Sıra geldi üniversitede türban yasağına!

12 Eylül 2007

Ahmet Hakan dünkü yazısına “Sağım solum türban” başlığını seçmişti ki çok doğru bir seçimdi... Ülkede onca mesele, sorun var ama hiçbiri türban kadar gündemi meşgul etmiyor.Emine Hanım’ın türbanı, Hayrünnisa Hanım’ın türbanı, Arap kadını benzeri kılıklarla Hayrünnisa Hanım’a çaya giden milletvekili eşleri, Cumhurbaşkanı resepsiyonuna giden kadın örgütü temsilcilerinin işi “kadına karşı şiddet”e vardıran konuşmaları...Ve tabii bütün bunların Avrupa’ya yansıması... Aynen beklendiği gibi türbanın Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne de çıkmasından sonra sıranın üniversite ve devlet dairelerine geleceğini gören Avrupa yavaş yavaş sesini çıkarmaya başladı.Seçim öncesi ve sonrasında “İslâmcı bir iktidarı” tüm gücüyle destekleyenler nedense ağız değiştirmekteler. Gerçi Olli Rehn hemen seçimden sonra “Teokratik rejime sahip ülkeler AB’ye giremez” şeklinde bir açıklamaya gerek duymuştu ama Fransa Eski Başbakanı Michel Rocard’ın özellikle “türban-AB ilişkisi” içeren ve direk Başbakan Erdoğan’a yönelik konuşması çok daha net ve vurucu.TÜRBANLILAR ARTIYOR!Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin en büyük savunucularından olduğu belirtilen Michel Rocard: “Erdoğan beni sever, saygı duyar. O yüzden beni dinlesin. Türban yasağının üniversitelerde kaldırılması çok büyük bir değişikliktir. Türbana geçit verirseniz Avrupa kamuoyunda Türkiye’ye karşı düşmanlık artar. Türkiye’de 50-60 yıl boyunca sorun yaratmayan laiklik anlayışı şimdi sorun yaratmaya başlıyor. Türban takan kadınların sayısı artıyor” demiş.Daha sonra da “Türkiye’dekinin tersine Fransa’da yasak giderek sertleşecek. Laiklik bizim bir arada yaşamamızın temelidir” diyerek benim dünkü yazımda hatırlattığım Ürdün Kraliçesi’ni örnek göstermiş (tesadüfe bakın ki Tarhan Erdem’le Michel Rocard aynı günlerde Türkiye’de türbanın arttığını vurguluyorlar).Tabii bu sözlerden Michel Rocard’ın türbana veya türban takanlara kişisel bir düşmanlığının olduğu sonucu çıkarılamaz. Aynen Tarhan Erdem’in “Üniversitede türbanı serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz” sözünün arkasında türban düşmanlığı olduğunun düşünülemeyeceği gibi...ABDULLAH GÜL NE KADAR DİNDAR?Tarhan Erdem de Şerif Mardin gibi radikal akımların, “mahalle baskısı” denilen yakın çevre baskısının sonunda AKP iktidarının da kontrolünden çıkacağına, daha radikal birilerinin onları da beğenmeyeceğine inanıyor.Mehmet Şevket Eygi’nin Abdullah Gül’ü bile ancak bugünün ölçülerine göre dindar bulması, klâsik dindarlık ölçüsüne göre bugünün Müslümanlarının doğru dürüst not alamayacağını, bir Müslüman’ın eşinin davetlere katılmaması gerektiğini söylemesi de Tarhan Erdem ve Şerif Mardin’in sözlerini doğruluyor.Eğer birileri kendinde kişilerin dinini, inancını ölçmeye yetki görürse, Allah’a ait bir işi kendinin sanırsa, başka birileri de onlarınkini sorgulama yetkisi bulur.Ahmet Hakan’ın yazı başlığı doğru bir seçimdi ama “Üniversitede türban serbest bırakılırsa başı açık kimse kalmaz” sözüyle “İran’da türban zorunluluğu kalkarsa herkes başını açar”ın eş anlama geldiğini düşünmesi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.Şule Yüksel Şenler’in kapı kapı dolaşarak genç kızları, kadınları tesettüre nasıl ikna ettiğini kendisi yazmıştı.Emine Erdoğan’ın, Hayrünnisa Gül’ün nasıl örtündüğünü de biliyoruz. Benzer bir baskı başörtüsünün çıkarılması için yapılıyor mu?Devlet alanları dışında herhangi bir zorunluluk var mı?Michel Rocard da aynen Tarhan Erdem gibi üniversitede türbanın serbest bırakılmasının kısa sürede Türk toplumunun yaşam biçimini de etkileyeceğine ve İran görüntüsünde bir ülkenin AB’de tepki toplayacağına inanıyor ve Erdoğan’ı uyarıyor.Ahmet Hakan ve onun gibi düşünenlerin bir imam hatip lisesinin önüne çıkış saatinde gitmeleri ve kız öğrencilere giydirilen Arap modeli kıyafetleri görmeleri iyi olur sanıyorum.Malezya örneği çok da uzakta değil.*****Andrew Duff öyle dememiş! Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz üyesi Andrew Duff’ın “Atatürk’ün bütün resimlerini duvardan indirmeden Türkiye demokrasiye geçemez” sözlerini kısa süre önce yazmıştım hatırlayacaksınız.Kendilerinin sembolik kraliyetlerine ait fotoğrafları her köşeye asmalarına rağmen bizim kurtarıcımızın fotoğraflarına ne hakla lâf ettiklerini sormuştum.AB Genel Sekreterliği Siyasi İşler Şube Müdürü Cem Kahyaoğlu arayarak Andrew Duff’ı iyi tanıdığını, onun gerçek bir Türk dostu olduğunu (böyle İngilizler var hakikaten) ve söyledikleri yanlış yansıtıldığı için üzüntüden mide spazmı geçirdiğini anlattı.Bu yanlışlıkta konuşma esnasında davetli olan basının deneyimsiz gazetecilerden oluşmasının etkisi olabileceğini vurguladı.Andrew Duff aslında “Atatürk’e saygının onun çizdiği yolda yürümek, hedeflerini gerçekleştirmek olduğunu, bunlardan sapılırsa duvarlara resmini asmanın bir anlamı kalmayacağını” söylemiş.Ne diyelim, o zaman mesele yok. Biz sözlerimizi geri alırız, onun da üzülmesine gerek kalmaz. Son zamanlarda AB ve basınları tarafından taciz edilmekten biz de bıktık, alınganlığımızı normalkarşılamalılar.

