Başbakan Tayyip Erdoğan “sınır ötesi harekat kararı ne oldu” diye soranlara kızıyor. Aslında yalnız o değil Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ da kızıyor. Peki onlarca şehidi arka arkaya veren bir ülkenin halkının böyle bir durumda bilgi alma hakkı olmalı mıdır, olmamalı mıdır?Yani burada asıl mesele olmak ya da olmamak!Dağlıca’ya, Şemdinli’ye saldırılar yapılıp kayıplar verildiğinde üç beş gün konuşulacak; “Kar yağmadan mutlaka”, “İstihbarat gelir gelmez mutlaka” denecek ve bir sonraki saldırıya kadar üstü kapatılıp toplu olarak susulacak mıdır?Yoksa “PKK şimdilik silah bırakmaya karar verdi” denerek, onun keyfi “”yeni bir saldırı” isteyene kadar mutlu mesut köşelere mi çekilmek gerekecektir?Benim asıl merak ettiğim “Amerika’nın istihbaratını bekliyoruz” diye el el üstünde oturuyor olmak... (Durum farklıysa neden haberimiz yok? Gizlilik önemliyse ondan niye haberimiz yok?)..ABD bize istihbarat vermese, hatta “izin” vermeseydi olup bitene sessiz kalıp bekleyecek miydik?Barzani’nin yalanlarına, PKK’nın sessizliğine kanıp susacak mıydık, ne yapacaktık?Durum aynen “deprem olduğunda önlemler paketi sıralayıp, biraz zaman geçince hepsini unutmaya ve bir sonraki depremi beklemeye” benziyor.Biz hep aynı şeyi yapıyoruz!*****Futbolculara açık çek??Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy Çarşamba gecesi Bosna maçını kazanırlarsa “futbolculara açık çek vereceğini” söylemiş.Erkek-kadın haberi okuyan birçok kişi arayarak tepki belirtti.Gerçekten de çok haklılar, futbol denen spor bu kadar kuralsız, kaidesiz bir spor mudur ki çocuklara çikolata verir gibi futbolcuya para gücüyle motivasyon sağlanmaktadır?O futbolcular zaten görevlerini yapma bilinci ve isteğiyle oynamayacaklar mıdır ki böyle bir ödüle gerek duyulmaktadır?Veya maddi sıkıntı mı çekmektedirler ki “para” deyince farklı bir performans sergileyecekleri umulmaktadır?Bence de aslında milli futbolcuları aşağılayan, küçültücü bir ifade tarzı bu...Arayanlar arasında “Federasyonun veya Haluk Ulusoy’un dağıtacak o kadar bol parası varsa fakirlere yardım eden, çocukları okutan derneklere versin. Kadın sığınma evi açsın. Memleketin bu kadar sıkıntısı varken görevinin karşılığını fazlasıyla alan futbolculara para dağıtmasın” diyenlerin sayısı oldukça fazla. (Örneğin; “kadın sığınma evi” fikri Kadın Haklarını Koruma Derneği Başkanı Gönül İşler’den geldi.)Ayrıca bu yapılanın seçimde para veya poşet dağıtarak halkı sadaka kültürüne alıştırmaktan da bir farkı yok.Hiç ama hiç hoş bir durum değil!*****Kilolusun, bu ülkeye giremezsin!Kocasıyla Yeni Zelanda’ya yerleşmek isteyen 110 kiloluk bir kadın çok şişman olduğu gerekçesiyle ülkeye alınmamış. Vize işlemleri sırasında kendisine “Sağlık Bakanlığı’nın kararına göre bu ülkeye yerleşmesinin imkânsız olduğu” söylenmiş.Doğrusu bizim kadar insan haklarına (!) saygılı, onun için de sınırları Yolgeçen Hanı’na, şehirleri curcunaya dönmüş bir ülke için son derece garip bir haber değil mi?Türkiye’ye girmek ve yerleşmek için pasaporta bile gerek yok. Moldov’undan Rus’una, Arap’ından Nijeryalı’sına, Azeri’sine, Özbek’ine, Türkmen’ine isteyen herkes sınırda 200 doları verdi mi giriyor, çalışıyor, yerleşiyor, ne arayan vaar, ne soran...Haydi Türkî Cumhuriyetlerden gelsinler diyelim ama yine de onlar dahil her “başka ülke vatandaşı”nın takibi gereğince yapılmalı değil mi? Kendi işsizi bu kadar çok olan bir ülke neden diğerlerinin on binlerce işsizine “izin bile gereksiz” bir cennet haline getiriliyor?Batı ülkelerinde pasaportunuza vurulan süreden uzun kalınca çıkarken başınıza ne geliyor bir araştırsınlar bakalım...Hükümet Türkiye’yi başıboş, kontrolsüz bir ülke halinden en kısa zamanda kurtarmak zorundadır.Onlar için “fazla uç” olacak ama örnek olarak Yeni Zelanda’ya bir bakıversinler!
