Dün Ayşe Böhürler’in sadece “Cumhurbaşkanlığı gerilim konusu yapılmamalı” dediği için, kendi deyimiyle “dinciler”den gelen tepki ve hakaretlerle ilgili yazmıştım.Yazının başlığı “Ayşe Böhürler tam üstüne bastı” idi. Zira Prof. Şerif Mardin’in söz ettiği, toplum bilimcilerin üzerinde durduğu “mahalle baskısı”nı ve rejimle ilgili endişe taşıyan gazetecilerin sık sık karşılaştığı acımasız tepkileri o camiadan biri ilk kez bu kadar açıkça yaşamış ve anlatmıştı.“O camia”da, istediklerini, onayladıklarını söylediğinde kendisine “Başörtülüleri ne güzel temsil ettin” diyen, farklı bir görüş öne sürdüğü anda ise hakaretlerle karşılayan, demokrasiden ve onun erdemlerinden bîhaber, demokrasiyi bir baskı rejimi olarak algılayan çok sayıda İslamî rejim taraftarı da vardır.Kendisinin de yazısında belirttiği gibi “Müslüman ahlâkını benimsemeden dindarlık iddiasında olanlar”la veya dini siyasi bir araç gibi kullananlarla gerçek dindarlar, saygılı; inanan insanlar arasındaki farkın bilinmesi gerekir.Oysa bunlar bugüne kadar hep siyaset uğruna birbirine karıştırılmıştır.Aynen Atatürk’e saygı, bağlılık gösteren vatandaşlara “Kemalist” diye ideolojik bir etiket yapıştırılması, sonra da bunların fanatik, halktan kopuk, halka düşman, cuntacı olduğunun iddia edilmesi, TV’lerden bu şekilde beyin yıkama yapılması gibi...Düşünebiliyor musunuz; çok tanınmış bir eski siyasetçi, yeni yazar kısa süre önce “CHP’liler, AKP’nin kazanmasında imamların da etkili olduğunu söylüyor. Nereden biliyorlar, onlar camiye gitmez ki” demişti köşesinde.Tek bir cümle ile koca bir partiyi ve onu benimseyen milyonlarca insanı Müslümanlık dışı bırakma hakkını kendinde görüyordu.Aynen bunun gibi, tüm inançların güvencesi olan laikliği de döne dolaşa tekrarladıkları “elit bir kesim”e maletme veya laikliğin kendisini “bir inanç ya da inançsızlık gibi” gösterme çabaları, yıllardır sürdürülen kasıtlı ve yanlış dindarlar/laikler ayırımı işte sonunda bizi Ayşe Böhürler’in karşılaştığı duruma getirdi.Bugün bile Nihal Bengisu Karaca sanki kendisinden tesettürünü açmasını isteyen varmış gibi “Ben onların göğüs çatalını göstermesine/göstermemesine karışıyor muyum” diyebiliyor. Peki söylesin bakalım onun türbanını (devlet alanı dışında) takmasına, tesettürüne kim itiraz etmiş?Devlet dairesinde, kamu kuruluşunda çalışmak isteyenlerin mini eteğine, göğüs çatalı göstermesine de izin verilmez. İnanmıyorsa kadın milletvekillerine “pantolon izni” verilmemesine, kadın meclis başkan vekillerinin kıyafet tartışmalarına baksın.Ayrıca bugüne kadar başı açık ve kapalı kadınların arkadaşlığında ne sorun olmuş?Toplumda tepki yaratacak asılsız provokasyonları reklâm amacıyla neden yapıyorlar?Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” dediği yakın çevre baskılarının ortaya çıkmasında Bengisu Karaca tarzı davranış ve konuşmaların, kışkırtmaların büyük etkisi vardır. Türbanlılarla türbansızlar bu yolla kolayca düşman kamplara bölündüğü gibi kadının kadına uyguladığı baskı erkeklerin, kendinde -Ayşe Böhürler’in vurguladığı- imanî sorgulama yapma hakkını görmesini kolaylaştırır.Biz ve onlar!Müslümanlar ve olmayanlar!İçimizden olanlar ve olmayanlar!“Yoksa sen de mi davayı satıyorsun”lar...Son günlerde değindiğim gibi bu “mahalle baskısı” bizim mahallede, medyada bile aldı başını gidiyor.Çok acı ama, biz ve onlar ayrı kamplarda, ayrı alanlarda yaşıyor, sırası geldiğinde birbirimize baskı yapmaktan çekinmiyor, meslektaş olduğumuzu bile unutuyoruz.“Tek sesli bir koro” özlemi giderek Türkiye’ye hakim oluyor!