Devamını Oku

Bu kadınlar Müslüman değil mi?

11 Eylül 2007

Fas’ta, Cezayir’de, Malezya’da, Endonezya’da, Pakistan’da, Suudi Arabistan’da, İran’da tartışılamayabilir. Konuşulamayabilir... Hele kadınların tartışma hakkı hiç olmayabilir.Ama burası Türkiye. 84 yıldır kimseye açıkça dini baskının yapılamadığı, herkesin dinini inancını özgürce yaşadığı ve her şeyi tartışıp konuştuğu özgür, çağdaş, demokrat ve diğer İslâm ülkelerinin de bu nedenle hayranlık duyduğu bir Müslüman çoğunluklu ülke... O zaman biz, özellikle de kadınlar başörtüsünün kadını daha çok/daha az, daha iyi/daha kötü Müslüman yapıp yapmadığını tartışabiliriz.Biz tartışmalıyız, çünkü başörtüsü takarak özgürleştiğine, iyi Müslüman olduğuna olmadığına inanılan, baskıyla karşılaşan, üzerinden siyaset yapılan, mağdur olan hep bizim aramızdan çıkıyor.Geçen gün VATAN’da sürmanşet verilmişti; “Dünyanın 13. en zengini olan Suudi Prens’in 4. eşi Prenses Amira güzelliği ve zarafetiyle Prenses Rania’ya benzetiliyor” diyordu.Şeriat kurallarının en sıkı şekilde uygulandığı Suudi Arabistan’ın Prensesi Amira’nın da başı, Hz. Peygamber’in soyundan gelen Ürdün Kralı’nın eşi Rania’nınki gibi açıktı. Saçları yine onun saçları gibi güzelce fönlenmiş, sarılmıştı. Hafif makyajı ve şık tayyörü de yine Rania’ya benziyordu.İki yıl kadar önce bir başka Suudi prensesin yaşamını anlatan bir kitaptan köşemde söz etmiş, prenseslerin diğer ülkelere yolculuk ederken çarşafı uçakta çıkarıp modern kıyafetler giydiklerini kitaptan alıntılarla yazmıştım. Şimdi tam hatırlamıyorum ama sanıyorum kitabın adı “Princess” idi ve Prenses’in yakın bir İngiliz arkadaşı tarafından yazılmıştı.Daha sonra Suudi Arabistan’ın Ankara konsolosu bir kadının Türkiye’de başını açıp, kendi ülkesine gittiği zaman kapattığını onunla yapılmış bir röportajda okudum, fotoğraflarını gördüm.İranlı kadın turistlerin Türkiye’ye geldikleri zaman çarşaflarını çıkardıklarını ve hatta mayo giyerek denize girdiklerini mayolu fotoğraflarıyla yine basından izledim.İngiltere’ye gittiğimde Arap kadınların çoğunun en az İngiliz kadınlar kadar modern giyindiğini gördüm.Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş başörtüsünün asıl nedeninin erkek tacizinden korunmak olduğunu, medeni ülkelerde (Avrupa’da örneğin) şart olmadığını, olmazsa olmaz bir emir olmadığını söylüyor. Onun gibi düşünen çok sayıda din uzmanı var.Şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ve yine eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz’ın da kızlarına başları açık okuyabileceklerini söylediğini biliyoruz.Nitekim Bardakoğlu’nun kızları eğitimlerini böyle tamamlamışlar.Bütün bu örneklere bakarak düşünmeye başlayalım; Kur’an’da saçını örtmek konusunda kesin emir olduğuna inanan ve en azından okumak için veya devlette görev nedeniyle başını açan bir kadının Müslümanlığına zarar gelir mi?Gelirse yukardaki örneklerde okuduğumuz kadınlar şimdi daha az Müslüman mı olmuşlardır?.. Biraz düşünelim, devam edeceğim.*****Doktorunuza sormayın, okuyun! Böyle bir kitap olamaz... Kilolarınızın sağlığınız için ne anlama geldiğinden kalp ve damar hastalıklarına hangi ihmallerin neden olduğuna, az yemenize rağmen kilo verememenizin nedenlerinden bunun çözümüne, uykusuzlukla kalp ilişkisinden şeker ve tansiyon kontrolüne, kalp krizi belirtilerinden ne yapmanız gerektiğine, kolesterolden iktidarsızlığa kadar ne ararsanız her şey var.“Kalbim” isimli bu kitabın yazarı Dr. Özgen Doğan’ı Türkiye’ye geldiği zamanlarda sık sık konuk olduğu TV programlarından tanıyoruz.Columbia Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Dr. Özgen Doğan aynı zamanda NewYork Presbiterian ve Long Island College Hastanelerinin en başarılı kardiyologlarından biri... Dünyaca ünlü kalp cerrahımız Prof. Dr. Mehmet Öz’le de uzun süredir aynı ekipte çalışan Dr. Özgen Doğan yılların uluslararası deneyimini Kalbim (Doktoruma bir sorum var) isimli kitapta toplamış... Bence Türkiye’nin Mehmet Öz kadar gurur duyulacak bir doktoru olarak kendi ülkesine, toplumuna güzel bir armağan vermiş.Kitabı okurken tesadüfen bir yakınımın hayatının kurtarılmasında nasıl rol oynadığımı hatırladım. Bir sabah telefonda “gece omzuna ve göğsüne ağrı girdiğini, sabaha kadar uyuyamadığını” söylemişti.“Hemen doktora gidiyorsun, şu anda” dedim ve onu Dr. Bingür Sönmez’le Dr. Deniz Şener’e gönderdim. Bir saat sonra anjiyoya aldılar ve tamamen tıkanmış olan kalp damarlarını açtılar. Büyük bir tehlikenin eşiğinden dönmüştü.Hiç şüphe yok elinin altında “Kalbim” kitabı olsaydı onu benim doktora göndermeme gerek kalmayacak, bunu o anda kendisi anlayarak doktora koşacaktı.Siz okurlarımı da “ailem gibi” sevdiğim için mutlaka öğrenmenizi istedim. Soru-cevap şeklinde yazılmış olan Kalbim’i alın, bana teşekkür edeceksiniz.

