik kalmaması istendiği için mi acaba?

Çok değil bir kaç gün önce Ankara’da ihaleye giren işadamlarının hayretle “Eğer ihaleyi kendilerinden olmayan biri alıyorsa iptal edip yeniden yapıyorlar” dediğinden söz etmiştim. Şimdi aynı şey sanatçıların başına gelebilir mi meselâ?

Şöyle diyebilirler mi: “O sanatçı Cumhuriyet Mitingi’ne katılmıştı, çıkamaz”... “Bu sanatçı TV’de Atatürk devrimlerine, Cumhuriyet’e bağlı konuşmalar yaptı, sil gitsin”...

Görünüşte şiddetle karşı çıkılır bu gibi “ihtimal” lere... Suçlanır söyleyen... Ama sonuçta olan olur ve kimse farketmez.

Tepki gösteren, itiraz eden sanatçıların sesi duyulmaz.

Bir baskı döneminin “Sosyalistleri götürdüler sustum, sonra sendikacıları götürdüler sesimi çıkarmadım. Sıra bana geldiğinde benim için konuşacak kimse kalmamıştı” sözü gerçekleşmeye başlamıştır artık...

İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in duruma itiraz ettiğini, “sanata-sanatçıya hakaret” olduğunu söylediğini duymuyoruz. (Aynen demokrasiyi, insan haklarını dilinden düşürmeyen İkinci Cumhuriyetçi meslektaşların “köşe yazarlarına karne veren” iktidara itiraz etmemesi gibi)...

Demek ki bundan sonra ihaleyle sanatçı alacaklar. Artık bu ihale sanatçının hangi özelliğine göre kazanılacak/ kaybedilecek, o özelliklere hangi “üstün değerlere sahip” sanatçılar karar verecek, orası meçhul.

Belki de örneğin “Romeo-Juliet” için ucuz Romeo arayacaklar. Veya ucuz Othello ya da Evita, kim bilir?

Bu ciddi saçmalığın ne anlama geldiği, tüm detaylarıyla Şehir Tiyatroları yönetimi tarafından hemen topluma açıklanmak zorundadır. Sanatı ve sanatçısı da kiloyla satın alınmaya kalkılan bir ülke iflâh olmaz çünkü!

*****

Hindi’nin faydaları...

Üç günlük bir tatil bile aralıksız (Pazar, yılbaşı, her türlü tatil dahil) çalışanlara nasıl da iyi geliyor... Yapacağım yoktu aslında, benim tempomda çalışınca insan, arkasından düğmeyle kurulan pilli bebekler gibi durmak bilmiyor.

Zaman geldi yaz, zamanı geldi konuş... Düğmeye basıyorsun komut uygulanıyor. Ayne öyle, farketmiyorsun arada bir durup nefeslenmen, etrafına bakınman, yeniden enerji toplaman ve depolaman gerektiğini.

Ailem, özellikle kızlarım “Bu bayram da tatil yapıp bizimle zaman geçirmezsen protesto eylemine başlayacağız” demeseydi yine durmayacaktım. Ama ne iyi oldu bilseniz.

Onlara ve sevdiğim arkadaşlarıma ellerimle bayram kahvaltıları, yemekleri hazırladım. Tatlılar yaptım. Keyifle yedikleri hindi ve iç pilav pişirdim meselâ... Fırında hindiyi lezzetli pişirmek zor gelir bir çok kişiye; anneciğim çok güzel pişirdiği için ondan eğitimliyimdir. Anlatacağım tarifini (yine çok önemli olaylar çıkıp unutmazsam) yılbaşından önce.

Şimdi “Aa, bu kadar konu varken hindi mi yazıyorsun” demeyin, hindi üstelik İngilizcesi “turkey” olduğu için çok önemli (takılmayın espridir)... Ayrıca güzel bir yemek eşliğinde yapılan kalabalık masa sohbetlerinin de tadına doyum olmuyor.

Şimdi “Siz camlı plazalarda hindi yiyerek” diye başlayacak olanlara iki çift lâfım var. Çünkü bunu vazife edinenler çıkar biliyorum. Bir kere VATAN camlı plazada hazırlanmıyor, çok mütevazı bir binası var. İkincisi üç günde 15 kişinin bitiremediği koca hindiyi 30 milyona Makro marketten aldım. Dörtte biri 4 kişilik aileye rahatça yeter (7,5 YTL). Ve öyle almak da mümkün. Memleketin ekonomisi “harika” olduğu ve buna inananların sayısı da az olmadığına göre gayet uygun bir fiyat.

Bayram tatilinde iki lüksümden biri sinemaya, diğeri Çırağan Otel’in hamamına gitmek oldu... Eh günde 14-15 saat, haftada 7 gün çalışan biri olarak kendimi nadiren de olsa bu kadarçık şımartmaya hakkım var sanıyorum.

İstanbul’da oturanlar için Çırağan’ın sağlık merkezi havuzları, spor salonu, hamamı, Uzakdığu masajlarıyla süper bir dinlenme mekânı bence. Bir çok otelde sağlık merkezi var ama burası çok temiz, çok özenli... (Fiyatı mı merak ettiniz, hemen vereyim, 100 dolar. Nasılsa her gün gidecek değiliz; öyle değil mi?)... Filmlere gelelim. Boşverin eleştiri sayfalarını, verilen puanları filân, Alkent D-Point Cinecity’de gördüğüm Scarlet Johansson’un “Dadım Aşık” filmi çocuklarınızla sıkılmadan izleyeceğiniz hoş bir film.

İstinye Park’ın ilk kez gidip çok da beğendiğim sinemasında izlediğim Colin Farrell ile Ewan McGregor’un “Cassandra’nın Rüyası” ise büyükler için oldukça sürükleyici, güzel bir film. Oyuncu ve karakter olarak hiç sevmem ama ne yapacaksınız ki iyi bir yönetmen Woody Allen...

Bir tatil böyle geçti işte...

DİĞER YENİ YAZILAR