AKP kurucu üyesi ve gazeteci Ayşe Böhürler bildiğiniz gibi türbanlıdır... Normal olarak bunu asla vurgulamam, demokratik ülkelerde kendi alanı içinde ve sosyal yaşamda herkes istediği gibi giyinmekte serbesttir ve bu tümüyle kişisel bir konudur. Vurgulama nedenim “sadece türbanı nedeniyle” AKP içinde ve muhafazakâr denilen çevrelerde (ki bu kadınların tesettürlü olması gereken çevreler oluyor, kafanız muhafazakâr olsa bile giyiminiz tesettür değilse sayılmıyor) Ayşe Böhürler’in makbul; sözlerine, görüşlerine itiraz edilmeyen biri olmasıdır.Ve o aynı zamanda, kendisi de dinen tesettürün şart olduğuna inandığı için doğal olarak laiklik gereği dinî simgelerin devlet alanları içinde yasak olmasına da karşı çıkmaktadır.Bununla birlikte Böhürler Yeni Şafak gazetesindeki yazısında şimdi kendisine sırf Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı konusunda yapılan ısrarın gerginlik yaratacağı düşüncesiyle “konuya başka bir bakış açısı ile baksak” dediği için en ağır hakaretlerin yapıldığını yazıyor ve “mahalle baskısı”ndan söz ediyor.MAHALLE BASKISIUluslararası üne sahip sosyal bilimci Prof. Şerif Mardin’in “Mahalle baskısı sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor bir havadır. Bu havanın İslâmi alt çevrelerde yaşadığına inanıyorum. Bu havanın gelişmesine uygun şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır” dediğinde burun kıvıranlar ve bunun örneğin Cezayir’de görüldüğü gibi kısa sürede yayılması önlenemeyen ve yaşamı, sonunda da rejimi dönüştürüveren bir baskı haline geleceğini görmek istemeyenler, konunun türbanla, çarşafla sınırlı kalmayacağını erkeklerin saçına, blucinine de yasak geleceğini anlamayanlar için (bknz. İran’da Avrupai saç kesen kuaförlere verilen cezalar) belki Ayşe Böhürler’in “şimdiden” yaşadıkları bir uyarı olabilir ve laikliğin anlamını ve özellikle nedenini hatırlatabilir. Biraz geç de olsa!ÇILDIRABİLİYOR OLMALARI ÜRKÜTÜCÜ!Böhürler, Gül’ün adaylığına yaklaşımı nedeniyle Müslüman ve dinci kesimin erkeklerinden gördüğü tepki ve haksızlık için yazısında “İnsana ‘benim burada ne işim var’ diye sordurtuyor, mahalle ahlakını sorgulatıyor” demiş.Şöyle devam ediyor:“Oysa toplantıda Gül’ün adaylığını desteklemiştim, bir de karşı çıksam kim bilir başıma neler gelirdi. Sadece koroya dahil olmadığım, cumhurbaşkanlığının gerilim konusu yapılmamasını söylediğim için bunlar oldu.Tek sesli bir koroya dahil olmak istemezseniz öncelikle kendi mahallenizden gelen tepkilere hazır olmalısınız.İşine geldiği yerde ‘Başörtülüleri ne güzel temsil ettin’ diyenlerin ‘Başka bir bakış açısı ile konuya baksak’ dediğinizde bile çıldırabiliyor olmaları insanı ürkütüyor.” Gelen tepkileri ise şöyle sıralıyor:“Niye bizim gibi düşünmüyorsun?” “Yoksa sen de mi onlar gibi oldun, davayı satıyorsun?” “Müslümanların başa geçmesini istemiyor musun?” “Bizi içimizden mi vuruyorsun?” Ve en acısı; “Sen Gül’ün niye cumhurbaşkanı olmasını istemiyorsun sürtük?”.. Hakarete bakar mısınız? Böhürler bu soruların, “sürüye boyun eğmek zorundasın” yaklaşımının imanî bir sorgulamaya bile dönüşebileceğini anlattığı yazısında bu soruların “dinciler”den geldiğini söylerken bunu da “Dinciler diyorum, çünkü Müslüman ahlâkını benimsemeden dindarlık iddiasında olanlarla da, bir kadına sadece siyasi alanda farklı fikirleri seslendirdi diye hakaret edenlerle de bir kardeşlik hukuku olamayacağını düşünüyorum” şeklinde açıklıyor.Ayşe Böhürler üzülmemeli çünkü bu baskı sadece onun “dinciler” dediği çevrede değil, bugün medyadaki kutuplaşma içinde de maalesef ağır şekilde mevcut.Farklı fikirlere tahammül kalmadığı gibi bu baskı haline dönüştü artık...Aslında tümüyle dehşet verici bir gidiş ama söz konusu baskının siyaseti de içine alacak şekilde din, inanç konusunda yapılması veya yapılabilecek olması en dehşet verici olanı...İşte biz yıllardır “laik-demokratik tek Müslüman ülkesi” olmanın ve bunu korumanın önemini anlatırken bu noktaya gelmeden önlemeyi kastediyorduk.Yarın devam ederiz.