Geçen hafta “üniversitelerde türbanın serbest bırakılacağı” bir kez daha Prof. Zafer Üskül’ün ağzından veren haberi okuyunca onu telefonla aradım. Konu üzerinde bir konuşma yaptık.TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı olan ve yeni Anayasa taslağının hazırlanmasında da etkili bir isim olan Zafer Üskül basından şikayetçi.Gazetecilere konunun sadece türban olmadığını özellikle vurguladığını, “üniversitelerde daha demokratik bir ortamın sağlanması için birçok konunun gündemde olduğunu” söylediğini ama her seferinde sadece “türban” kısmının alındığını anlattı.Bu arada devamlı olarak her ismi geçtiğinde kendisinden “Anayasa’dan Atatürk’ü çıkarmayı öneren kişi” olarak söz edilmesine üzüldüğünü, gerçeğin böyle olmadığını, Atatürk’ün hedeflerinin mutlaka korunacağını ama örneğin Atatürk ilkelerinde geçen “devletçilik” ve “devrimcilik” ilkelerine bütün partilerin uyma zorunluluğu olmasının tartışılabileceğini söyledi.Konuşmamız sırasında bana “üniversitede giyim özgürlüğü” konusunda ne düşündüğümü sorunca ben de ona ODTÜ’ye daha ilk girdiğim yılda, hazırlık sınıfında kendi arkadaşlarım tarafından zorla gösterilere, boykotlara katılmaya sürüklendiğimi, “tarafını belli et” baskısıyla karşılaştığımı, türban serbest bırakıldığında “mahalle baskısı” denilen şeyin kaçınılmaz olduğunu, bazı üniversitelerde bugün bile bu baskının hissedildiğini anlattım.Ayrıca bunu bir mahkeme veya karakolda hizmet alan durumuyla karşılaştırmanın doğru olmadığını, oralarda bir baskı söz konusu olmayacağı gibi, çıkanların “Haydi mezun olduk, şimdi sıra devlet dairelerine geldi” demeyeceğini, binlerce mezun kapılara yığıldığında, yıllardır üniversite için yapılan baskı tekrarlandığında bu isteğe karşı çıkılamayacağını anlattım.Söylediklerimin “inancın gereğine karşı çıkmakla” ilgisi yok, tümüyle siyasi İslâm’ın, radikal İslâm’ın yayılma metodunda kadının örtünmesinin, mümkün olduğunca hızlı yayılmasının önceliğinden söz ediyorum. DERS ORTADA!Bugün, daha önce “ılımlı” olan Malezya’nın, Endonezya’nın nasıl kolayca radikal İslâm’a dönüştüğünü, son olarak turizm cenneti Maldiv’lerin şeriatla yönetildiği halde radikal İslâm’a kaydığı için sokakta peçeyi, TV’de başörtüsünü yasaklamak zorunda kaldığını, İran’da son açıklanan “ahlaksızlık listesinde” Batı tarzı veya dar kıyafet giymenin olduğunu iyice düşünmek gerekiyor.Bunlar masal değil. Olmadıkları için de diğer ülkelerin deneyimlerinden ders almak gerekiyor. Zafer Üskül “Üniversitede baskı gören olursa Komisyon’a gelsin, biz olayın üstüne gidelim” diyor ama bu baskıyı yaşayanlar okullarını olaysız, kazasız belasız bitirebilmek için susmak zorunda kalacakları gibi, üç beş kişi de olmayacaklardır.Bence Prof. Üskül’ün kendine göre, biraz fazla “komplikasyon ve ihtimaller hesabı” yapılmamış bir tablosu var. Gerçekler ise bu ideal tablolara, teorilere hiç uymuyor.Bir bakarsınız çarşafıyla, sarığıyla, fesiyle Osmanlı manzarası geri dönmüş. Örneğin Üskül “çarşaf kesinlikle olmaz” diyor. Neden? İnanç veya kişisel tercihten söz ediliyorsa o da olabilir. Sonuçta Kur’an’da (indiriliş nedeni ve o günler için oluşu düşünülmüyorsa) örtü var.Ama “Devletin kurallarına uymak” da var. Anayasa’yı hazırlayanların geleceği çok iyi okumaları gerekiyor.*****Cahil bir İsrail gazetesiİsrail’in Haaretz gazetesi Başbakan Tayyip Erdoğan’ı “Şimon Peres’in ziyareti sırasında saygıda kusur edilmediği, pek iyi ağırlandığı” ve belki de Filistin’le yakınlaşmasına neden olduğu için güzelce övmüş.Yossi Sarid isimli yazar Türkiye’nin AB’ye alınması gerektiğini söyleyip bunu geciktiren AB’ye çatmış, Kuzey Irak ve terör konusunda da Türkiye’yi haklı bulmuş. Bunların hepsi hoş şeyler. Aferin ona...Yalnız, bir cümle var ki Yossi Sarid’in Türkiye’yi hiç tanımadığını ortaya koyuyor. Şöyle ki; Erdoğan’a övgüler yağdırırken ne diyeceğini şaşırmış ve ciddi hatalar yapmış.“Tayyip Erdoğan” diyor “ülkesini modern bir devlete dönüştürdü. O olmasaydı ülkesi kavgacı İran, ortaçağı yaşayan Suudi Arabistan ya da sallantıdaki Pakistan’dan farksız olurdu”... Bunu duyan Türkler’in ona bir O, bir H ve bir de A göndermesi mümkündür. Kendisi birleştirsin diye.Türkiye’yi o ülkelerden biri olmaktan Atatürk’ün kurtardığını, bu ülkenin o ülkelere dönüşmemiş olmasını, ortaçağı geride bırakmasını “Atatürk’ün getirdiği laik-demokratik rejimle sağladığını, o günden son yıllara kadar geçen zamanda “İran veya Suudi Arabistan’a benzeme ihtimali”ni Türkiye’nin aklına bile getirmediğini, ancak son yıllarda böyle bir endişenin ortaya çıktığını” bilmeyen gazeteci olur mu?Haaretz’in Yossi’si Erdoğan’ı Atatürk’le karıştırıyor galiba... Umalım da birileri onu uyarsın.