Ortadoğu ülkelerinden bazı yazarlar “esasa gelmeye” başladılar. Türkiye’nin yönetim şekli artık Türk İslâm demokrasisi olarak geçiyor.Seçim öncesi ABD’nin, BOP Projesi kapsamında Türkiye’yi Ortadoğu ülkelerine ılımlı İslâm modeli seçmesinden, Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı Sarkozy’nin de Türkiye’yi AB’den dışlayarak buna benzer bir projeyi desteklemesinden söz ettiğim yazılarda bu görüşün Avrupa’ya ve bize çok daha önce, yıllar önce Samuel Huntington tarafından enjekte edildiğini de anlatmıştım.ABD’nin Türkiye ile ilgili plânı “Medeniyetler Çatışması” kitabının yayımlanmasından da önce oluşturulmuştu zaten... Türkiye AB hayalinden vazgeçecek, demokratik rejime sahip tek Müslüman ülke olarak Ortadoğu’daki köktendinci, radikal İslâm yönetimlere örnek, radikalliğe karşı ılımlı İslâm modeli yapılacaktı.Bunun için Türkiye’nin mevcut laik-demokratik yönetim tablosu yeterli değildi. Değişmesi, demokrasinin korunarak laikliğin esnetilebildiği kadar esnetilmesi, toplumu bir arada tutan “Atatürk’e bağlılığın ve ilkelerinin” zayıflatılması ve radikallere örnek gösterilebilecek “ortada bir yerde duran” Türkiye’nin inşası gerekiyordu.Ortada bir yerde durmanın zorluğu, bu tür “ılımlı” başlayan hareketlerin Endonezya örneğinde olduğu gibi, 150 milyonluk bir ülkede bile kolayca değişerek köktenciliğe dönebileceği ihtimali onları fazla ilgilendirmiyordu.Nasılsa, karışmış, kontrolü kaybetmiş bir ülkeyi “Büyük Ortadoğu Projesi”ne uygun olarak şekillendirmek, diğer İslâm ülkeleriyle birlikte ona da istenen bir gömleği giydirmek, form vermek bir şekilde mümkün olurdu.İslâmcı hareketin çok uzun süre önce başladığı Türkiye’nin siyasi iklimi, toplum yapısı da buna müsaitti.“BENCE MAHZURU YOK”!Seçim öncesi bana gelen birkaç okuyucu mektubunda dikkatimi çekmişti, VATAN’da Mine Şenocaklı’nın yaptığı halk röportajlarında daha somut şekilde gördüm. Şöyle diyordu bazı vatandaşlar: “Burası Müslüman ülke değil mi, ılımlı İslâm olsun, bence mahzuru yok.” Onlar ılımlı İslâm’ı Müslümanlığın ılımlı, ılımlı yaşanacağı bir sistem olarak görüyorlar. Oysa Türkiye şimdiki haliyle bu durumdadır, ABD’nin ve AB’nin destekleşerek getirmeye çalıştıkları ise dinin devlet yönetimine “radikalliğe kaçmadan” yani İran, Suudi Arabistan benzeri baskıcı bir İslâmi rejim haline gelmeden karıştırılmasıdır.Bu durumda devletin her dine eşit mesafede durmasını, din kurallarının yönetime karıştırılmamasını, din baskısı yapılmamasını sağlayan laiklik zaten kendiliğinden kısa sürede ortadan kalkacaktır.Baskı giderek ister istemez yoğunlaşacak ve bir noktada hükümetlerin de kontrolünden çıkması mümkün olacaktır.AB ve ABD basınının pek sık kullandığı “İslâmcı köken”, “İslâmcı parti” deyimleri içinde geçen İslâmcı ise “daha Müslüman” değil “dinî yönetim taraftarı” anlamındadır.Bu konuda uzman isimlere ait kitaplarda Türkiye’deki çoğu İslâmcı grupların İran devrimi hayranı olduğu açıkça anlatılır. Şimdi kendi