VATAN Çarşamba günü Anayasa’da yapılacak en önemli değişikliği “Egemenliğe 3Y ayarı” başlığıyla vermişti.Bu haberde ve daha sonra çıkanlarda verilen açıklamalara göre Anayasa’nın 6. maddesinde bulunan “Türk milleti milli egemenliği yetkili organlar eliyle kullanır” cümlesindeki “yetkili organlar” değiştirilerek “yasama, yürütme, yargı eliyle” haline getiriliyor.İyi ama burada, yapılması düşünülen değişikliklerde anlaşılmayan birçok nokta var.Örneğin; yargının tümüyle bağımsız olmadığı, “Hakimler ve Savcılar Yasası” ile “yürütme”ye, yani hükümete bağlı olduğu bir düzende, yürütmenin başı durumundaki cumhurbaşkanı da yasama ve yürütme ile aynı görüşte olduğunda hiçbir denetimle karşılaşmadan alınacak kararlar, çıkarılacak yasalar milleti nasıl bir egemenliğe götürecek?Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre yargı bağımsızlığından söz edebilmek için hakim ve savcılar tayinleri ve hükümlerinin sonuçları açısından kendilerini tümüyle bağımsız görmelidirler. Oysa Türkiye’de durum böyle değil, tayinleri Adalet Bakanlığı’nın elinde.Bunun yanında, yeni Anayasa taslağına göre yargı üstünlüğünde en başta gelen organlardan biri olan Anayasa Mahkemesi üyelerinin 8’i Meclis (yani yine iktidar partisi) geri kalan 9’u Yargıtay, Danıştay, Sayıştay üyelerinden seçilecek. Hakimleri siyasi yönetim tarafından seçilmiş hiçbir mahkemenin bağımsızlığından söz edilemez. Hele Anayasa Mahkemesi üyelerini kesinlikle siyasi niteliği olmayan kurumlar seçmek zorundadır.TÜRBAN KONUSU EKSİK KALMIŞ!Demek ki öncelikle Anayasa’da yapılan bu değişiklikler tüm yetkilerin yasama ve yürütme erklerine geçmesini, milletin egemenliğini tek-elden, AKP’li Meclis ve Hükümet üyeleri eliyle kullanmasını sağlayacak.Yani “Hiçbir şey değişmedi ki, hepsi aynı kapıya çıkar” diye geçiştiriverdikleri değişiklik öyle az buz bir şey değil, sonuca hızla götürebilir. Bir de referandum patlattın mı halk eliyle götürür hem de!“Renksiz Anayasa istiyoruz, Anayasaların ideolojik angajmanlarının olmaması lazım” diye, sanki Atatürk sevgisi, saygısı, bağlılığı bir ideolojiymiş gibi, milleti bütünleştiren, dünyanın hayran olduğu ve Türkiye’nin şansı olan büyük önderini de minimuma indirip yalnızca “devletin kurucusu” yapınca işler daha da kolaylaşır. (Bir adım daha ileri gidip “sıradan bir savaşçı” deselerdi bari...)Kısa süre sonra onun koyduğu hedefler, ilkeler, bütünlük, bağlılık yavaş yavaş unutulmaya başlar. Sonra fotoğrafları, heykelleri, anma törenleri kaldırılır. Amerikalı akademisyenlerin “Türkiye Atatürk’ü gömmeye hazır” tezleri doğrulanır. Ve misyon tamamlanır!***“Vasfını yitirmiş orman arazisi” diye ormanlar satışı halledilir, sonra kuraklıktan cayır cayır yanarken Fethullah Hoca çıkar ve “Günahkârız, kuraklık ondan” der, o konu da tamam.“Kimsenin kılık kıyafeti nedeniyle öğrenim hakkı elinden alınamaz” gerekçesiyle üniversitelerde türban yasağının kaldırılması da güzel ama o zaman aynı nedenle kimsenin devlet dairelerinde çalışma, kamusal alana girme hakkı da elinden alınamaz, o neden unutulmuş?.. Yoksa onu “bir başka bahara” mı bıraktılar?Ayrıca, Anayasa’yı hazırlayanlar neden yalnız “türban” üzerinde duruyorlar? İnancı gereği kılık kıyafet olarak “çarşaf” giyenlere neden ayırımcılık yapılıyor?.. Buna hep birlikte karşı çıkmak lâzım.Ben de hepiniz gibi anlamaya çalışıyorum ama anladığım kadarıyla kimseye düşünecek zaman bırakmadan laikliğin tanımını da değiştirmekteler.Anayasa’nın 24. maddesindeki “Vatandaşların dinî inançları Anayasa’nın güvencesi altındadır ama kimse kendi bireysel dinini, inancını devletin hukuki ve sosyal yapısına taşıyamaz” tanımı; “laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür” ile değişiyor gibi görünüyor.Son 5 yıldır çok tartışılan tüm konular böylece bir çırpıda halledilecek, ne mutlu bize!
Başbakan Erdoğan’ın, her zamanki gibi tepki gördüğünde geri adım attığı sözü medyada son bir yıl içinde ortaya çıkan garip tabloyu da vurgulamış oldu. Medya kesinlikle siyasi bölünmeye uğramıştır ve demokratlığı tartışmalı durumdadır.