*****Tiyatroyu seviyorsanız bu oyunu izleyin!Tiyatroya herkes gidebilir; gerçekten seven de, “eh işte” seven de, sevmeyen de... Kimi bir kültür faaliyetinde bulunmak, kimi sosyalleşmek, kimi sevdiği sanatçıları izlemek için gider. Bir kısmı ise tiyatroyu özümsediği, havasını solumak istediği, farklı oyunculardan farklı oyunlar görmek istediği için...Başrollerini Cüneyt Türel, Ömer Akgüllü ve Serhan Arslan’ın oynadığı “Çıkmaz Sokak Çocukları” tiyatroyu sevenler için çok farklı bir oyun.Konu; Philadelphia’nın kenar mahallelerinden birinde yaşayan ve garip, sıra dışı bir ilişkileri olan iki yetim kardeşle, bunlardan birinin “ailesinden fidye istemek üzere sarhoşken eve getirdiği” zengin ve kendisi de yetim bir adam arasındaki olayları anlatıyor.Cüneyt Türel deneyimi ve rahat oyunuyla her zamanki gibi etkileyici. Kusursuz... Ama beni asıl şaşırtan; kendisi aslında bir mühendis olan ama tiyatro sevgisine karşı koyamayınca St. Petersburg’da konservatuara giderek tiyatro eğitimi alan Ömer Akgüllü ile “Hayat Bilgisi” dizisinden tanıdığımız Serhan Arslan oldu.Akgüllü’nün ilk sahne deneyimi olduğunu duyunca inanamadım. Arslan’ın ise oyun tecrübesi elbette var ama yıllarca komedi tarzında oynadıktan sonra ilk kez tamamen farklı bir karakteri canlandırıyor.Ve ikisi de son derece başarılılar. Kısacası üç kişilik oyun “Çıkmaz Sokak Çocukları” bence tiyatro sevenlerin sıkılmadan izleyeceği farklı bir oyun.Tiyatro İstanbul’da Perşembe’den Pazar’a istediğiniz bir akşam izleyebilirsiniz (Cumartesileri 15.00’te matine var.) Tel: 0212 - 216 40 70
Uzun süredir “özellikle bunu istiyor” görünen, hakkında dava açılması için elinden geleni esirgemeyen DTP nihayet beklenen noktaya geldi.Tarih yine tekerrür etti (ders alınmayan tarih bunu hep yapıyor) ve kapatma davası açıldı.Başta AKP’nin Güneydoğu milletvekilleri olmak üzere bir koro da anında başladı;“Baskıyla bu iş götürülmez.” Burada doğru olan bu milletvekillerinin yaptığı gibi yargıyı suçlamak değil, basının sağduyulu yazarlarının yazdığıdır.Yani; evet her parti kapatma olayında o parti kahraman durumuna geçmekte, bir başka isimle yeniden açılmakta ve tek kaybı biraz zaman kaybetmek olmaktadır.Aksi takdirde bu ülkede zaten devlete karşı, onun huzuruna, bütünlüğüne, tarihine vb. vb. konuşan hiç kimse kaybetmiyor aksine hepsi, değerlerin erozyona uğratılması için yıllardır yürütülen çabalar sonucunda geldiğimiz noktada kazanıyor.Uzun vadede hep kazanıyor... Bu yolu izleyenler de bunu gayet iyi anlamış durumdalar.Onun için de hep kuralları, yasakları zorladıklarını, üstüne üstüne gittiklerini görüyoruz.Sanki demokrasilerde devletin ve rejimin devamını sağlamak için hiçbir kural, hiçbir yasak olamazmış, olmamalıymış gibi...Oysa “demokrasinin beşiği” denen İngiltere’de daha 10 gün önce “okuduğu şiir şiddet içeriyor” diye İslâmcı bir kadın şair yargı önüne çıkarıldı.Kısacası kesin kurallar vardır ve hep olacaktır. Burada da asıl baskının önce DTP tarafından, hem de terör tehdidiyle yapıldığını DTP’nin kendisi öncelikle kabul etmek durumundadır. Türkiye’nin en hassas döneminde, onun Meclis’inde bir parti olarak teröristi, terör örgütünün başını savunmak, onlara “kardeşlerimiz” demek, Öcalan’ın partisiyiz, Kürdistanlıyız demek olacak iş değildir.BİLİNÇSİZ Mİ ACABA?Oluyorsa, yasalara, kurallara, devlete karşı inatla oluyorsa, “istediklerimiz kabul edilirse terör biter aksi takdirde...” deniyorsa aslında suçlanacak taraf görevini yerine getiren, mevcut hukuku uygulayan yargı değildir.Yoksa hukuk hiç olmamalı mı?Türkiye’de devlete, millete karşı her eylem “ifade özgürlüğü” kapsamına mı alınmalı?Bilemem, cevabı hukukçular bilir. Ben kafamda oluşan soruları bilirim.Acaba DTP’nin kapatılması (nasılsa hemen yeni parti açılacaktır ama) konuyu “PKK terörü”nden çıkarıp “Kürt sorunu” haline getirmeye mi yarayacak?Acaba söylemlerini giderek daha cüretkâr hale getirmeleri kapatılmayı sağlarsa bugün Türkiye’nin karşılaştığı saldırılar sonunda haklı “sınır ötesi harekât” isteğini destekleyen ABD, AB ve onların medyaları “Kürtlere baskı var, antidemokratik uygulamalar oluyor” diyerek farklı bir tavır mı sergileyecek?DTP’yi “terör örgütünü ve elebaşısını destekleyen parti” durumundan çıkarıp “Kürt partisi değil mi, hep kapatılıyor”a getirerek Türk-Kürt ayrımı yapıldığı imajını mı yayacak?Meclis’te her sorunu demokratik şekilde halletme imkânı olan bir partinin en kanlı terör eyleminden sonra art arda yaptığı çıkışlar, sunduğu istekler bu soruları düşündürüyor.Yoksa yine ben mi fazla soru üretiyorum?