Halka gitmek iktidarları “sorumluluk”tan kurtarır. Ama...

Haberin Devamı

Bu konuya dün başlamış ve yazıyı şöyle bitirmiştim:

Her başınızı ağrıtacak konuyu “sahibi karar verecek” diye referanduma götürseniz ve bunun doğru olduğuna halkı elinizdeki tüm imkânlarla inandırırsanız (ki adı hukuk dilinde referandum değil plebisit oluyormuş) bu da Türkiye’yi ya çoğunluk veya -onun istediğine programlanan halk oylamalarıyla- tek adam, tek parti diktatörlüğüne götürür mü, götürmez mi önce bunun esaslı şekilde tartışılması gerekiyor.

Oysa Başbakan’ın “kararı ben veririm” tavrına bakarsanız bu hiç mümkün değil.

***

Hukukçu olmasanız da demokrasi hakkında yeterli bilginiz varsa buraya kadar yazdıklarımı yazabilmek, elinde çok sayıda kendisine destek veren TV kanalı ve gazete bulunan bir partinin/başbakanın (seçimde de etkisi kanıtlandığı üzere) referandumlarda istediği sonucun çıkması için topluma gereken propagandayı fazlasıyla yapma imkânı olduğunu düşünebilmek mümkündür.

Daha detaylı bilgi için doktora tezini referandum üzerine vermiş olan (ve bu köşeye de zaman zaman konuk olan) Anayasa Hukukçusu Prof. Süheyl Batum’un konuyla ilgili görüşünü aldım.

Prof. Batum “Eskiden, 50 yıl önce birçok ülkede belli uzmanlara hazırlatılıyordu ama artık bu süreç değişti. Şu anda dünyada mevcut 200’den fazla anayasanın yaklaşık yarısı son 25-30 yılda yapıldı. Yapılış yöntemlerine baktığınızda tamamen farklı. Çünkü salt referanduma sunmanın meşruiyet kazandırmadığı anlaşıldı” diyerek anayasa konusuyla söze başladı.

HANGİ KONULAR REFERANDUMA GİTMEZ?

Sadece referanduma sunmanın neden meşruiyete yetmediğini ise şöyle açıkladı:

“Başbakan birçok noktada ciddi şekilde yanılgıya düşüyor. Demokrasi bir uzlaşı rejimidir, tüm kararları ‘çoğunluk istiyor’ diye alamazsınız. Örneğin Güney Afrika veya İspanya’da demokrasi bizden farklı değildi ama G. Afrika’da anayasayı bir kurucu meclis hazırladı. Kendisine sivil toplum kuruluşları, bütün partiler, toplumun diğer tüm katmanlarından gelen 2 milyon önergeyi dikkate alarak...

Başbakan Erdoğan ‘Hep böyle yapılır’ diyerek ABD’yi örnek gösteriyor. Amerika anayasası 220 yıl önce yapıldı, bugün aynı yöntem kullanılamayacağı için son 20-30 yılda (Ruanda dahil) birçok ülke farklı yöntem kullandı.

Konu ‘referanduma karşı olmak’ değildir. Ben referandumu 20 yıl önce de savunmuştum. Ama çok önemli şartları vardır. Örneğin; gizli, saklı 3-5 kişiye hazırlattığınız anayasayı referandumla meşrulaştırmanız mümkün değildir.”

Süheyl Batum sözlerine referandum için kesinkes gerekli şartlarla devam etti:

1) Her konu referanduma sunulmaz. Mesela ‘işçilerin grev hakkını kaldıralım’ deseniz, halk da yüzde 60’la ‘evet’ dese, bu meşru mudur? Düşünce özgürlüğünü referandum ile kısıtlayabilir misiniz?

Kadınları engelli ve çocuklarla birlikte ‘korunmaya muhtaç vatandaş’ olarak almayı halk oyuna sunsanız, eğitimli, bilinçli kadınlar ‘korunmanın değil, eşitliğin önemli olduğunu bilse bile’ yeterli çoğunluğu ikna etmeniz çok mu zordur?

İşte bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin kazanılması, cumhuriyetin temel ilkeleri gibi konular referanduma götürülemez.

‘AB’ye girelim mi’, ‘Partilere para yardımı yapılsın mı’ gibi kararlarda, bir yol ayrımında halk oyuna başvurulabilir.

2) Referandumun yapılış koşulları ve amaçları önemlidir. Mutlaka demokratik, eşit şartlarda/eşit propaganda yöntemleriyle yapılmalı ve yargı denetimi olmalıdır.