***Çoğu, basın mensubu olduğunu unutarak takım tutar gibi açıktan açığa iktidarı destekleyen, bunu da liberal, özgürlükçü, demokrat gibi nitelikler arkasına saklanarak yapan gazeteciler Başbakan’ın demokrasi anlayışına tümüyle ters sözünü nedense fazla önemsemediler.Demokrasilerde herhangi bir liderin ama özellikle bir başbakanın herhangi bir vatandaşa ama özellikle özgür toplumun en önemli değerlerinden, araçlarından biri olan basının bir görevlisine asla söylemeyeceği “Vatandaşlıktan ayrıl” sözünün yanlışlığını vurgulayacaklarına ya es geçmeyi veya Bekir Coşkun’a saldırmayı tercih ettiler.Bugün Türk medyası hiçbir dönemde görülmemiş şekilde kutuplaşmıştır, kutuplar arasında hiçbir dönemde görülmemiş şekilde düşmanca bir tavır sergilenmektedir ve bunun nedeni de Başbakan Erdoğan’ın farklı görüşlere gösterdiği tahammülsüzlükle tamamen aynıdır.Her konuya ideolojik gözlüklerle bakmak, laik demokratik rejimin korunmasına özen, devlet kurallarına saygı gösterenleri de ya ordu yanlısı, ya din düşmanı veya bir “izm” taraftarı saymak, kendi gibi düşünmeyene husumet beslemek, saldırmak son bir yıldır Türk medyasının itiraf edilmeyen ama artık gizlenemeyen tablosu haline geldi.Bazı yazarların devletin laik-demokratik çizgisinden sapmamaya ilk günden beri özen gösteren Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’e bile “ideolojik düşünceli, otoriter, ordunun görüşlerini savunan” gibi etiketler yapıştırdığı bir ülkede aynı şeyin meslektaşlara yapılması fazla şaşırtıcı değil aslında... Ama demokrasi adına üzücü. Demek ki kendini demokrat tanımlayan, düşünce ve ifade özgürlüğü deyince attı mı mangalda kül bırakmayanlar da Başbakan gibi ifade özgürlüğünü yalnızca kendileri ve aynı görüşte olanlar için istiyorlar.Dün, kendini herkesten daha demokrat gören, AKP’yi de seçim öncesi ve sonrasında sıkı şekilde destekleyen, seçimi kazanmasından büyük mutluluk duyan bazı meslektaşlarımızın son iki günkü yazılarına baktım.Bir kısmı bu ciddi şekilde antidemokratik olayı işleyen gazete ve yazarları “seviyeyi düşürmekle” suçluyor.NAZLI HANIM BAŞBAKAN’I FENA KIZDIRACAK!Bir kısmı işi “şaka”ya vuruyor veya olayı hiç önemsemiyor gibi söz etmiyor.Biri Erdoğan’a “Sizin konumunuzdaki biri nasıl olur da ismini böyle bir yazarla eşleştirir, enerji tüketici işlere girişir” diye çıkışıyor.Asıl bomba ise Nazlı Ilıcak’tan... Ilıcak, Tayyip Erdoğan’ın Hürriyet’e bu sözle “can simidi” attığını, Bekir Coşkun ile ilgili sözün “ağzından kaçtığını” ve “Beğenmiyorsa gitsin” deyiverdiğini söyledikten sonra Bekir Coşkun’u suçlamaya girişmiş.Necdet Sezer döneminde onu istedikleri her şekilde ve çoğu kez hakarete varan ifadelerle suçlayan, eleştiren gazete ve gazetecileri unutarak “Bekir Coşkun’un ‘benim cumhurbaşkanım değil’ demeye hakkı var mı” diyor.Dahası var; Coşkun için “Onun gibiler ‘Ah gelse de bizi kurtarsa’ diye askerin gözünün içine bakar” diyor.Yani Nazlı Ilıcak, laik demokratik rejime karşı eylemleri, kişileri eleştirdiği için Bekir Coşkun’u tek cümlede darbe yanlısı yapma hakkını kendinde görüyor.Başbakan için ise; “Sanki Başbakan’ın ağzından kaçan sözün kıymet-i harbiyesi varmış gibi” demiş. Vah ki ne vah Nazlı Hanım.Eğer bir başbakanın sözlerinin kıymet-i harbiyesi yoksa neden konuşur acaba?Onun sözlerinin yoksa, kimin vardır?Dua etsin de Erdoğan bu yazıyı okumamış olsun, yoksa gelecek dönemde de adaylığı unutması gerekebilir!*****Akşama Doğru Ertuğrul Özkök Çarşamba günü Bekir Coşkun ve eşi Andree ile ilgili yazısında “Akşama Doğru” isimli bir TV programından söz etmişti.Uzun yıllar TRT’de yayınlanan ve “hangi nedenle yapıldığı” bir türlü anlaşılamaz şekilde yayından kaldırılan Akşama Doğru tüm kanallar içinde bugüne kadar yapılmış en kaliteli, en güzel sanat-kültür-eğitim programlarından biriydi ve TRT’nin de gurur duyacağı bir programdı.Birkaç gün önce, tatil için bulunduğum sitenin restoranında servis görevlisi genç bir okurumun yanıma gelerek yaptığı konuşmada tesadüfen “Akşama Doğru programı benim için bir okul gibiydi, bana öyle çok katkısı oldu ki” demesinin ardından Ertuğrul Özkök’ün aynı hafta içinde, aynı programdan söz etmesi bende de bu hatayı yazma isteği doğurdu.Beğenilen, yararlı, kaliteli programların keyfî (veya siyasi) nedenlerle birileri tarafından kesilivermesi hatasını...Bu nasıl bir televizyonculuk anlayışıdır ki iyiler yok edilir, kötüler sonsuza kadar ve bütün tepkilere rağmen sürdürülür?Bir avuç şarkıcının, mankenin çıplaklığı, ilişkileri, uydurma aşk kavgaları 24 saat, 365 gün sürer, ekranlar kadınlar hamamı partisine çevrilir ama izleyiciyi besleyen, gençleri doğru yönlendiren programlar şak diye kesilir.Kim yaptı, neden yaptı, araştıran, hesap soran, hesap veren çıkmaz. “Ben yaptım oldu”lar ülkesinde zahmete gerek yoktur.Deneyimli ve son derece özgün bir TV programcısı olan Seynan Levent’in hazırlayıp sunduğu “Akşama Doğru”nun kaybedilmesi gerçekten çok büyük bir hata...Levent, başarısının ödül yerine ceza görmesine neden suskun kaldı bilemem ama onun ve Akşama Doğru’nun birlikte devam etmesi gerektiğine kesinlikle inanıyorum.“Akıllı kanal”lara da bir hatırlatma yapmak istedim.