*****Babasız çocuk mu?Ankara Yenimahalle’den yazan 32 yaşındaki okurum Ebru Yalındağ’ın enteresan bir itirazı var. Enteresan çünkü ilk bakışta akla gelmez ama çok haklı. Diyor ki:“Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in PKK için söylediği ‘babası belli olmayan bir çocuktur’ sözü beni çok rahatsız etti. Öncelikle, böylesine cani, insanlık dışı bir örgütü, babası belli olsun olmasın bir çocuğa benzetmesi bence hatadır. Ayrıca neden hep çirkin şeyler kadın eksenli değerlendiriliyor anlayamıyorum. Artık DNA testiyle babanın kim olduğu anlaşılmıyor mu?” Tabii burada Sayın Bakan’ın aslında küfür ettiği açıkça görülüyor. Ama bu da bir Adalet Bakanı üslubu olamayacağına, yakışık almayacağına göre acaba Cemil Çiçek bundan sonra benzetmelerine biraz daha dikkat etse iyi olmaz mı?Ebru Yalındağ’ın tepkisine onun da hak vereceğine inanıyorum.
Başbakan Erdoğan “ABD’den istihbarat gelmeye başladı” derken aynı anda “Sınır ötesine herhangi bir operasyon söz konusu değil” de dedi.Kara Kuvvetleri Komutanı ise ertesi gün “sınır ötesi harekatı uygulama sürecinin başladığını” söyledi. Kime inanmalı acaba?Bu arada Türkiye biraz kararlı tutum içine girince, daha önce Türkiye’nin ne olursa olsun harekete geçmeyeceğine inanan ve uzun süre dayılanan, tehditler savuran Barzani de peşmergelerle şova başladı. Kontrol noktaları, aramalar vs...ABD ise Türkiye’de bıçak kemiğe dayanıncaya kadar bekledi. Yıllardır o bölgede uçan kuşu bile bilirken istihbarat vermedi, şimdi verdiği söyleniyor. Artık güvenirseniz... Size boş binaları göstermezse...Genelkurmay Başkanı “Harekat yapılmayacaksa istihbaratın turşusunu mu kuracağız” demişti. Pek doğru, öyle olacak gibi görünüyor, yavaş yavaş, kar başlamadan, kış bastırmadan turşuya başlanmalı bence.Barzani ve PKK bir süre sesini keser, şovla zaman geçirir, sonra yeni saldırıların, şehitlerin zamanı gelir.Biz de hiç değilse o arada turşusuz kalmamış oluruz.Aynı nedenle Başbakan’ın “öncelik silahların bırakılması” sözü çok önemli bence. Silahlar PKK’nın istediği tarihte bırakılıyor, o karar değiştirince tekrar alınıyor. O alınca biz “harekat” diyor, bırakınca tekrar unutuyor ve mutlu oluyoruz.Türkiye daha ne kadar süre masallarla oyalanacak, sabrı denenecek ve bu ızdırabı yaşayacak bakalım...*****Çatışmaların ortasında!Onun için “terör saldırılarının ortasına inen general” denirmiş. Örneğin; Aktütün karakoluna saldırı olduğunda (tugay komutanından önce) karakola inerken helikopterin camlarında kurşun delikleri açılmış...Birçok yerde -özellikle Şırnak’ta- çatışmalara aktif olarak katılmış olan emekli Orgeneral Necati Özgen bu Pazar Her Açıdan’da konuğum olacak.Ondan Dağlıca saldırısının diğerlerinden farkı, öncesi, sonrası, PKK’nın Güneydoğu’da ne yapmak istediği, DTP faktörü, terör örgütünün onun döneminde “ateşkes” kararını kendisinin bozarak nasıl baskınlar yaptığı, ABD ordusuyla çatışmak zorunda kalırsak ne olacağı ve daha birçok konu hakkında bilgi alacağız.Org. Necati Özgen’den sonra, Güneydoğu’da çoğunluğu Kürt olan vatandaşlarla; terör, Kuzey Irak ve Barzani, ABD, Sınır ötesi harekat ve diğer konularda yaptığı anketi Prof. Dr. Özer Sencer anlatacak. Sencer, Metropol Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin kurucusu ve yönetim başkanı.Üçüncü konuşmacımız ödüllü sanatçı, yönetmen, yazar Zülfü Livaneli ile de hem sanatı, hem de siyaseti konuşacağız. İlginizi çekecek bir program olacağını düşünüyorum.*****Converse meselesiPerşembe günkü yazımla ilgili okur mektupları arasında Metin Özyurt’tan “kendine Genç Siviller diyen gruba” bir öneri vardı. Diyor ki: “Eğer Kürt vatandaşlarımızın ezildiğini düşünüyorlarsa Doğu ve Güneydoğu’yu dolaşsınlar. Oralardaki Kürt vatandaşlarımızın SİH ve Ağalar tarafından nasıl sömürüldüklerini, nasıl ezildiklerini görsünler. Kürt vatandaşlarımıza ezilmemeleri için nasıl hareket edeceklerini öğretsinler. Onlarla birlikte eylem yapsınlar.Bunları yapmak zor ama bilmem ne marka bez ayakkabıyla Cumhurbaşkanı’nı ziyaret kolay. Kolay olanı da her sıradan insan yapar. Ezber bozsunlar da görelim.” Haksız mı siz söyleyin!(Not: Yazımdan sonra Genç Siviller’in köşk resepsiyonuna lastik ayakkabıyla katılan sözcüsü Turgay Oğur’la ilgili mektuplar da geldi. Bu seneye kadar “öğrenci aktiviteleri sorumlusu” olduğu üniversitenin öğrencilerinden gelenler de var. Atatürkçü öğrencilere, derneklere pek kızdığını, “Kemalistliğin diktatörlük anlamına geldiğini” söylediğini bildiriyorlar. Öğrenmemiz iyi oldu doğrusu...)