Referandumlar, güçlü iktidarların lehine kullanılabilir. Napolyon döneminden başlayarak Fransa’da örneği çok görülmüştür. Napolyon’un referandum yoluyla kendini ömür boyu imparator ve diktatör yapmasından sonra devlet başkanları sık sık bu yönteme başvurdular.

Bizde de örneğin 1988’de Özal’ın yaptığı referandumda üzerinde ‘Hayır’ yazılı pazar poşetleri dağıtılıyordu.

Kısacası; iktidarların elindeki güçle ‘halk karar veriyor’ görüntüsü altında bir parti veya liderin kayıtsız şartsız desteklenmesi sağlanabilir. Bunun adı da referandum değil, demokrasi açısından çok tehlikeli olan ‘plebisit’tir.”

Hukuki bilgiler böyle... Şimdi yeniden düşünelim mi?

*****

AKP kadınları kotaya karşı

Dün AKP Milletvekili Nursuna Memecan’ın “siyasette kadın kotasının zararları” ile ilgili konuşmasını irdelemeye başlamıştık, devam ediyoruz.

Memecan “Kota ile kendimizi sınırlayacağımıza kadınlar daha çok gayret ve istek göstersin” diyerek doktor ve mühendisleri örnek vermişti:

O mesleklerde doktorları, mühendisleri “işveren” tek başına seçmiyor. İşte alınacakların listesini (liderler gibi) tek başına hazırlamıyor. Onun için kadınlar yetenekleri, bilgileri, eğitimleriyle bu alanlarda erkeklerle, eşit olmasa da “hiç değilse kıyaslanabilecek” şartlardalar, onun için başarıları görülebiliyor.

Nursuna Memecan “Bakanlar Kurulu” tablosuna şöyle bir bakmalı.

Söz ettiği “Kadına kıymet veren Ak Parti’nin, bu partideki yetenekli, çalışkan kadın yapısının” elinden gelen bu mudur?

Bakanlar Kurulu’ndaki tablo onu mutlu ediyor, yeterli geliyor mu?

“Kadın Kolları” örneği de kötü örnek... Kadınlar bugüne kadar hep partiler tarafından Kadın Kolları ile susturulup oyalandılar. Örnek Meclis’tir! Belediyelerdir.

“Kadınların istekli olması” apayrı bir konu.

Bu ülkede ne yetenekli, çalışkan sivil toplum kuruluşu başkanları, üyeleri, hukukçular, siyasetçiler var istekli olan... Ama bu, liderlerin onları istemesine yetmiyor.

Türkiye’de kadın hareketinin önde gelen isimlerinden TKB Başkanı Sema Kendirci ile ünlü avukat Canan Arın, KADER’den Benal Yazgan bu isimlerden sadece üçü. Adaylıklarını koydular ve baş köşeye oturtulmaları gerekirdi.

Ne oldu?

AKP’nin kadın milletvekilleri Nursuna Memecan’dan sonra “kotanın gereksizliğini” dile getirmeyi sürdürüyorlar.

Benim onlara önerim “kuru fasulyenin faydalarını, zararlarını” anlatmaktan vazgeçip önce kota, sonra da Seçim ve Partiler yasalarının değiştirilmesi için çalışsınlar, lâfla peynir gemisi yürümüyor!

*****

Şehitlerimiz ve şehit ailelerine yemek!

Yine Şırnak’ta 13 genç askerimizi şehit verdik. Hem de niye öldüklerini, bu arkadan vuran, çarpışmaya cesareti olmayan acımasız katliam örgütünün “ne istediğini” bile anlayamadan kaybolup gittiler.

Onlar giderken terörist başı İmralı’da özgürce mesajlarını yollamayı sürdürüyor.

Türk halkı “Irak’la anlaştık, terör şöyle olacak, böyle olacak” hikâyeleriyle, her şehit grubunun arkasından “Kanları yerde kalmayacak” masallarıyla uyutulup duruyor.

Sonra yine eski tas, eski hamam. Halkın nabzına göre şerbet konuşmalar, dön dolaş yine türbana gel açıklamalar, anayasa/referandum diye aylarca yöntem üzerine zaman kaybetmeler ve askerlerimize çelik yelek alacak, yangınlar için uçak alacak parası olmadığı söylenen devletin paralarını gereksiz işlere harcamalar...

Ve daha sonra, şehit ailelerine, babasız çocuklara, evlatsız kalmış babalara, analara arka arkaya iftar yemekleri...

Eğer çözüm ciddi şekilde aranıp bulunsaydı şehit ailelerine iftar yemeği vermeleri de gerekmeyecekti.

(Bu arada, onlarca şehit haberi gelirken TV’lerde eğlence, göbek havası son hızıyla devam ediyor. Helal olsun doğrusu!)

DİĞER YENİ YAZILAR