Temmuz seçiminden hemen sonra, aynı gece TV’lerde Başbakan Erdoğan’ın “demokrat”lığını haykıranlara, AKP’nin “en merkez” ve “en demokrat” parti olduğunu söyleyenlere fazla uzun değil, “tam 1 ay”cık sonra ne demeli bilemiyorum.Acaba onların günlerce süren “seçim sonucunu doğru tahmin edemeyen gazeteciler istifa etmeli” şeklindeki pek demokrat baskılarına karşılık “Başbakan’ın demokratlığını doğru tahmin edemeyenler hemen istifa etmeli” veya “Bu da yeterli değil TC vatandaşlığından istifa etmeli” desek olur mu?“En demokrat” Başbakan söyleyince “uysa da oluyor, uymasa da oluyor” ise bu da olur herhalde... Ama o zaman bizim demokratlığımız da iki yüzlü, riyakâr bir demokratlığa daha da doğrusu komediye dönüşür. Zira düşünce ve ifade özgürlüğü, hele hele basının bu özgürlükleri neredeyse sınırsız kullanma hakkı (uluslararası yasalara göre de böyle) demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır.Dün gazetelerin çoğu Başbakan Erdoğan’ın Hürriyet yazarı Bekir Coşkun için söylediği “Cumhurbaşkanını kabul etmiyorsa TC vatandaşlığından ayrılsın” sözlerine tepki gösteren manşetlerle çıktı. Köşe yazarlarının yazıları da hep aynı tepkiyi içeriyordu. Oysa aslında bugüne kadar Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına yapılan itirazlarla Başbakan Erdoğan’ın bu baskıcı (diğer kelimeyi kullanmak istemiyorum) anlayışı arasında büyük ilgi var. Erdoğan’ın bu sözleri Türkiye’de son yıllarda süregiden ılımlı İslâm devleti korkusu, sonuçta demokrasinin lafta kalması yani rejim endişeleri ile yakından ilgili...Bugün Başbakan’ın yüzde 46.5 oy almış olmasının verdiği cesaretle farklı düşünen vatandaşların (üstelik yazarların, aydınların) ülkeyi terk etmesi, vatandaşlıktan çıkması gerektiğini söylemesi devletin tüm kurumları, tüm gücü eline geçtiğinde farklı düşünen, farklı siyasi görüşlere veya farklı din veya inançlara sahip olanlara neler yapılabileceğinin de işaretini vermektedir.Türkiye’nin getirildiği noktada, bırakın farklı din ve inançları aynı dinden olan ama diyelim ki dinini, ibadetini kendi sınırları içinde uygulayan ve kutsalın şovunu yapmaktan kaçınan, ya da aynı dinden olmakla birlikte tesettüre inanmayan veya dinin tüm gereklerini kusursuz yerine getirmeyen vatandaşlara uygulanabilecek baskının da bir örneğidir bu...CİDDİ BİR TEHLİKE!Dikkatle düşündüğünüzde, hiç bir denetleme mekanizması kalmamış, tüm kurumları ve karar noktaları aynı görüşün (ki bu görüşün içinde “Biz Millî Görüş’çüler buradayız” diyen çok sayıda milletvekili var) eline geçmiş bir yönetimde alınacak kararlarla bir toplumun yaşam ve yönetim kuralları çok kısa sürede değişime, dönüşüme uğrayabilir.Demokrasiyi “çoğunluk ne isterse o olur” tarifiyle algılayan, demokrasinin asla “çoğunluk veya azınlık baskısı” anlamına gelmediğini, demokrasilerde yüzde 1’in hak ve özgürlüklerinin de yüzde 99’unki kadar önem taşıdığını düşünmeyen, kendi görüşü dışındakilerin de vatandaşlıktan çıkmasını isteyen bir iktidar demokrasinin kendisi için çok ciddi bir tehlikedir.Onun için... Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasındaki tek veya en önemli sorun laikliğe aykırı olarak devletin dinsel bir kimlik kazanması, bu görüntünün verilmesi nedeniyle eşinin (dinî bir simge olan) türbanı değildir.Erdoğan’ın “kardeşim” dediği, kendisiyle tamamen aynı görüşte olan, “baştan beri bu yollarda beraber yürüdüğü” birinin devletin zirvesine çıkacak olması, demokrasi ve laikliğin bu anlayışla kolayca yıpratılabilme ihtimalidir.Eğer bunda bir sorun yoksa o zaman Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına neden karşı çıkıldı, o da bir başka “bilinmez”dir .Bakmayın siz tüm dikkatlerin Hayrünnisa Hanım’ın türbanına çekilmesine... Zaman her şeyi anlatacak!