yazarlarımızın çoğu bu tabloyu görmezden gelirken Avrupalı, Amerikalı ve Ortadoğu’lu yazarların ne dediğine bakalım.TEOKRATİK DEVLETLER...Bu arada Ollie Rehn’in “Teokratik devletler AB’ye üye olamaz” lâfını neden 22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra söyleme gereği duyduğunu da düşünelim.30 Temmuz Pazartesi günü Radikal’de Cihad El Hazin’in yazısından bazı cümleler:“AKP’nin İslâmcı seçmen kitlesinin desteğiyle kazandığı seçim zaferi...” “Erdoğan yüksek mevkilere önde gelen İslâmcıları atamış...” “AKP Araplar açısından şimdiye kadar gördüğümüz en iyi hükümet...” “Arap hükümetleri faydalı her konuda Türk yönetimiyle işbirliği yapmalı.” Aynı gün “Rıdvan Esseyid”in “İslâm dünyası AKP’nin ılımlı modelini incelemeli” başlıklı yazısında şu cümleler vardı:“Türk İslâm demokrasisi, İslâm, toplumlar ve devletler arasındaki bölünmeye çözüm sunuyor... AKP deneyiminin sunduğu ılımlı ve açılımlı İslâm anlayışı bir çözüm. Biz de köktenciliğin ve bölünmüşlüğün esiri olmak istemiyoruz”... Onları köktencilikten kurtarmak üzere “örnek olmaya” çalışırken köktencilik, devlet yönetimine dinin iyice karıştırılacağı Türkiye’nin başına da sarılabilir mi, yazar bunu irdelememiş.Yarın devam edeceğim. *****KülkedisiKesinlikle inandığım ve kanıtlarını birçok kez gördüğüm şeydir; verdiği nimetleri takdir edemiyorsanız Allah onları geri alabilir.AKP Milletvekili Hüseyin Besli’nin; “Sermaye sınıfının AKP’yi hizmetçi gibi gördüğü, asla aynı masada yemek yemeyeceği” şeklindeki hayretlere seza konuşması bana bunu hatırlattı.Eğer yine alışıldık, halk nezdinde pek prim yapan “mağdur rolü” adına söylemiş değilse Hüseyin Besli’ye de hatırlatmak lâzım. Bu bir kompleksten ileri gelmiyor veya bakanlık filân kapmak için söylenmiyorsa adı kadir-kıymet bilmemektir çünkü sermaye sınıfı AKP’ye büyük destek ve oy verdi.Medya onu baş tacı yaptı. Neredeyse destek vermeyenleri dövecekler.Hâlâ Külkedisi rolü oynamanın hiç değilse gelecek seçimlere kadar gereği kalmadı, enerjilerini buna harcamasınlar.
Karşılaştığı beklenmedik haber üzerine kontrolü kaybedip “Vay anasını sayın seyirciler” diye haykıran spiker esprisi vardır ya, bugünlerde duyduğum konuşmalar, okuduğum yazılar, haberler nedeniyle sık sık hatırlamakta ve söylemekteyim.Vay anasını, ne çok mitinglere kızan, laik rejimin özenle korunmasını isteyenlere, dinî duygular üzerinden siyaset yapılmasına karşı çıkanlara kızan varmış da bugüne kadar sesleri çıkmazmış.Hani bir kısmının çıkıyordu ama bu kadar da yaygın değillerdi. Olsun, demokrasi var, her özgürlük gibi saçmalama özgürlüğü de bunun içine giriyor.Türkiye’ye özgü lâflardan biridir “yanlış ata oynamak”... Eğer cumhuriyet, Atatürk, devrimler ve ilkeler, laik rejim gibi değerlerden yana iseniz bu devirde yanlış ata oynuyorsunuzdur. Eh, kim ister böyle bir hata yapmayı?Trende uyacaksın, kurt kapsın istemiyorsan çoğunluğun içinde yer alacaksın.Ben oyumu CHP’ye vermediğim için “saplantılı