Bir üniversite öğrencisi anlatıyor

Haberin Devamı

Çok genç yaşlarından, lise döneminden başlayarak uzun yıllar İslâmcı hareketin içinde olmuş ama sonradan demokrasi ve laikliğin birlikte önemini kavramış bir gazeteci şöyle demişti:
“Dinle demokrasi arasında düşmanlık ilişkisi kuran İslâmcılarımız demokrasiyi tıpkı İslâm gibi bir din sanıyordu. Dolayısıyla insanların demokrasi üzerinden yeni bir din tercihine zorlanacağını düşünüyorlardı. Halbuki demokrasi ideolojisizdir. Demokratik devlet vatandaşlarına din, inanç, mezhep empoze etmez. Demokratik devletin vatandaşları neyi seçeceklerine kendileri karar verir ve onu yaşarlar.”
İdeal bir demokrasiyi, insanların kendi özgürlüklerinin sınırlarını özümseyip başkalarının özgürlüğüne de aynı saygıyı gösterdiği bir demokrasiyi tanımlıyordu bu arkadaşımız.
Ama dinin siyaseten kullanıldığı, vatandaşların din üzerinden kışkırtıldığı ve kutupların yaratıldığı bir demokraside maalesef kalıplaşmış tarifler geçerliliğini yitiriyor.
Bir parti dini tekeline alabiliyorsa bireyler de alabileceğini zannedebiliyor ve eyleme de geçebiliyor.
Radikal İslâm’a nasıl kaydığını anlayamayan hemen hemen bütün ülkelerde bu deneyimler yaşanmıştır.

BU DA PARANOYA MI?
Bugün Erciyes Üniversitesi öğrencisi 21 yaşında bir genç kız okurumuzdan gelen mektubu sizinle paylaşmak istiyorum.
Acaba o da bir paranoya içinde mi, biraz düşünün.
“Kayseri’de okumanın verdiği güçlükle kafamı dinlemek için gelmiştim bu yaz Samsun’a... Gerçekten de artık Kayseri’de okumak çok zor, inanın buna. Belediye otobüsünde kolumuzu hafif açıkta bırakacak (kısa kollu) şeyler giyemiyoruz meselâ. Veya iktidarla ilgili konuşamıyoruz. Yoksa şehri terk etmekle karşı karşıyasınız ya da linç edilmekle.
Ve en önemlisi kulağıma 3 küpe takamıyorum... Dersiniz ki bu fakülteye (öğrencinin ve bölümün ismini vermiyorum. R. M.) biraz daha iyi öğrenci gelir. Yanılıyorsunuz. Bana kendi fakültemde 3 küpe taktırmıyorlar. Rahatsız oluyorlar. Çünkü 3 küpe BABA-OĞUL-KUTSAL RUH demekmiş ve bu zihniyet dini kullanarak burada köyden gelmiş gençlerin beynini yıkıyorlar... Ben de artık baskılara dayanamayınca mecburen çıkardım küpelerden birini... Emin olun korktuğumdan veya arkadaşsız kalamama ihtimalinden değil... Sadece okuyamamaktan korktum... Baskı büyük çünkü...
Ve bu zihniyettekiler yani bize kıyasla dine daha yakın olduğunu zannedenler, kendileri cuma namazına gitmeyip bu namazlara giden solcu arkadaşları namaz çıkışında öldüresiye dövüyorlar... Çoğu okulu bırakmak zorunda kaldı.”

KAYSERİ’DE OKUMAK İSTEMİYOR

“Artık düşünür oldum, bu ülkede okumak için bölüm seçmemeli, şehir için düşünmeli... Ben geriye kalan 3 yıl için kara kara düşünüyorum ve kafamı yiyorum. Ailem de oldukça huzursuz. Hele de Kayseri’de okumayı hiç istemiyorum, çünkü Karadenizlilere çok farklı bir gözle bakıyor çoğu. Rahatsız oluyorum.
Bunun suçunu biraz da sizlere buluyorum açıkçası... Zamanında darbeler yaşayan nesil, çocuklarını o kadar korumacı yetiştirdi ki artık gençler konuşmak yerine izlemeyi tercih ediyor (...)
Bugün de laikliği korumak toplumda ordunun değil biz gençlerin görevi olmalı. Göz göre göre gidiyor bize bırakılan emanet ve biz ATATÜRK’ün güvendiği gençlik ona sırtımızı dönüyoruz... Olacak iş mi bu? Ama öğrenciler bile bıktı artık. Çankaya’da türban sorunu belki sizler için önemli ama ben önce üniversitedeki sorunlara dönün istiyorum (....) Kendi fakültemde ilk zaman ‘Allahsız solcu’ ilân edildim ve çoğu kişi selâm vermedi bana. Nedeniyse derste hocanın sorusuna verdiğim “Kimsenin asılarak yaşama hakkı elinden alınamaz” cevabıydı. Korkmuyorum düşünmekten, sadece okuyamamaktan korkuyorum.”
Gördüğünüz gibi yaşına göre çok olgun ve aydın bir gencin mektubu. Otobüste kısa kollu giymekten küpe takmaya, namaza giden solculara öldüresiye dayak baskısından (solculara namazı yasaklamayı ilk kez duyuyoruz), konuşmamaya ve yalnızlığa terk etmeye kadar MAHALLE BASKISI’nın her türlüsü mevcut.
Üniversite ve devlet dairelerinde bu baskıların asla oluşmayacağına inananlar yalnızca Kayseri’deki üniversiteyi değil, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değişimi de bir araştırsınlar.
Örnekleri anlatan ise ben değilim öğrenciler ve bazen de öğretim görevlileri... (Kendi çocuklarınızı mektupta anlatan ve anlatılan gençlerin yerine koymayı deneyin.)
Ne yapsak, üç maymunları oynamaya devam mı etsek acaba?

*****


Andrew Duff işine baksın!
Bir dönem Türkiye’nin AB Daimi Temsilcisi görevini de yapan Emekli Büyükelçi Özden Sanberk’in Milliyet’teki röportajında geçiyordu Avrupa Parlamentosu’nun İngiliz üyesi Andrew Duff’ın aptalca sözleri...
“Atatürk’ün bütün resimlerini duvardan indirmeden Türkiye demokrasiye geçemez” diyormuş.
A ileri (!) zekâlı, ya sizin duvarlarınızdaki Kraliçe Elizabeth fotoğraflarına, her törene “Allah kraliçemizi korusun” şeklindeki marşınızla başlamanıza ne demeli?
Sözüm ona “demokrasinin beşiği” denilen ülkenizde o saltanat fotoğraflarının, Kraliçe’ye saygı duruşlarının gereğini anlat bakalım bize...
Bizim ki saltanat değil, bin türlü hileyle ele geçirmeye çalıştığınız kuşatılmış bir ülkeyi kurtaran, sizi denize döken, “Nasıl yendin bizi” diye sorduğunuz kahramanın fotoğrafları.
Sonsuza kadar gururla asacağız duvarlarımıza...
Fotoğrafla uğraşacaksanız kendi kraliçeniz, krallarınızla uğraşın başka ülkelere ukalalık etmeyin!

DİĞER YENİ YAZILAR