Tatillerimin giderek kısalması, kısalmak zorunda kalması iyiye alâmet midir bilmiyorum ama işte yine buradayım.Aslında şu bir haftalık tatil içinde karşılaştığım eş, dost, tanıdık, tanımadık okuyucularımızın “yokluğunuz büyük eksiklik”, “Eh, başlayın artık özledik” gibi sözleri, telefonla arayanların “Aman yoksa sizde mi yazmayacaksınız artık” benzeri endişeli soruları insanın ruhunu okşamıyor değil.Ve haydi itiraf edeyim bana da yazmadığım günler çok uzun geldi... Koca bir senede bir hafta sanki bir ay gibiydi, oysa tatili severim. Yılın nefes almadan çalıştığım günlerinde en büyük hayalim (buna ıssız ada sendromu da diyebiliriz ama nerde artık ıssız ada?) şöyle güneşin altında, deniz kenarında uzanıp gamsız gamsız, tembel tembel zaman geçirebilmektir.Ama olmuyor artık. Hem ben çalışmaya programlandığım için, hem de çevrem benim çalışmama programlandığı için ol-muyor. Ayrıca o tembelliği yakalayabilmek gazete okumamak, haber dinlememekle mümkün ki o da olmuyor.Diyelim ki bir gün okumadım, dinlemedim. Sahile indiğim anda ilk karşılaştığım kişi günün en çarpıcı haberi ile başlayarak anında tepeden tırnağa bilgilendiriyor.Onunla da kalmıyor tabii, taze yorum bekliyor “yorumcubaşı” lardan biri olarak benden... Sonra dayanamayıp gazetelere bakıyorum ki ne göreyim; ortada konu bolluğu var her zamanki gibi.Şaraplı risottonun götürdüğü (!) valiler mi istersiniz, susuzluğu günahkâr oluşumuza bağlayanlar mı, Köşk kavgasını sürdürürken eğitimden ekonomiye, barajların boşalmasına kadar en ciddi sorunları unutanlar mı, kendini övmek isterken VATAN gazetesini de harcamaya çalışan meslektaşlar mı, ne ararsanız var.“Gülerim ben ağlanacak halime” misali duyunca sinirden güldüğümüz ama aslında herbiri ayrı bir siyasi skandal niteliğindeki olaylar kesilmek bilmiyor. *****Medyaya baskı! Bunların sonuncusu Başbakan Erdoğan’ın Uğur Dündar’ın Arena programındaki konuşması. Bekir Coşkun’un 15 Ağustos’taki yazısında geçen “O benim cumhurbaşkanım olmayacak” sözü için “Bunu söyleyebilen insanın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkması gerektiğini” bildirmiş Erdoğan.Gerekçesi: “Cumhurbaşkanı kim olursa olsun herkesin cumhurbaşkanıdır. Senin değilse çık o zaman buranın vatandaşlığından”...Herhalde bu inanılması güç sözlere, kendisini gözü kapalı destekleyen “demokrat” yazarlar bile tepki verecektir.Gerçekten demokrat iseler “En demokrat parti”, “en demokrat lider” olduğunu iddia ettikleri bir parti ile genel başkanına söyleyecekleri olacaktır.Önce ifade özgürlüğünün demokrasinin en önemli şartlarından biri olduğunu...Tayyip Erdoğan’ın kendisinin başına geldiğinde (üstelik bir siyasetçi olarak ve suç olduğunu bilerek yaptığı konuşma nedeniyle) ifade özgürlüğü kısıtlaması ve demokrasiyi dilinden düşürmediği halde bu hataya nasıl düştüğünü...Hele de “ifade”nin yanında “basın özgürlüğü”nü kısıtlayıcı bir baskıyı Başbakan olarak nasıl yaptığını... Basını özgür olmayan bir toplumun da özgür olamayacağını nasıl bilmediğini...Cumhurbaşkanı Sezer için daha ilk günden başlayıp bugüne kadar benzer yazılar yazan, neredeyse hakaret niteliğinde sözler söyleyen, onu ordunun sözcüsü gibi empoze eden gazete ve yazarlara neden aynı uyarıları yapmadığını...Daha da ileri giderek Sezer’e alenen Meclis’te “CHP’nin memuru” diyen AKP milletvekillerine neden aynı uyarıları yapmadığını... Onun hangi nedenle “herkesin cumhurbaşkanı” sayılmadını... Gül’ün hangi nedenle sayıldığını...Bırakın bugünkü cumhurbaşkanlarını, bu ülkenin, bu devletin kurucusu Atatürk’e bile dil uzatanların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkmasını neden istemediğini...Demokrasilerde bir başbakanın veya herhangi birinin bu tarz bir konuşmasına yer olmadığını söyleyecek ve bu soruları soracaklardır. Söylemeli ve sormalıdırlar.Daha sonra da ona bu tür baskıcı konuşmaların yapıldığı rejimlere ve konuşmaları yapan liderlere ne ad verildiğini hatırlatırlar belki.Hele bir başlasınlar da!