laik-kutup” etiketi yapıştırılan tarafta da yer almamış oluyorum ama madem ki her parti ve her görüş hakkındaki düşüncelerimi yazma, söyleme özgürlüğüm kısıtlanmasın diye siyasete girmeyi bile kabul etmiyorum, o zaman yazacağım.Aynen seçimden önce de yazıp telefonlarıma uzun süre çıkmamasına neden olduğum Deniz Baykal ve CHP için seçim sonrasında da yazdığım gibi, daha önce her dönemde yaptığım gibi muhalefeti de, iktidarı da, gerekirse toplumu da, kendimi de eleştireceğim.Öncelikle mitinglere katılanlar veya laikliğe saygılı vatandaşlar için söylenen “türbana (veya başörtüsüne) karşı oldukları” yönündeki yazı ve açıklamaları çok haksız bulduğumu bir kez daha vurgulayayım.Onlar türbana değil, 4,5 yıllık iktidarı döneminde AKP’nin insanları din üzerinden bölmesine, laiklik karşıtı söylemlerine, kendilerini dindar bu parti dışında kalan herkesi “din karşıtı” saymalarına, İslâmcı anlayışın ülke yönetimini tümüyle ele geçirmesine karşıydılar.Böylece geri dönüşü olmayan bir yola girilip, bir yandan AB isteniyor gibi bir görüntü verilirken diğer yanda köktendinci bir Ortadoğu ülkesine dönüşmekten korkuyorlardı.Samimi ve dürüst olalım, o mitinglerde Atatürk’e ve onun kurduğu rejime saygısından geldiğini söyleyen başörtülü çok sayıda kadın vardı.Bu ülkede ne o kalabalıkların, ne de diğer partilerin sokaktaki başörtülü kadınlarla hiçbir sorunu olmamış, kimse kimseyi başörtüsü (veya artık türban) nedeniyle dışlamamıştır.TOPLUM NASIL BÖLÜNDÜAma doğrusu şu ki halka “oy uğruna” empoze edilen iddia budur. Toplum önce yıllarca bu şekilde iyice kutuplaştırıldıktan sonra şimdi sıra başka birilerine “Toplumu laik-antilaik diye böldüler” demeye gelmiştir.Oysa laiklik vurgusunun yapılması “etki-tepki” prensibine göre, önce din üzerinden bölünme yaratılması nedeniyle ortaya çıkmıştır.Ve laikliğin, tekrar hatırlatalım, bugün dört koldan beyinlere kazındığı gibi “dine ve dindarlara karşı” olmakla ilgisi yoktur. Laiklik sadece dinin sosyal, bireysel alanda kalmasını, devletin belli bir dini olmamasını böylece bir dinin koruyucusu olduğunu iddia edenlerin devleti de dine göre yönetmemesini, rejimin “dine bağlı, örneğin İslâmcı, totaliter bir rejime” dönüşmemesini sağlayan ilkedir. Demokrasinin de “olmazsa olmaz” temelidir.Onun için laik/antilaik bölünmeden söz ederken önce başa dönmek ve bunun Erbakan’la, “dindar olan/olmayan” bölünmesiyle başladığını hatırlamak gerekiyor.Bugün hâlâ laik rejimin korunmasının önemine inananlara, aksi takdirde; din bir kez ülke yönetimine girdi mi çıkılamayacağını, bugün “ılımlı İslâm” diye tutturanların da bunu gayet iyi bildiğini söyleyenlere tepki gösterenler yalnız ülkeye değil, kendilerine de büyük bir yanlış yapmaktalar.Aynen laikliğe önem verenlerin dindar olmadığını ve hatta Müslüman bile olmadığını söyleyenlere inanmakla yaptıkları yanlış gibi...HANİ DEMOKRASİ?Aynen, mitinglerde yürüyenlerin de böyle olduğunu, hatta dekolte giyinme hakları için