Vatan’da Mine Şenocaklı’nın “Genç Siviller” le yaptığı röportaj yine çok ilgi çekiciydi. Okurken ilk bakışta onlara hak vereceğiniz söylemler vardı. Ama...Ama dikkatle okuduğunuzda hem terör propagandası yaptıklarını, hem de Kürtleri “ezilmiş, konuşamayan nüfus” olarak gösterdiklerini görüyordunuz.Bugün yalnız AKP’nin içinde 100’e yakın Kürt milletvekili varsa, Meclis’te bir Kürt Partisi varsa (azılı bir terör örgütüyle resmen bağlantılı olduklarını söylemelerine rağmen, öyle ya da böyle TBMM’ye girmişlerse, terör örgütü ve elebaşısı için açıkça af isteyebiliyorlarsa), Meclis Başkanlığına kadar çıkan Kürtler olabiliyorsa, Turgut Özal gibi “annesinin Kürt olmasıyla övünen” cumhurbaşkanları olmuşsa, kültürel/demokratik haklarının çoğu verilmişse bu ülkede Kürtlerin ezilen bir kitle olduğunu iddia etmek yanlıştır ve haksızlıktır.Doğu ve Güneydoğu’ya bugüne kadar gereken ilginin gösterilmediği, gerekli yatırımlar yapılarak kalkındırılmadığı doğrudur ama ezildikleri, konuşamadıkları, baskı altında oldukları doğru değildir.Bugün sorunlar çıkıyorsa bunda “Kürtlerin temsilcisi” olduğunu iddia edenlerin -sorunlarına Meclis’te çözüm arama imkânları varken- kışkırtıcı, devletle kavga eder tutumlarının rolü nedir onu iyi düşünmek lâzım.Eğer terörün gölgesinde, onu şantaj gibi kullanarak bir dayatma yapılıyorsa demokratik, barışçı bir çözüm ortamı baştan yok edilmiş demektir.Bu Genç Siviller’in dağa çıkan, terörist olmayı seçenlere sempati duymalarına ve duyurmaya çalışmalarına gelince... Cellat benzeri bir yaşamı tercih edenlere ancak bu zorla dayatılmışsa, kafasına silah dayayarak götürülmüşse anlayış gösterilebilir.Aksi takdirde, bütün katillerin, suçluların kendine göre bir nedeni olduğunu düşünerek hepsine anlayış ve sempati göstermek gerekirdi ki hukuka filân gerek kalmazdı.Bunları 11 Ekim Pazar günü TV’de Her Açıdan’da Özgürlük ve Demokrasi Partisi Genel Başkanı Ufuk Uras’la da konuştuk, tartıştık. DTP Kongresi’nde yaptığı destekleyici konuşmaya rağmen “terör” konusunda onun da aynı görüşte olduğu ortadaydı.Terörü, teröristi desteklemekle Kürtleri ve onların haklarını savunmak arasında ciddi bir fark olduğunu herkesin, “genç/yaşlı tüm sivillerin” de görmesi gerekiyor.Görmediğiniz zaman işte böyle teröristle ilişkide olanlar Meclis’inize ve ordunuza kadar giriyorlar ve siz de bakakalıyorsunuz.Siyasette duygusallığa yer yoktur!(Not: Bu arada, aynı gruptan Maide Coşandal’ın “Bu ülkede sevilmeyen ne varsa ben oyum; Kürdüm, Arabım, kadınım, örtülüyüm” lâfının başlı başına bir yalan olduğunu da görmek gerekiyor. Hepsi yalan ama örtülü kelimesi daha da yalan. Bu ülkede çok sayıda örtülü kadın yaşıyor. Sorun olan “kamusal alanda örtü” dür. Ve bir de siyasi İslâm’ı yaymak için alet olarak kullanılan örtü... İnançla ilgisi yok!)*****Bush hak ediyor, ya biz?Başbakan Erdoğan’ın Bush’la görüşmesinde her yolu denediğini ve hatta “Siz Teksaslı’ysanız ben de Kasımpaşalı’yım” dediğini söylemesi enteresan bir ayrıntı gerçekten...Partisinin Merkez Yürütme Kurulu’nda yaptığı bu konuşma mutlaka partililerin ilgisini çekmiş ve bol alkış almıştır.Her ne kadar diplomatik bir görüşmede ABD Başkanı “Ne alâkası var şimdi bunun” diye düşünebilirse de; 1) Bush bunu anında düşünecek kadar zeki olmadığı,2) Oturuşundan konuşmasına, yüzündeki ifadeden Egemen Bağış’a karşı davranışına kadar laubali bir tutum içinde olduğu için “hak etti bunu” denebilir.Ama... Aynı “Kasımpaşalı” tavrını Türkiye içinde sürdürünce olmuyor. Ortada damadının çalıştığı firmanın Kuzey Irak’ta iş aldığı söylentileri dolaşıyor. Muhalefet Partileri halk adına bunu veya iktidarla ilgili diğer soru işaretlerini sorabilecek, sorması gereken kurumlardır. Basın da aynen öyle...Nitekim aynı basın Güneydoğu’daki askerî birliklerde strateji hataları olup olmadığını da tartışıyor ama ordu susturmuyor. Zira soruların cevaplanması gerekir.Onun için muhalefet sorunca onu kötülemek, kötülemeyi bırakın hakaret etmek, sonra basına dönüp “Onlar da sermaye arıyorlar” gibi anlamsız suçlamaların arkasına saklanmak çok ayıp oluyor.Kendisi “ispat” istemiş, peki basının bu genellemeye “iftira” diyerek ispat isteme hakkı neden olmuyor acaba?Bu soruların benzerleri şüphe durumunda kendisinden önceki başbakanlara, bakanlara da soruldu.Erdoğan, ailesi ve diğer konulardaki soruları Kasımpaşalı tavrını bırakarak açıkça cevaplamak zorundadır.