Dünyanın en ünlü isimlerinin, kral ve kraliçelerinin servet değerindeki tekneleriyle tatil geçirmeye geldiği, yeryüzünün en güzel doğasına, havasına sahip bir sahil beldesi ancak bu kadar aşağılanabilirdi!Hem de o yabancılar değil, kendilerine büyük bir şans olarak sunulduğu insanlar tarafından.Öyle bir hale geldi ki iş, bu ülkenin insanları için “şans” olan durum Bodrum için büyük bir talihsizlik olmaya başladı.Güzelim sahil kenti dikkatsizlik, özensizlik, iyi korunmama gibi nedenlerle yakılıp yıkılırken, yanmayıp elde kalan tüm yeşil alanlar kesilip kırpılıp taş yığınlarıyla, denizler ise balık çiftlikleriyle doldurulurken, tarihi kalıntılar bahçe duvarı yapılırken diğer yanda da imajını tahrip etmek için elden gelen yapıldı.Hani dili olsa Bodrum; “Artık utanıyorum, bırakın beni kıymetimi bilen bir yere gideyim” diyecek.Birkaç artist, manken veya şöhret meraklısı sosyetik kadının çıplak fotoğrafını (bu fotoğrafların az bir kısmı teşhirden medet umanların gönüllü pozlarıyla çekiliyorsa, büyük kısmı da uzaktan teleobjektifle, tecavüz eder gibi çekiliyor) gazetelerde, magazin programlarında yer alan özensiz haber metinleriyle “Bodrum’da yaşamın böyle olduğu” havasını yaydılar. Bu da yetmemiş gibi artık köşe yazarları bu haber kirliliğine katkıda bulunuyorlar.Bir meslektaşımız Türkbükü’ne gitmiş, uzun uzun buradaki “tatlı hayat”ı, “bol dekolteli kızları, peşlerindeki oğlanları, tüller ardına gizlenmiş yatakları”, kendi deyimiyle “fazla giyinmenin yasak olduğu bir kıyafet balosunu andıran” küçük köyü anlatıyordu.Kadınların saçları bozulmasın diye denize girmediklerini, sahildeki kuaför bolluğunun da bunu kanıtladığını anlattığı yazıyı yazması için üstelik “Türkbükü’nde 2 saat geçirmesi” yetmişti.Birçok yazısını zevkle okuduğum meslektaşımın bu aceleye gelmiş tanıtımı “Türkbükü için bile” büyük haksızlıktı bence...Evet Türkbükü ünlülerin, gençlerin daha çok tercih ettiği hareketli, eğlenceli bir köy ama orada bile böyle bir görüntü yok... Orası için bile bu anlatılanlar ciddi bir abartı sayılır.Bir kere etrafında tüller olan çardaklar, otururken güneşten korunmak için yapılıyor ve artık şehir evlerinin bahçelerinde bile kullanılıyor. Çoğu kez de kullanılmıyor, boş duruyor.Türkbükü, Bitez, Yahşi, Gündoğan, Yalıkavak, Gümüşlük veya herhangi bir köyde, diğer sahil köyleri, kentlerindeki gibi insanlar 35-40 derece sıcakta ve deniz kenarında elbette şortla, hafif giysilerle dolaşıyorlar, zira buraya gelme nedenleri bu...Şehrin ağır, kıyafet zorunlu havasından kurtulup deniz havasına girebilmek... Üç beş günlük tatillerinde rahat edebilmek. Bununla birlikte deniz kıyısından ayrıldığınız anda mayolu birini yolda yürürken veya bir yerde otururken göremezsiniz.Ayrıca şu “eller havaya” eğlenmenin nesi var anlamış değilim. İnsanların (ki Türkbükü’nde ancak masanızda müziğe uyarak tempo tutabilirsiniz) tatilde eller havada dans etmesi suç mudur? Yanlış mıdır?Ben tatilimi Türkbükü’nde geçiriyor değilim ama Altınoluk, Assos, Ayvalık, Çeşme gibi Bodrum’a da hayranım ve burada tatili tercih eden insanların tümünün bir sınıfa sokulmasına, ayrı bir dünyanın insanları gibi gösterilmesine de razı değilim.İngiliz’i, Fransız’ı, Alman’ı akın akın geliyor, biz kendi elimizle, dilimizle dünya harikası bir kenti rezil ediyoruz.Yasaklasınlar bari buralarda şortla, mayoyla gezmeyi, çardakta oturmayı, müzik dinlemeyi de olay tamamlansın. Veya kadın, erkek ayrı plajlar yapılsın istenen buysa...Hemen bütün köylerinde sakin bir tatil hayatı bulabileceğiniz Bodrum bu yaratılan yanlış imaj nedeniyle yerli turist kaybına uğrayabilir.Toplumu acımasızca bölmekten, doğa harikası bölgelerimize zarar vermekten vazgeçmek zorundayız.Yoksa yakında “tesettür altına g-string giyilir mi” tartışması gibi abuk bir tartışma da “deniz kenarında mayo giyilir mi” için başlayacak! *****Tatil!Sevgili okurlarım, tatilden söz etmeye başlamışken ben de sizden kısa bir tatil için izin isteyeceğim.Biz neredeyse tatili unuttuk ama 365 gün çalışmak takdir edersiniz ki kolay değil... Yeniden hızlı bir tempoya girmeden önce biraz dinlenmek gerek. (Bodrum’a mı gitsem acaba?)Tekrar görüşünceye kadar kendinize iyi bakın, hepinize sevgiler.