Devamını Oku

AKP bu aileye de yardım etsin!

9 Eylül 2007

Bilenler, görenler anlata anlata bitiremiyor. AKP o kadar etkili bir organizasyon kurmuş ki her mahalleden kadınlar partiye kaydolup bir de tesettüre girince mutlaka iş bulabiliyormuş.Kalifiye olmayanlar ise mahallelerde ihtiyaç içindeki ailelere yardım edilmesi için ön ayak oluyor veya kapı kapı dolaşarak ya parti reklâmı yapıyor veya istenen kitapları satıyorlarmış.Meselâ tanıdık doktorlardan duyuyorum, gelen tesettürlü hastalarının anlattığına göre bazı belediyeler tarafından hamile kadınlara daha 6. ayda bir çeyrek altın ile bir zıbın gönderiliyormuş.Belediyeler gönderiyorsa bütün ilçe sakinlerine ait olan para parti yararına mı kullanılıyor, yoksa parti bu kadar ülke çapında bir faaliyeti karşılayacak kadar zengin mi bunları bilmiyorum.Sonuçta fakir halk kazancını bilir, kaynağını sorgulamak ise aklına bile gelmez.Her neyse, ben bugün gerçekten zor durumdaki bir aileye yapılması gereken yardımdan söz etmek ve bunu sağlamaya çalışmak istiyorum.Balıkesir’den 1965 doğumlu bir aile babası 2 yıl önce geçirdiği trafik kazasından sonra belden aşağısı yüzde 69 oranında felç, yürüyemez vaziyette kalakalmış.Bırakın çalışmayı felçli bir hastanın bakımı ve ilaç paraları bile bir servet tutuyor. Kendisi çalışamadığı için liseye giden 2 kız çocuğu okuldan sonra mahalledeki trikotaj dokuma atölyesinde çalışmaya başlamışlar. Böylece ev kirası, su ve elektrik parası karşılanabiliyormuş.Ama Valilik ve M.E. Müdürlüğü 01.01.2007 tarihinden itibaren öğrencilerin çalışmasını yasaklayınca çocuklar da işten çıkmak zorunda kalmış.Şu anda 8 aydır ev kirası, su ve elektrik paraları ödenmediği için evin tahliye edilmesi isteniyormuş.Düşünün istenen para toplam 1300 YTL, bu ülkede ne haksız kazançlar, ne israflar var ve düşününce insanın yüreği sızlıyor.Emekli sandığı Kasım ayının sonundan itibaren sakat ve malûl aylığı bağlanacağını bildirmiş ama hiçbir geliri olmayan bir ailenin geçimini, çocukların eğitimini sağlamaya yeteceğini hiç sanmıyorum.Elimde Balıkesir Valiliği’nden, Vali Yardımcısı imzasıyla yazılmış bir yardım talebi var.Engelli vatandaşın ismi, durumu, ailenin sıkıntısı anlatılarak “aylık bağlanana kadar” hayırsever kişi ve kuruluşların yardım etmesine izin verildiği bildiriliyor.Ben iki öğrencinin de söz konusu olduğunu düşünerek soyadını vermiyorum ama isim ve valiliğin bildirdiği hesap numarasını vereceğim.Aranızdan “4 kişilik bir aile olarak 1300 YTL parayı temin edememenin çaresizliği içindeyiz” diyen bu gerçek bir felakete uğramış babaya yardım etmek isteyenlerin çıkacağına eminim.İsim; Mehmet Kaya, Hesap numarası: Balçova Ziraat Bankası, 808-7230523-5001Biz birlikte daha önce bu köşede depremzede yaşlılara, zor durumdaki gençlere, ailelere yardım topladık. Size güveniyorum.Tabii AKP veya bir başka parti kendi servetinden bu aileye sürekli bir yardım sağlar ve iki gencin hayatını kurtarırsa onlara da teşekkür ederiz.İsteyenler 0542 258 24 35 numaralı telefondan aileyle iletişim kurabilirler.*****Türban bahane, kadrolaşma şahane! Cumhurbaşkanı Gül’ün verdiği resepsiyonda Uçan Süpürge Koordinatörü Halime Güner’in Hayrünnisa Gül’ün orada bulunmayışının “kadına yönelik şiddet” olduğunu söylemesi bence önemli bir haberdi.Bu konuyu daha önce çoğumuz yazdık, her ne kadar Abdullah Gül kamusal alan meselesini, ortaya çıkacak sorunları önceden bilerek, buna rağmen inatla ve ısrarla o mevkiye gelmeyi istedi ise de artık seçildikten sonra aylarca cumhurbaşkanı eşinin türbanı nedeniyle toplantılara, seyahatlere katılıp katılmaması sorun yapılamaz.Yapılırsa işte bu mesele “haksızlık”tan da çıkarılır, “şiddet”le tanımlanmaya kadar varır.Ama öte yanda, eğer Hayrünnisa Hanım kamusal alana girebiliyorsa “o zaman neden Merve Kavakçı’nın türbanıyla Meclis’e girmesine bu kadar tepki gösterildi, kız öğrenciler neden üniversiteye de türbanla gidemesinler” gibi sorular da hemen gelecektir, o ayrı konu...Dün KA-DER Başkanı Avukat Hülya Gülbahar’la telefonda bu konuları tartışırken Gülbahar “Aslında konu dönüp dolaşıp türbana kilitleniyor ve hep baskı altında kalan, üzerinden siyaset yapılan ‘kadın’ oluyor. Zaten tesettürlü kadınların büyük çoğunluğu bir yandan da eş ve aile baskısı altında... Burada asıl üzerinde durulması gereken şey türbandan çok hayatın her alanına yayılmakta olan aşırı muhafazakâr anlayış. Gözler türbandayken birçok konuda yaşanan değişim gözden kaçıyor” dedi.Benim de aklıma hemen TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ’ın verdiği kadrolaşma rakamları geldi; “1999-2002 arasında Diyanet’ten diğer kamu kuruluşlarına 19 kişi geçerken, AKP döneminde 1850 kişi geçti” demişti.Bu Diyanet’ten geçenlerin sayısı, imamların, tarikat, cemaat mensubu olanların kaçı nerelere geçti onu bilmiyoruz.Artık Hayrünnisa Hanım’la uğraşmayı bırakıp Türkiye’de sessiz sedasız nasıl bir kadrolaşma yaratılıyor, günlerdir yazılıp çizildiği gibi Milli Eğitim’e bu nasıl yansıyor konusuna eğilmek lâzım.Muhalefet yaz uykusunda mı acaba, yoksa hâlâ seçim şokunu atlatmaya mı çalışıyorlar?(Not: Antalyalı değil Antakyalıyım anne tarafından. Dün bir harf hatası olmuş özürlerimle düzeltiyorum. Her oturuşta en az üç yazı yazınca kontrol ederken bile gözden kaçabiliyor bazen... Ne yapalım; ‘hatasız kul olmaz’mış!)

