Sıra geldi üniversitede türban yasağına!

Haberin Devamı

Ahmet Hakan dünkü yazısına “Sağım solum türban” başlığını seçmişti ki çok doğru bir seçimdi...

Ülkede onca mesele, sorun var ama hiçbiri türban kadar gündemi meşgul etmiyor.

Emine Hanım’ın türbanı, Hayrünnisa Hanım’ın türbanı, Arap kadını benzeri kılıklarla Hayrünnisa Hanım’a çaya giden milletvekili eşleri, Cumhurbaşkanı resepsiyonuna giden kadın örgütü temsilcilerinin işi “kadına karşı şiddet”e vardıran konuşmaları...

Ve tabii bütün bunların Avrupa’ya yansıması... Aynen beklendiği gibi türbanın Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne de çıkmasından sonra sıranın üniversite ve devlet dairelerine geleceğini gören Avrupa yavaş yavaş sesini çıkarmaya başladı.

Seçim öncesi ve sonrasında “İslâmcı bir iktidarı” tüm gücüyle destekleyenler nedense ağız değiştirmekteler. Gerçi Olli Rehn hemen seçimden sonra “Teokratik rejime sahip ülkeler AB’ye giremez” şeklinde bir açıklamaya gerek duymuştu ama Fransa Eski Başbakanı Michel Rocard’ın özellikle “türban-AB ilişkisi” içeren ve direk Başbakan Erdoğan’a yönelik konuşması çok daha net ve vurucu.

TÜRBANLILAR ARTIYOR!

Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin en büyük savunucularından olduğu belirtilen Michel Rocard: “Erdoğan beni sever, saygı duyar. O yüzden beni dinlesin. Türban yasağının üniversitelerde kaldırılması çok büyük bir değişikliktir. Türbana geçit verirseniz Avrupa kamuoyunda Türkiye’ye karşı düşmanlık artar. Türkiye’de 50-60 yıl boyunca sorun yaratmayan laiklik anlayışı şimdi sorun yaratmaya başlıyor. Türban takan kadınların sayısı artıyor” demiş.

Daha sonra da “Türkiye’dekinin tersine Fransa’da yasak giderek sertleşecek. Laiklik bizim bir arada yaşamamızın temelidir” diyerek benim dünkü yazımda hatırlattığım Ürdün Kraliçesi’ni örnek göstermiş (tesadüfe bakın ki Tarhan Erdem’le Michel Rocard aynı günlerde Türkiye’de türbanın arttığını vurguluyorlar).

Tabii bu sözlerden Michel Rocard’ın türbana veya türban takanlara kişisel bir düşmanlığının olduğu sonucu çıkarılamaz. Aynen Tarhan Erdem’in “Üniversitede türbanı serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz” sözünün arkasında türban düşmanlığı olduğunun düşünülemeyeceği gibi...

ABDULLAH GÜL NE KADAR DİNDAR?

Tarhan Erdem de Şerif Mardin gibi radikal akımların, “mahalle baskısı” denilen yakın çevre baskısının sonunda AKP iktidarının da kontrolünden çıkacağına, daha radikal birilerinin onları da beğenmeyeceğine inanıyor.

Mehmet Şevket Eygi’nin Abdullah Gül’ü bile ancak bugünün ölçülerine göre dindar bulması, klâsik dindarlık ölçüsüne göre bugünün Müslümanlarının doğru dürüst not alamayacağını, bir Müslüman’ın eşinin davetlere katılmaması gerektiğini söylemesi de Tarhan Erdem ve Şerif Mardin’in sözlerini doğruluyor.

Eğer birileri kendinde kişilerin dinini, inancını ölçmeye yetki görürse, Allah’a ait bir işi kendinin sanırsa, başka birileri de onlarınkini sorgulama yetkisi bulur.

Ahmet Hakan’ın yazı başlığı doğru bir seçimdi ama “Üniversitede türban serbest bırakılırsa başı açık kimse kalmaz” sözüyle “İran’da türban zorunluluğu kalkarsa herkes başını açar”ın eş anlama geldiğini düşünmesi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Şule Yüksel Şenler’in kapı kapı dolaşarak genç kızları, kadınları tesettüre nasıl ikna ettiğini kendisi yazmıştı.

Emine Erdoğan’ın, Hayrünnisa Gül’ün nasıl örtündüğünü de biliyoruz. Benzer bir baskı başörtüsünün çıkarılması için yapılıyor mu?

Devlet alanları dışında herhangi bir zorunluluk var mı?

Michel Rocard da aynen Tarhan Erdem gibi üniversitede türbanın serbest bırakılmasının kısa sürede Türk toplumunun yaşam biçimini de etkileyeceğine ve İran görüntüsünde bir ülkenin AB’de tepki toplayacağına inanıyor ve Erdoğan’ı uyarıyor.

Ahmet Hakan ve onun gibi düşünenlerin bir imam hatip lisesinin önüne çıkış saatinde gitmeleri ve kız öğrencilere giydirilen Arap modeli kıyafetleri görmeleri iyi olur sanıyorum.

Malezya örneği çok da uzakta değil.

*****

Andrew Duff öyle dememiş!

Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz üyesi Andrew Duff’ın “Atatürk’ün bütün resimlerini duvardan indirmeden Türkiye demokrasiye geçemez” sözlerini kısa süre önce yazmıştım hatırlayacaksınız.

Kendilerinin sembolik kraliyetlerine ait fotoğrafları her köşeye asmalarına rağmen bizim kurtarıcımızın fotoğraflarına ne hakla lâf ettiklerini sormuştum.

AB Genel Sekreterliği Siyasi İşler Şube Müdürü Cem Kahyaoğlu arayarak Andrew Duff’ı iyi tanıdığını, onun gerçek bir Türk dostu olduğunu (böyle İngilizler var hakikaten) ve söyledikleri yanlış yansıtıldığı için üzüntüden mide spazmı geçirdiğini anlattı.

Bu yanlışlıkta konuşma esnasında davetli olan basının deneyimsiz gazetecilerden oluşmasının etkisi olabileceğini vurguladı.

Andrew Duff aslında “Atatürk’e saygının onun çizdiği yolda yürümek, hedeflerini gerçekleştirmek olduğunu, bunlardan sapılırsa duvarlara resmini asmanın bir anlamı kalmayacağını” söylemiş.

Ne diyelim, o zaman mesele yok. Biz sözlerimizi geri alırız, onun da üzülmesine gerek kalmaz. Son zamanlarda AB ve basınları tarafından taciz edilmekten biz de bıktık, alınganlığımızı normal
karşılamalılar.

DİĞER YENİ YAZILAR