İnat, biz Türklerin vazgeçemeyeceği özelliklerinden biridir. “İnadım inat...” deriz de başka bir şey demeyiz.Sıradan konularda bile sonu cinayete varan inatlaşmalar görülür bu ülkede, önemli olan son sözü söylemiş, noktayı koymuş olmaktır, nasılsa sonuçta üç gün kalıp çıkacaksın ölüm yok ya...Karşı taraftakilere ne olduğu da artık onların sorunu...İş sıradanlıktan da çıkıp 75 milyonun konusu olduğunda, ülke için risk oluşturduğunda bile “İnadım inat...” durumu değişmez... Sırat Köprüsü’nde karşılaşmış, cehennem ateşine düşmemek için boynuz tokuşturan keçiler gibi sürdürürler inadı...Buyrun inanmıyorsanız cumhurbaşkanlığı sorununa bakın. Başka bir ülkede bu süre içinde en az 10 cumhurbaşkanı seçilebilirdi.Nedir yani, birileri “inat ettik, yalnızca bu isim olacak, kurallar yıkılacak” demese ülkenin huzuru için koltuk hırsından vazgeçmek bu kadar mı imkânsızdır?Bu hırs uğruna gerçekleri çarpıtmak, sanki tepki “dine, dindarlara karşı” imiş gibi ve bununla mücadele ediliyormuş gibi bir hava yaratmak çok mu gereklidir ve çok mu dürüsttür?Her neyse bu konu kabak tadı verdi artık... Bir başka Sırat Köprüsü inadı da “greve girdik, gireceğiz” diye ne zamandır insanları huzursuz eden Hava-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Atılay Ayçin’den gelmiş.THY’de çoğunluğun grev taraftarı olduğunu söyleyen Ayçin “Bizimle inatlaşmasınlar, her türlü restlerini görürüz. Ya istediklerimizi kabul edecekler ya da hesaplaşacağız” demiş.Yani kısacası turizm sezonunu bekliyor ve “Turizmi felç ederim, tek uçak kaldıramazsınız” diyor.Büyük ihtimal iddiaları doğrudur; para başka yerlere harcanırken kendilerine istedikleri haklar, ücretler verilmemiştir ama bunun çözümü, THY yönetiminin hatası için Türkiye’nin cezalandırılması mıdır?Ülkenin turizm gelirine ve imajına sekte vurulması mıdır?Böyle bir konuda inatlaşmayı anlamak mümkün değil.Ama işte burası Türkiye... Anlamaya çalışmayacaksınız, kişisel çıkar söz konusu olunca ülke çıkarının önemi yoktur buralarda!*****Aman dikkat, dolandırılmayın! Biliyorum bizim millet kendisine ait paraların başkaları tarafından (ve onların çıkarı için) cebinden çekilmesine karşı değil, bu anlaşıldı.Ama ben yine de uyarma vazifemi yapacağım.Emin kaynaklardan aldığım bilgiye göre son günlerde çok ciddi bir “cep telefonuyla dolandırma” modası çıkmış. Birileri önce “Arandıkça kazanan hat”a kaydoluyorlar. Sonra birçok numarayı arayıp kapatıyorlar. O numaraların en azından bir kısmı “Kim aradı acaba” diyerek geri dönüyor.Böylece aranan kişi, her arandığında kazanıyor.Bu da yetmiyor arayana; “Ben filanca karakoldan, ‘Bilişim Suçları’ndan Başkomiser Dinçer (kullandıkları karakol ve komiser adı da doğru üstelik). Bir subayın eşini tehdit etmişsiniz.” Veya “....... cinsel içerikli mesajlar atmışsınız.” “Başkasının internet hattını kullandığınızı tespit ettik” diyorlar. Bu durumda karşıdaki şahıs telaşlanarak böyle bir şey yapmadığını anlatmaya başlıyor.Başkomiser Dinçer olduğunu iddia eden dolandırıcı “Bize 1000-2000 kontör kadar gönderin, sorunu çözelim” diyor. Başına durup dururken dert açılmasını istemeyenler de teklifi kabul ediyor.Olay bana anlatıldığında, son haftalarda telefonumun tanımadığım birçok numara tarafından çaldırılıp kapatıldığını hatırladım. Neyse ki ben tanımadığım numaraları aramam. Sizin de aramamanız gerekiyor. Dolandırılan vatandaşlar bir de internet sitesi kurmuşlar (asayisci.com), buradan herkesi cep telefonu soygunculuğuna karşı uyarıyorlarmış. Okumanız yararlı olabilir.*****Onurlu şehit anaları ve DTP!Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan’ın bir yıldır toplumu meşgul eden, siyaseti kilitleyen, bütün hayati sorunları ikinci plâna atan “cumhurbaşkanlığı macerası”na bakıyorum.Her gün gazetelerin, TV haberlerinin manşetinde yer alıyorlar. Mutlu mutlu gülümseyerek...Hemen altında azılı terör örgütü PKK tarafından şehit edilen gencecik askerlerimizin analarının, eşlerinin tabutlara sarılmış fotoğrafları, görüntüleri var.Kan ağlıyorlar ama gözlerinde yaş yok... Çünkü en büyük acıya karşılık yine de “Ağlayıp da teröristleri güldürmeyeceğiz” diyor bu kahraman kadınlar... Onların da “şehitleri üzerinden siyaset yaptığını” mı söyleyeceğiz yoksa? Veya şehitlerimiz yokmuş, terör hiç yaşanmıyormuş gibi mi davranacağız?..Leyla Zana “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesinin, Kürdistan eyaleti kurulmasının zamanı geldi” diyor. DTP’li bir kadın milletvekili “ülkenin bölünmez bütünlüğü üzerine yemin” ettikten az sonra “Şimdi artık Meclis’te 8 tane Leyla Zana var” diyor.Irak Başbakanı PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul ederken DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ise hâlâ bunu yapamayacağını, “PKK’ya terör örgütü demesinin çok zor olduğunu” söylüyor.Ateş düştüğü yeri yakar ama bu ateş hepimizi yakıyor. Artık geçmiş seçim sonuçları üzerine övgüler dizmeyi, cumhurbaşkanı seçimine odaklanmayı bir tarafa bırakıp terör konusuna yoğunlaşma zamanıdır.DTP’den takındığı barışçı, uzlaşmacı tavrını söylemlerine de yansıtmasını, kendi içinde çelişkiye düşmemesini, “Türkiye’nin partisi” olmasını isteme zamanıdır.Bunu yapamadıkları takdirde söz ettikleri “huzur” asla bulunamayacak.Dürüst siyaset yapmak ve AB raporundaki “PKK’yla bağlantılı” iddiasını yalanlamak niyetindelerse artık işe koyulmaları gerekiyor.