Tabii biz ABD olmadığımız için başımıza ne gelirse gelsin “uluslararası kamuoyunu ikna etmek”, “önce diplomasiyle çözüm aramak” zorunda kalıyoruz.O ise benzer bir durumda kimseyi dinlemeden istediği adımı atıyor.Dün yine Şırnak’ta PKK çatışmasında 4 askerimiz şehit oldu, 2 askerimiz yaralandı. Bu arada “Tek bir kedi bile vermem” diyen Talabani ağız değiştirerek “Türkiye’ye yapılan eylem Irak’a yapılmış sayılır” diyor.Yani operasyon korkusu tepelerine binene kadar biz saldırılara uğrayacağız, PKK o topraklarda beslenip büyüyecek ve son dakikada değişen söylemlerle durup bekleyeceğiz.Kış geçene kadar belki... Sonra tekrar başlarlar, biz de başa döner, aynı tartışmaları haftalarca sürdürürüz.ABD’nin Irak ve Afganistan politikalarıyla ilgili bir film yapılmış. Geçenlerde Time’da çıkan röportajla ilgili yazmıştım, sonra filmi gördüm.Amerika’nın savaş politikalarını kendi sineması o kadar çok eleştiriyor ki size söyleyecek söz kalmıyor. Robert Redford, Meryl Streep ve Tom Cruise’un oynadığı “Aslanı Kuzulara” isimli filmde Bush’un sağ kolu olan bir senatörün söylediği bazı cümleler şöyle:“Saldırıya diplomasiyle cevap verilmez”...“Uygarlıklar şiddet olmadan korunmuyor”...“Nerede yanlış yaptık: Kötü istihbarat ve kötü reklamda”...“Basın da siyasetçi kadar sorumluydu. Ne zaman rüzgar gülüne döndünüz?” “Koskoca ABD Taliban gibi yamalı bohça çetelerle tehdit edildi.” “Bedeli ne olursa olsun kazanmak zorundayız”...“Gazeteciler, aslında gerçeği görebilecekleri yeterli ipucu varken bunu yapmadılar, sadece istenen yöne yuvarlandılar”...“Sorunları iki katına çıkarmanın yolu onlara sırt çevirmektir”...İşte böyle... Türkiye’yle benzerlik müthiş değil mi?*****En önemli iki soru!Ertuğrul Özkök dünkü yazısında TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın sorduğu bir soruya atıfta bulunarak “200 kişi bir anda sınırdan girdiyse termal kameralar işe yaramadı mı? Üç saat ateş olduğu halde neden yardım gelmedi? 8 askerin tahkikatı yanında komuta hademesinin sorumluluğu da incelenmeli” diyordu.Gerçekten de, bugüne kadar “ordumuzu suçlamamaya çalışarak” dikkatle sorduğumuz soruların 8 askerle ilgili şüphe ortaya çıktıktan sonra açıkça sorulma zamanı geldi...21 Ekim’de, PKK’nın Dağlıca saldırısından birkaç saat sonra yaptığım televizyon programında bu soruların neredeyse hepsini sordum. Ordunun elinde termal kameraların bulunduğunu, o halde neden kullanılmadığını, 200’den fazla teröristin -hava şartları kötü olsa bile- 21. yüzyıl teknolojisiyle karakola kadar sokulamaması gerektiğini irdeledim. Bir askerî strateji hatası olup olmadığını Her Açıdan’ın emekli general veya terör uzmanı konuklarına sordum. O günden itibaren her programda ve birçok yazımda aynı soruları tekrarladım.Ve nihayet 26.10.2007 tarihli “İşte termal kamera” başlıklı yazımda termal kamera kullanılarak Şemdinli’deki son “80-100 PKK’lı saldırısı”nın önlendiğini, kayıplar vererek kaçtıklarını yazdım ve “O zaman öncekiler neden önlenemedi” sorusunu sordum.Geçen Pazar günü hâlâ programda aynı konuyu sürdürdük ve Peres’in söz ettiği “biyonik arı” veya kalem şeklinde silah ve vericileri, termal kamera, uydu ve predatörlerin istihbaratını tartıştık. Sınırlara neden “sensor” yerleştirilmediğini konuştuk.Bir ara “ülkeyi yönetenlerin, devletin paralarını lüks harcamalarla israf edeceklerine bugüne kadar insansız uçak dahil son teknolojiyi neden almadıklarını” sorduğumu da hatırlıyorum.Şimdi “İsrail Türkiye’ye uzaktan plaka okuyan uydu satıyor” haberini okuyoruz. Yukardaki soruları orduya soralım, herkes sorsun da eski TBMM Başkanı Arınç da bu soruyu cevaplasın; “Boş konularla senelerce Türkiye’yi oyalarken, yüzlerce lüks makam aracı, çifter çifter özel uçak alırken şehit vermemizi önleyecek teknolojileri almayı neden düşünmediler?”...Onlara da bunun hesabı sorulmalı değil mi?Burası Türkiye olmasa cevaplamak zorunda kalırlardı!***Bu arada... Şanlıurfa’da yaşayan ve bacaklarını mayına basarak kaybedenler devletin bu arazileri kendilerine vermesini istiyorlarmış.Ne isteseler azdır, zamanında gerekli adımları atmayıp bu acıları yaşatan devlet zararlarını böylece hafifletebilir belki!
