Tabii biz ABD olmadığımız için başımıza ne gelirse gelsin “uluslararası kamuoyunu ikna etmek”, “önce diplomasiyle çözüm aramak” zorunda kalıyoruz.
O ise benzer bir durumda kimseyi dinlemeden istediği adımı atıyor.
Dün yine Şırnak’ta PKK çatışmasında 4 askerimiz şehit oldu, 2 askerimiz yaralandı. Bu arada “Tek bir kedi bile vermem” diyen Talabani ağız değiştirerek “Türkiye’ye yapılan eylem Irak’a yapılmış sayılır” diyor.
Yani operasyon korkusu tepelerine binene kadar biz saldırılara uğrayacağız, PKK o topraklarda beslenip büyüyecek ve son dakikada değişen söylemlerle durup bekleyeceğiz.
Kış geçene kadar belki... Sonra tekrar başlarlar, biz de başa döner, aynı tartışmaları haftalarca sürdürürüz.
ABD’nin Irak ve Afganistan politikalarıyla ilgili bir film yapılmış. Geçenlerde Time’da çıkan röportajla ilgili yazmıştım, sonra filmi gördüm.
Amerika’nın savaş politikalarını kendi sineması o kadar çok eleştiriyor ki size söyleyecek söz kalmıyor. Robert Redford, Meryl Streep ve Tom Cruise’un oynadığı “Aslanı Kuzulara” isimli filmde Bush’un sağ kolu olan bir senatörün söylediği bazı cümleler şöyle:
“Saldırıya diplomasiyle cevap verilmez”...
“Uygarlıklar şiddet olmadan korunmuyor”...
“Nerede yanlış yaptık: Kötü istihbarat ve kötü reklamda”...
“Basın da siyasetçi kadar sorumluydu. Ne zaman rüzgar gülüne döndünüz?”
“Koskoca ABD Taliban gibi yamalı bohça çetelerle tehdit edildi.”
“Bedeli ne olursa olsun kazanmak zorundayız”...
“Gazeteciler, aslında gerçeği görebilecekleri yeterli ipucu varken bunu yapmadılar, sadece istenen yöne yuvarlandılar”...
“Sorunları iki katına çıkarmanın yolu onlara sırt çevirmektir”...
İşte böyle... Türkiye’yle benzerlik müthiş değil mi?
En önemli iki soru!
Ertuğrul Özkök dünkü yazısında TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın sorduğu bir soruya atıfta bulunarak “200 kişi bir anda sınırdan girdiyse termal kameralar işe yaramadı mı? Üç saat ateş olduğu halde neden yardım gelmedi? 8 askerin tahkikatı yanında komuta hademesinin sorumluluğu da incelenmeli” diyordu.
Gerçekten de, bugüne kadar “ordumuzu suçlamamaya çalışarak” dikkatle sorduğumuz soruların 8 askerle ilgili şüphe ortaya çıktıktan sonra açıkça sorulma zamanı geldi...
21 Ekim’de, PKK’nın Dağlıca saldırısından birkaç saat sonra yaptığım televizyon programında bu soruların neredeyse hepsini sordum. Ordunun elinde termal kameraların bulunduğunu, o halde neden kullanılmadığını, 200’den fazla teröristin -hava şartları kötü olsa bile- 21. yüzyıl teknolojisiyle karakola kadar sokulamaması gerektiğini irdeledim. Bir askerî strateji hatası olup olmadığını Her Açıdan’ın emekli general veya terör uzmanı konuklarına sordum.
O günden itibaren her programda ve birçok yazımda aynı soruları tekrarladım.
Ve nihayet 26.10.2007 tarihli “İşte termal kamera” başlıklı yazımda termal kamera kullanılarak Şemdinli’deki son “80-100 PKK’lı saldırısı”nın önlendiğini, kayıplar vererek kaçtıklarını yazdım ve “O zaman öncekiler neden önlenemedi” sorusunu sordum.
Geçen Pazar günü hâlâ programda aynı konuyu sürdürdük ve Peres’in söz ettiği “biyonik arı” veya kalem şeklinde silah ve vericileri, termal kamera, uydu ve predatörlerin istihbaratını tartıştık. Sınırlara neden “sensor” yerleştirilmediğini konuştuk.
Bir ara “ülkeyi yönetenlerin, devletin paralarını lüks harcamalarla israf edeceklerine bugüne kadar insansız uçak dahil son teknolojiyi neden almadıklarını” sorduğumu da hatırlıyorum.
Şimdi “İsrail Türkiye’ye uzaktan plaka okuyan uydu satıyor” haberini okuyoruz.
Yukardaki soruları orduya soralım, herkes sorsun da eski TBMM Başkanı Arınç da bu soruyu cevaplasın; “Boş konularla senelerce Türkiye’yi oyalarken, yüzlerce lüks makam aracı, çifter çifter özel uçak alırken şehit vermemizi önleyecek teknolojileri almayı neden düşünmediler?”...
Onlara da bunun hesabı sorulmalı değil mi?
Burası Türkiye olmasa cevaplamak zorunda kalırlardı!
Bu arada... Şanlıurfa’da yaşayan ve bacaklarını mayına basarak kaybedenler devletin bu arazileri kendilerine vermesini istiyorlarmış.
Ne isteseler azdır, zamanında gerekli adımları atmayıp bu acıları yaşatan devlet zararlarını böylece hafifletebilir belki!