Devamını Oku

Bravo Kayserispor Forum!

8 Eylül 2007

Erciyes Üniversitesi’nden bir kız öğrencinin mektubuyla ilgili yazım Çarşamba sabahı çıkmıştı. Aynı sabah önce AKP Grup Başkanvekili ve Kayseri Milletvekili Mustafa Elitaş aradı.Doğal olarak kendi şehrindeki bir üniversite ile ilgili anlatılanlara üzülmüş. Bu haberin doğru olamayacağını söyledi. Sonra okulun Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü Üstün Tuncer aradı, o da benzer bir konuşma yaptı.Aradan iki gün geçti, Cuma günü Kayseri’den bir “mail bombardımanı”na tutuldum, arkası halen kesilmiş değil... Hemen tümünde Kayseri’ye haksızlık yaptığım, böyle bir durumun asla söz konusu olamayacağı, Erciyes Üniversitesi’nde “karma bir havuz” bile olduğu tekrarlanıyor ve Kayserililerden özür dilemem isteniyordu.Tam ‘bu kampanya kimin marifeti acaba’ diye düşünürken “Kayserispor Forum” adlı internet sitesi üyelerinin mesajları döküldü önüme.“Herkes haddini bilecek”ten başlayıp “Ona haddini bildirelim, protesto edelim, kınayalım, özür dilemesini isteyelim”e varan onlarca mesaj...Aralarında “by-katliam” rumuzlu olanı bile var. Notunun bir kısmı şöyle: “Sokak aralarında üçlü sararız, önümüze gelene kafa tutarız, hiçbir şeyden korkmaz delikanlıyız, çünkü biz Kayserili çılgınlarız.” “Necati” rumuzlu olan “Tutucu olduğumuz doğru ama bu kadarı da fazla” demiş.Bazıları bu yazının “Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması” nedeniyle yazıldığına inanmış.Bazıları “Ruhat Mengi kendisine gönderilen tüm mektupları yayınlıyor mu” demiş.Güzel, böylece gelen mektupların bu site tarafından organize edildiğini öğrendik.Şimdi de ben anlatayım. Bugüne kadar köşemde sayısız okur mektubu yayımladım. Bunların hepsi de içtenliğine inandığım mektuplardı. Aynen sonuncusu gibi...Hangi şehirden geldiği hiç önemli değil, bu benim hemşehrilerimin yaşadığı Adana ve Antalya da olabilir. Önemli değil çünkü ben asla kötü niyetle, bir şehir veya üniversiteye zarar vermek amacıyla yazmam.Yazılarım ülkeme, toplumuma olumlu bir katkı sağlama amacı güder.Çarşamba günkü yazımdan sonra üniversite öğrencilerinden ve mezunlarından “anlatılanların yaşanması mümkün olaylar olduğunu, cemaat gruplarının ve milliyetçi grupların okulda faaliyet gösterdiğini ama birçok üniversitenin aynı durumda olduğunu” anlatan mektuplar da aldım. Meslek Yüksek Okulları’nda durumun daha ciddi olduğunu da söylüyorlar.Doğrusu Kayserispor Forum’da yazılanlardaki şiddet üslubuna bakınca benim moralim daha da çok bozuldu.Yine de yazımın sadece “dikkati konuya çekme, uyarı” amaçlı yazıldığnı ve Kayserililerin alınmaması gerektiğini tekrar hatırlatayım.Baskıdan ve saygısızlıktan hiç hoşlanmadığımı da... Kayseri’nin asıl bundan dolayı üzülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Devamını Oku