Sivil toplum kuruluşları ile halktan gelen çok sayıda mail, telefon bir yana iki gündür nereye gitsem herkesin dilinde aynı konu...“Suudi Kral’ına verilen Devlet Şeref Nişanı. Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın onun oteline, Kral’ın ayağına gitme meselesi”...Cumhurbaşkanı ve Başbakan için toplum tepkisinin ne kadar önemi var bilmiyorum. Artık kabul görecek sunma şeklini çok iyi öğrendikleri için bugüne kadar kim yapsa ülkeyi ayağa kaldıracak her olayı gayet güzel kabul ettirdiler. Bu da onlara “Ben yaptım oldu” veya “Ben yapınca nasılsa oluyor” güvenini verdi.Ama devamlı söz ettikleri “demokrasi”de yalnızca “ikna edebildikleri kesim”in görüşüne bakarak yürümek var mıdır, yoksa her kesimin, sivil toplum kuruluşlarının tepkilerine, isteklerine değer vermeleri mi gerekir, bunu iyi düşünmeleri lâzım.Gelen tepkilerden bir iki örnek vermek istiyorum.Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği (TÜKD) Başkanı Birten Gökyay “Gelişmelerden çok rahatsızız. Sabrımız deneniyor adeta. Nereye kadar? Bu ülkenin insanları bu kadar hakareti kaldırabilir mi? Anıtkabir’i ziyaret etmeyerek Türk halkına hakaret eden bir krala, üstelik Devlet Nişanı vermek için şartlar oluşmadığı halde yapılan bu uygulama kamuoyuna açıklanmalıdır” diyor. Anadolu Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformu’na bağlı 97 örgütten gelen bildiri ise şöyle:“Ulu Önder Atatürk’ün 69. ölüm yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti başkentini ziyaret eden Suudi Arabistan Kralı’nın Anıtkabir’e ziyarete gitmeyişi biz Türk analarını son derece rencide etmiş ve üzmüştür. (...)Bizler ülkemize hiçbir üstün hizmet getirmemiş olan ve devletimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü ziyareti anlamsız bulan S. Arabistan Kralı’na Devlet Nişanı verilmesini anlayamadığımız gibi, ülkemizin cumhurbaşkanını da Anıtkabir’den çıkıp, koşa koşa kral hazretlerinin oteline, onun ayağına gitmesine de bir anlam verememekteyiz. (...) Kral’ın boynuna takılan Devlet Nişanı’nı Türkiye Cumhuriyeti kadınları olarak geri istiyoruz”.“GÖRGÜSÜZ KRAL”Okurlarımız arasında ise yukardaki açıklamalara benzer itirazlar sonunda Gülendame Saygı gibi “Kırk yıldan fazla çalışmış bir emekli olarak ben ne o madalyayı alana, ne de verene hakkımı helal etmiyorum” diyecek kadar tepkili olanların sayısı az değil.İnanın sadece gelen tepki yorumları birkaç yazıya yeter.Bazıları gerçekten çok güzel... Örneğin Birol Sunar “Görgüsüz kral” başlığıyla “Hemen vakit kaybetmeden kendi resmini duvara asmış. Türk bayrağını da kenara. Yazıklar olsun” demiş.Bazı siyasetçilerin ileri sürdüğü “Irak’a Komşu Ülkeler toplantısında rolleri oldu, Suudi Arabistan’la ilişkilerin iyi olması lazım, Hac kontenjanını 16 bine çıkarmak istiyorlar” gibi nedenlerin hiçbirini Türkiye’nin onurunu kıracak davranışlara mazeret olamaz.Ayrıca “Protokolün esnetilmesi” ne demek? Diplomasi kuralları ya vardır, ya yoktur.Her yanlışa ustaca bir kılıf uydurmaktan vazgeçelim artık. Ortaçağda değiliz, 21. yüzyıl yaşanıyor!***Hepimiz okşanmadık!Müjde Ar sevdiğim bir sanatçı ve sevdiğim bir arkadaşımdır. Ama... Geçmişte bir erkekten şiddet gördüğünü “Adını söylemem. Hepimizin kesin bir okşanmışlığı vardır” sözleriyle açıklamasını doğru bulmadığımı söylemek zorundayım. “Hepimizin kesin...” dediğinizde ya kadınların hepsini veya “çoğunluğunu” kastedersiniz ki bu da erkeklerin hepsini veya çoğunluğunu dayakçı, kadına şiddet uygulayan zavallılar konumuna getirir. Oysa yalnızca kendine güveni olmayan veya hasta ruhlu bir erkek kadınlara el kaldırabilir ve bu da “bazı” kelimesiyle anlatılır.Şiddeti genelleştirmek “hasta”sı zaten yeterli sayıda olan Türkiye gibi bir ülkede çok sayıda insana zarar verecek tehlikede bir hatadır.Ünlü olduğu için sözlerini dikkatle izlenen, toplum önderi konumunda olanların buna dikkat etmesi gerekir.Müjde Ar’a hatırlatmak istedim.