Kadın ayrımcılığına TÜSİAD’dan tepki!

8 Eylül 2007

Kabinede 23 erkeğe karşılık neden tek kadın olduğunu birkaç gündür yazıyorum, soruyorum. Biliyorsunuz Meclis’teki kadın oranının nihayet, 2007’de yüzde 9’a çıkmasını düğün bayram şeklinde yansıtmışlardı ve medyada da böyle yer almıştı.Oysa bu ülkedeki kadın nüfus erkeklerden fazladır ve normal olanı en az yüzde 40 oranında kadının Meclis’te bulunmasıdır. Şu anda Barolar Birliği’nin hazırladığı Anayasa taslağında da böyle bir madde bulunmaktadır.AKP en fazla koltuğa sahip parti olarak en fazla kadın milletvekilini çıkarmış ama kabineye sadece 1 kadın bakan almıştır. Bunun nedenini de aslında “kadınların siyasete, hayata katılımını destekliyor” görünen, kendini böyle tanıtan, çok demokrat olduğu iddia edilen bir parti olarak açıklamak zorundalar. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ da İskenderun’da yaptığı son konuşmada “yeni hükümetin ve programın beklentileri karşılamaktan uzak” olduğunu söylerken “Kabinede bir tek kadın bakanın bulunmasını seçim öncesi beyanlarla bağdaşmaz bulduklarını” da vurguladı.Medyanın, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın dikkatini çeken, neredeyse kadınları hiçe sayacak kadar ciddi bir cinsiyet ayrımcılığı içeren bu durumun nedenini öğrenmek hakkımızdır. Aksi takdirde ne Başbakan, ne de AKP bir daha kadın haklarına ve kadına önem verdiklerine kimseyi inandıramazlar.Hele de diğer yanda Cumhurbaşkanı Gül Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde en çok oyu (116) alan kadın aday Prof. Dr. Gaye Usluer yerine 80 oy alan bir erkek Prof.u rektör olarak seçiyorsa hiç inandıramazlar. *** Bu nasıl itiraz?Başbakan Erdoğan bu kez de “ekonomik rakamları yuvarladığını” söyleyen bir köşe yazarına (sanıyorum Tufan Türenç) kızmış ve kendisini eleştiren köşe yazarları için “Bunlar CHP’li, ondan yapıyorlar” demiş.Keşke eleştiri yazılarına da övgüler, “gözü kapalı destek” ler kadar olumlu bakabilseydi. Aslında eleştiri siyasetçi için son derece gereklidir ve dikkate alındığı takdirde kendisine kazanım olarak geri dönebilir.Ama maalesef Başbakan seçim sonrası yaptığı konuşmadaki olgunluğu orada bırakmış görüntüsü vermeyi sürdürüyor.Kendisini eleştiren köşe yazarlarını ve hatta medyayı bir genelleme ile toptan CHP’li yapması komik ötesi bir durumdur. Bu medyanın çook büyük bir kısmı seçim öncesi ve sonrasında kendisine çook büyük bir destek verdi, bunu kimse yadsıyamaz.Ayrıca, aynı konuşma içinde “CHP döneminde reel faizin yüzde 40 olduğunu” söylemesinin sürç-i lisan sonucu ortaya çıktığını da açıklamış. “DYP-DSP dönemiyle karıştırdığını” söylemiş.O zaman neden kızıyor? Ortada yüzde 9’u yüzde 40 göstermek gibi bir yanlış var ve yazar bunu açıklamış.Saklaması mı gerekirdi?Bu öfke ve düşmanca duygular Başbakan’a hiç yakışmıyor.***(Not: Erciyes Üniversitesi’nden bir öğrencinin mektubunu yayımladığım yazı için Kayseri’den çok mesaj geldi. Bu konuyu hafta sonunda inceleyeceğim.)

Devamını Oku

Medyada dayak dönemi mi?

6 Eylül 2007

Efendim bir kadın milletvekili adayına ismiyle hitabetmesi Okan Bayülgen için sorun olmuştu. Her ne kadar Bayülgen’in bunca yıldır yaptığı TV programlarında kendisinden çok yaşlı insanlara bile kullandığı daha samimi, daha senli benli üsluba bütün Türkiye alışkın ise de Özlem Türköne isimli şimdi milletvekili, o zaman aday hanım sinirlenmiş ve olay büyümüştü.Olabilir, “hanımlı, beyli” konuşmaktan ve hitabedilmekten hoşlanan birinin bunu büyütebileceği de kabul edilebilir. Ama milletvekili olmuş bir kadının eşinin ortaya çıkarak “Okan Bayülgen’i gördüğüm yerde döveceğim” demesi asla kabul edilemez.Öncelikle bir medya mensubuna büyük saygısızlık olduğu için edilemez. Nedir yani bundan böyle her eline güç geçiren kızdığı gazeteciye meydan dayağı mı çekecektir? Eline zahmet etmek istemeyen falakaya mı başvuracaktır?Sonra eşi nedeniyle şimdi sözleri daha önem kazanan -üstelik- akademisyen birinin topluma böyle bir şiddet örneği sunması kabul edilemez.Ve en sonunda da yaptığı önce kendi eşine ve tüm kadınlara saygısızlıktır. Bir kadın kendisini ilgilendiren bir konuda, bir konuşmada herhangi bir sorun varsa bunu kendisi halletmekten aciz midir ki kocası öne çıkıp dayak muhabbeti yapmaktadır?Başbakan’ın, bir yazısından dolayı bir köşe yazarından “TC vatandaşlığından ayrılmasını” istemesinden cesaret alarak mı, yoksa onun gözüne girmek için mi medyaya saldırıyor Mümtaz’er Türköne bilemeyiz.Ama Bülent Arınç’ın da köşe yazarları için benzer şekilde aşağılayıcı bir üslup kullanması, saldırgan bir tutum takınması, hepsinin bir araya gelmesi son derece tatsız, son derece rahatsız edici...Hükümetlerin (ne olursa ve kim olursa olsun) yolcu, medyanın hancı olduğunu unutmamaları gerekiyor.*****Atıl Kutoğlu’nun desteği neden kesildi? Gerçekten milletçe bu sorunun cevabını öğrenme hakkına sahibiz. Atıl Kutoğlu Türkiye’nin adını dünyaya duyuran 2-3 modacımızdan biri... Moda dünyasının dev dizaynırları arasında gurur duyulacak bir başarı kazanmış.Yıllardır New York Moda Haftası’nda modelleri sergileniyor (ki bunlar bütün dünya modacıları için çok önemli defilelerdir, kreasyonları moda kataloglarına böylece geçer) ve bu katılım için gerekli sponsorluk ödemesini de devlet yapıyor.Yalnız ona değil, bu başarıyı kazanan diğer modacılara, diğer sanatçılara da verilen bir destek bu...Ve şimdi duyuyoruz ki Kürşad Tüzmen’in başında bulunduğu kuruluş (ya da proje, her neyse) Atıl Kutoğlu’nun hakkı olan bu ödemeyi, bu yıl yapmadığı için ünlü modacı defilelerini iptal etmek zorunda kalmış.Ortada Bayan Gül’ün kıyafetleri nedeniyle çıkan haberler var ve bu olayın sebebi açıklanmadığı takdirde sorunun ondan çıktığına inanılacak.Türkiye gibi kaldırım taşlarını Çin’den, lalelerini Hollanda’dan, palmiyelerini kim bilir nerden getirten, en pahalı makam araçlarından, uçaklardan çifter çifter alınan bir ülkede, adımızı dünyaya duyuran “milli” denebilecek bir modacımıza destek çok görülüyor olamaz herhalde.Bu iptal kararının nedenini açıklamalarını bekliyoruz.*****Eşitlik bu mudur, budur! Dün VATAN’da çıkan “Anıtkabir önünde kabine” fotoğrafı çok hoştu doğrusu... 22 tane bıyıklı erkek bakan (sadece Ali Babacan bıyıksız görünüyor) arasında tek bir tane kadın bakan...Zaten o kadın bakan da kendi döneminde SHÇEK’te yaşanan dayak, taciz, tecavüz olayları, kadın örgütleriyle çekişmeler unutulmuş gibi yeniden aynı bakanlığın başına getiriliyor.Demek ki geriye kalan kadınların onun kadar da başarılı olamayacağı (yalnız Kadın Bakanlığı’nda değil, hiç birinde) düşünülmüş.Yine de siz 2007 yılında Türkiye’de kadın erkek ayırımcılığı yapıldığına sakın inanmayın. Ne de olsa bu iktidar tüm kadınların okuma ve çalışma hakkına odaklanmıştır (!) Hepsinin eşleri de özel kuruluşlarda çalışmaktadır (!) Yoksa yanıldım mı?

Devamını Oku

Düşünce özgürlüğü buraya kadar!