Referandum adı altında “tek yanlı reklam kampanyalarıyla halkı kandırma”, karşı görüşlerin tartışılmasına bile fırsat vermeden her konuyu halk oylamasına götürme olayı meşrulaştırıldıktan sonra sıra geldi yargı denetimini önlemeye...Burada konu türbanın üniversitede serbest bırakılıp bırakılmaması, yani Anayasa’ya konulması istenen şartın kendisi değildir; devleti oluşturan yasama, yürütme, yargı erklerinin arasından yargıyı çekip çıkarmaktır.Sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin sesi kısılıp baskı altına alındıktan sonra sıranın “yüksek yargı” kararlarına gelmiş olmasıdır. Bu yapılırken “girmeye çalışıyoruz” diye dünyaya ilan ettikleri AB’nin mahkemesi olan AİHM kararlarının da etkisiz kılınması amaçlanmaktadır. (Asıl önemli olan bundan sonra her önemli kararda benzer bir durumun ortaya çıkmasıdır.)Bir yanda “sınır ötesi harekat” havası sürerken ve ilgi buraya yoğunlaşmışken bir yandan yargıyı devreden çıkarmak üzere kamuoyu baskısı yaratma çalışmaları da yürütülüyor.Tartışma süreci başladığında bu baskı yoğun olarak ortaya çıkacak ve belki arkadan bazı değişiklik maddelerinin de referanduma sunulması isteği gelecektir.Her konuda olduğu gibi hükümetin “iç siyaset strateji uzmanlarının” yoğun bir faaliyet yürüttüklerine hiç şüphe yok. Çoğunluk şu sıralarda başka konulara yoğunlaşmışken özellikle...***** Hakimler korkuyor mu?Bazen istesem de önemli konuların hepsine değinecek fırsat bulamıyorum.Birkaç gün önce “kadınlara ve çocuklara erkekler tarafından uygulanan şiddet”i ancak hakimlerin ağır cezalar vererek durdurabileceğini yazmıştım.Karısını “blucin (veya tayt) giydiği ve bir erkeğe saat sorması nedeniyle” öldüren adamın cezasının önce “cilveli cilveli sordu” dediği, sonra da “pişmanım” dediği için bol keseden indirildiği haberi daha sonra geldi.Bunları duyunca insan ya bu hakimlerin “bir insan hayatının önemini kavramamış olduğuna” veya “korktuğuna” inanacağı geliyor.Böyle kararları veren hakimlerin topluma da “Dünyanın başka hangi ülkesinde benzer bir durumda katillere böyle ceza indirimleri yapıldığını” açıklaması zorunluluk haline gelmeli .Yoksa bu kararlarla gerçekten memleketi “kadınlar cehennemi”ne çevirecekler!*****Ayvalıklı müthiş gurme!Aşure, reçel, helva (un ve irmik) gibi kıvamını ve lezzetini tutturmanın zor olduğu tatlıları uğraşarak ustaca yapmayı severim. Pişene kadar başında bekler, annemin deyimiyle “onunla birlikte pişerim”. Övünmek gibi olmasın sonuçlar da genellikle iddialı çıkar...Ama, yapabilecek olmama rağmen kafadan yapmıyorum, mutlaka rakipsiz bulduğum ve her tarifini beğendiğim kitaplardan faydalanıyorum.Aşure ve helvalar için Engin Akın, Mikis Lambraki’nin Türk-Yunan Mutfağı, reçeller için ise ünlü bir Ayvalıklı gurme olan Erkan Acurol’un “Ayvalık Mutfağı” kitabından...Bunlara göre yaptığınızda en iyi sonucu almanız pek de zor değil (ama dikkat, özen gerekiyor doğrusu. Bir de sevgi. Severek yapacaksınız, keyifle...)Övünmek gibi olmasın , yaz başından başlayarak pişirdiğim ve dostlarımla da paylaştığım çilek, şeftali ve vişne reçelleri kavanozlarla buzdolabında duruyor ve kahvaltılarda tadına doyum olmuyor. Hele de sevgili dostlarım Dursun-Turgut Haseki çiftinin Adana’dan gönderdiği, Toros Dağları’nın tereyağı ile yenirse...Bu kitaplardan alıp yemek ve tatlılarını bir deneyin, bana teşekkür edeceksiniz. (Firmalar kusura bakmasınlar ama ben onları kullanmaya başladıktan sonra marketlerde satılan ve içine jöle konan hazır reçellere elimi süremiyorum.)