5 Eylül 2007

Ertuğrul Özkök’ün dünkü yazısı kadar “yerinde” bir yazı olamazdı. “Gerginlik yaratmama” dikkati gösterilecekse bu bir kesime veya sadece medyaya ait bir sorumluluk değildir, o bir yana medyadaki bu “kendine demokrat”lık durumu da gerçekten sıktı artık.Hürriyet yazarı Hadi Uluengin, kendi istediği konularda pek demokrattır örneğin ama kendisinden farklı görüşlere karşı hiç de öyle olmadığını son günlerdeki yazılarıyla iyice gösteriyor. “İyice” diyorum çünkü aslında bunu sık sık yapar. Farklı düşünenler ona göre “statüko zaptiyeleri”dir. Hem de her türlü hakareti, aşağılamayı hak eden ve onun tarafından bolca olan zaptiyeler... Çünkü demokrasiyi, cumhuriyeti, liberalizmi, değişimi vs.yi ondan iyi kimse bilemez...Verip durduğu “Batı’da cumhuriyetin dizi dizi sayısallaştırılması” örneğiyle Türkiye’de yapılabilecek değişikliğin çok farklı olabileceğini düşünmek de ona göre cehalettir.İyi ama nerede kaldı demokratlık, düşünce ve ifade özgürlüğü Hadi Bey diye sormak lâzım. Herkes istediği gibi düşünemez, tartışamazsa, iş hakarete kadar varırsa (ve üstelik hakaretler kendini herkesten aydın zanneden biri tarafından yapılırsa) bu özgürlük nasıl olabilir?Ayrıca bildiğim kadarıyla Hadi Uluengin Türkiye’de yaşamıyor. Brüksel’den ahkâm kesmek kolay çünkü Türkiye’de oluşabilecek şartlar onun için geçerli olmayacak. Burada kıyamet kopsa da onun keyfini etkilemeyecek.Buyursun yaşamını burada sürdürsün de sonra dinleyelim onu... Şu anda yazdıklarını ancak yabancı gazeteciler kadar dikkate alabiliriz.*****Açık TV Gün boyu açık oturum... Can Ataklı yönetimini yaptığı Business Chanel’da çok köklü bir değişime imza attı... Televizyon haberciliğinde bir devrim denebilecek kadar önemli bir yenilik bu.Can Ataklı sabahtan akşamın erken saatlerine kadar ekranda... Kanalın habercileri sürekli gelen haberleri masa başında ona iletiyorlar ve bu haberler anında yorumlanarak veriliyor.Programa katılan konuklar ise konuşmalarını bitirince kalkıp gidiyorlar, yerine yeni konuk geliyor.Adeta ekranda yer alan tartışma programlarının bütün güne yayılması gibi bir şey. Biz tartışma programı yapanlar için oldukça sinir bozucu ama işin gerçeği çok zor bir yayını her gün saatler boyu yapabiliyor olmalarını takdir etmekten de geri kalamıyorum.Haberler kadar, bunları verirken masada yaptıkları espriler ilgimi çekiyor. Çok rahat, çok neşeli bir ortamda en sıkıcı haberler bile rahatsız etmiyor insanı...Can Ataklı’yı TV haberciliğine getirdiği yeni nefes için kutluyorum doğrusu!*****Kadın rekoru kimde? Bu “Kadınlara Masallar”ı seçim öncesi de çok dinledik biliyorsunuz. “Hangi parti rekor sayıda kadın aday çıkardı” diye birbirleriyle yarışıyorlardı. Medya da konuyu pek cazip, pek magazinel bulduğu için üstüne atlıyordu.Seçim sonrası rekoru (en fazla koltuk sayısı onda olduğu için) AKP de kaldı doğal olarak; 30 kadın milletvekili...Peki 24 bakanlı kabinede kaç bıyıklı pardon kaç erkek ve kaç kadın var; 23 erkek, 1 kadın.Nasıl bir çelişkidir ki kadınların okuması ve çalışmasına, siyasette de yer almasına çok taraftar görünen, çok Batı’cı, çok modern parti hükümetinde yalnızca 1 (o da Kadın Bakanı) kadına yer verir?AKP’li kadın vekilleri örneğin bir İçişleri, Dışişleri, Ekonomi, Kültür vb. bakanlıkları için yeterince akıllı, yeterince birikimli bulmuyorlar mı acaba?Dışardan hissedilen bu, başka bir nedeni varsa söylesinler ve bu nasıl eşitliktir açıklasınlar.Tablo çok samimiyetsiz görünüyor çünkü...

Devamını Oku

Bir üniversite öğrencisi anlatıyor

5 Eylül 2007

Çok genç yaşlarından, lise döneminden başlayarak uzun yıllar İslâmcı hareketin içinde olmuş ama sonradan demokrasi ve laikliğin birlikte önemini kavramış bir gazeteci şöyle demişti:“Dinle demokrasi arasında düşmanlık ilişkisi kuran İslâmcılarımız demokrasiyi tıpkı İslâm gibi bir din sanıyordu. Dolayısıyla insanların demokrasi üzerinden yeni bir din tercihine zorlanacağını düşünüyorlardı. Halbuki demokrasi ideolojisizdir. Demokratik devlet vatandaşlarına din, inanç, mezhep empoze etmez. Demokratik devletin vatandaşları neyi seçeceklerine kendileri karar verir ve onu yaşarlar.” İdeal bir demokrasiyi, insanların kendi özgürlüklerinin sınırlarını özümseyip başkalarının özgürlüğüne de aynı saygıyı gösterdiği bir demokrasiyi tanımlıyordu bu arkadaşımız.Ama dinin siyaseten kullanıldığı, vatandaşların din üzerinden kışkırtıldığı ve kutupların yaratıldığı bir demokraside maalesef kalıplaşmış tarifler geçerliliğini yitiriyor.Bir parti dini tekeline alabiliyorsa bireyler de alabileceğini zannedebiliyor ve eyleme de geçebiliyor.Radikal İslâm’a nasıl kaydığını anlayamayan hemen hemen bütün ülkelerde bu deneyimler yaşanmıştır.BU DA PARANOYA MI?Bugün Erciyes Üniversitesi öğrencisi 21 yaşında bir genç kız okurumuzdan gelen mektubu sizinle paylaşmak istiyorum.Acaba o da bir paranoya içinde mi, biraz düşünün.“Kayseri’de okumanın verdiği güçlükle kafamı dinlemek için gelmiştim bu yaz Samsun’a... Gerçekten de artık Kayseri’de okumak çok zor, inanın buna. Belediye otobüsünde kolumuzu hafif açıkta bırakacak (kısa kollu) şeyler giyemiyoruz meselâ. Veya iktidarla ilgili konuşamıyoruz. Yoksa şehri terk etmekle karşı karşıyasınız ya da linç edilmekle.Ve en önemlisi kulağıma 3 küpe takamıyorum... Dersiniz ki bu fakülteye (öğrencinin ve bölümün ismini vermiyorum. R. M.) biraz daha iyi öğrenci gelir. Yanılıyorsunuz. Bana kendi fakültemde 3 küpe taktırmıyorlar. Rahatsız oluyorlar. Çünkü 3 küpe BABA-OĞUL-KUTSAL RUH demekmiş ve bu zihniyet dini kullanarak burada köyden gelmiş gençlerin beynini yıkıyorlar... Ben de artık baskılara dayanamayınca mecburen çıkardım küpelerden birini... Emin olun korktuğumdan veya arkadaşsız kalamama ihtimalinden değil... Sadece okuyamamaktan korktum... Baskı büyük çünkü...Ve bu zihniyettekiler yani bize kıyasla dine daha yakın olduğunu zannedenler, kendileri cuma namazına gitmeyip bu namazlara giden solcu arkadaşları namaz çıkışında öldüresiye dövüyorlar... Çoğu okulu bırakmak zorunda kaldı.” KAYSERİ’DE OKUMAK İSTEMİYOR“Artık düşünür oldum, bu ülkede okumak için bölüm seçmemeli, şehir için düşünmeli... Ben geriye kalan 3 yıl için kara kara düşünüyorum ve kafamı yiyorum. Ailem de oldukça huzursuz. Hele de Kayseri’de okumayı hiç istemiyorum, çünkü Karadenizlilere çok farklı bir gözle bakıyor çoğu. Rahatsız oluyorum.Bunun suçunu biraz da sizlere buluyorum açıkçası... Zamanında darbeler yaşayan nesil, çocuklarını o kadar korumacı yetiştirdi ki artık gençler konuşmak yerine izlemeyi tercih ediyor (...)Bugün de laikliği korumak toplumda ordunun değil biz gençlerin görevi olmalı. Göz göre göre gidiyor bize bırakılan emanet ve biz ATATÜRK’ün güvendiği gençlik ona sırtımızı dönüyoruz... Olacak iş mi bu? Ama öğrenciler bile bıktı artık. Çankaya’da türban sorunu belki sizler için önemli ama ben önce üniversitedeki sorunlara dönün istiyorum (....) Kendi fakültemde ilk zaman ‘Allahsız solcu’ ilân edildim ve çoğu kişi selâm vermedi bana. Nedeniyse derste hocanın sorusuna verdiğim “Kimsenin asılarak yaşama hakkı elinden alınamaz” cevabıydı. Korkmuyorum düşünmekten, sadece okuyamamaktan korkuyorum.” Gördüğünüz gibi yaşına göre çok olgun ve aydın bir gencin mektubu. Otobüste kısa kollu giymekten küpe takmaya, namaza giden solculara öldüresiye dayak baskısından (solculara namazı yasaklamayı ilk kez duyuyoruz), konuşmamaya ve yalnızlığa terk etmeye kadar MAHALLE BASKISI’nın her türlüsü mevcut.Üniversite ve devlet dairelerinde bu baskıların asla oluşmayacağına inananlar yalnızca Kayseri’deki üniversiteyi değil, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değişimi de bir araştırsınlar.Örnekleri anlatan ise ben değilim öğrenciler ve bazen de öğretim görevlileri... (Kendi çocuklarınızı mektupta anlatan ve anlatılan gençlerin yerine koymayı deneyin.)Ne yapsak, üç maymunları oynamaya devam mı etsek acaba?*****Andrew Duff işine baksın!Bir dönem Türkiye’nin AB Daimi Temsilcisi görevini de yapan Emekli Büyükelçi Özden Sanberk’in Milliyet’teki röportajında geçiyordu Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz üyesi Andrew Duff’ın aptalca sözleri...“Atatürk’ün bütün resimlerini duvardan indirmeden Türkiye demokrasiye geçemez” diyormuş.A ileri (!) zekâlı, ya sizin duvarlarınızdaki Kraliçe Elizabeth fotoğraflarına, her törene “Allah kraliçemizi korusun” şeklindeki marşınızla başlamanıza ne demeli?Sözüm ona “demokrasinin beşiği” denilen ülkenizde o saltanat fotoğraflarının, Kraliçe’ye saygı duruşlarının gereğini anlat bakalım bize...Bizim ki saltanat değil, bin türlü hileyle ele geçirmeye çalıştığınız kuşatılmış bir ülkeyi kurtaran, sizi denize döken, “Nasıl yendin bizi” diye sorduğunuz kahramanın fotoğrafları.Sonsuza kadar gururla asacağız duvarlarımıza...Fotoğrafla uğraşacaksanız kendi kraliçeniz, krallarınızla uğraşın başka ülkelere ukalalık etmeyin!

Devamını Oku