yürüdüklerini, onların dinle ilgisi olmadığını söyleyenlere inanmakla yaptıkları yanlış gibi...Ne kadar çok yaşlı, köyden gelmiş nineler, dedeler, gaziler, çiftçiler, işçiler vardı o mitinglerde.Madem ki oy veren seçmene, halkın tercihine saygı demokrasi gereğidir, o zaman ifade özgürlüğünün bir diğer parçası olan “halkın gösteri hakkı” neden aynı demokrasinin gereği değil?Bu ne bitmez öfkedir mitinglere ve oradaki vatandaşlara?Yarın; “ılımlı İslâm ve İslâmcı dindarlık, Müslümanlık demek değil” konusuyla devam edeceğim.
Yazılarımı dikkatle okuyan sadık okurlarım hemen hatırlayacaklardır, Türk Ceza Kanunu değişikliği sürecinde yaşadıklarımızı...Toplum yaşamında zaten her türlü ezilmekte olan kadınlar için iki hukuk profesörü akla hayale gelmeyecek kanun maddeleri hazırlamışlardı. Yalnız kadınlar değildi üstelik, çocuklarla ilgili saçmalıklar da vardı.“Kadınlar kendilerine tecavüz eden sapıklarla evlensinler. Evlendikleri zaman da tecavüzcü ceza almasın. Toplu tecavüzlerde sapıkların biri evlenmeyi kabul ederse hepsi cezadan kurtulsun” diyorlardı.Çocuk tecavüzlerinde çocuklara “rızası olup olmadığı sorulsun” diyorlardı.Duyan herkesin aklı başından gidebilirdi, hele bizim gibi ‘Bu tür suçlarda cezalar arttırılsın, caydırıcı olsun. Batı ülkelerinde tecavüzcülere ömür boyu hapis cezası veriliyor ve hiçbir affa uğramasına izin verilmiyor’ diyen kadın hakkı savunucularının çıldırmasına ramak kalmıştı.Haberi okuduğum gün yazmış ve ‘Bu maddeleri sağlıklı beyinler değil ancak ruh hastaları isteyebilir. Asla kabul edilemez’ demiştim.KAPATILMALARI GEREKİR!Daha sonra bu Prof.lardan, Adalet Bakanlığı Müşaviri olan Doğan Soyaslan rahmetli Duygu Asena’nın da bulunduğu bir grup kadın gazeteci ve avukatla TV’de yaptığı tartışmada “Çekilin kadınların önünden, tecavüzcüleriyle evlensinler” deyince dayanamayarak şöyle yazmıştım; ‘Bu maddeleri yazanların hasta olduğunu düşünmüştüm ama artık toplum için çok tehlikeli olduklarına ve kapatılmaları gerektiğine inanıyorum.’İki profesör hakkımda toplam 150 milyar liralık çok sayıda dava açtılar. Her ne kadar daha sonra bu davaları kaybettiğim yönünde haberleri avukatları aracılığıyla internet sitelerine filân koydurdularsa da, yıllarca süren ve her duruşmada halktan ve sivil toplum kuruluşlarından yüzlerce kişinin Adliye koridorlarını doldurduğu, beni 10’a yakın kadın hukukçunun gönüllü olarak savunduğu davaların çoğunu kaybettiler.Her biri sadece bir tanesini kazanabildi, faizleriyle birlikte 15 milyar tutarında bir parayı Sulhi Dönmezer’e (ki kendisi birçok hakimin, avukatın hocasıdır) ödedim ve dosyayı AİHM’ye gönderdim.HANGİ ÇILGIN??Doğan Soyaslan ise yapmaması gereken bir şeyi daha yapmış ve dava dosyasına, aynı zamanda bir üniversitede hocalık yapmasına rağmen görevini (hakimleri etkileyeceğini bilerek, nasıl etkilemesin ki kendilerini anında ücra bir köşede bulabilirler) Adalet Bakanlığı Danışmanı olarak yazmıştı.Buna rağmen o da tek bir dava kazanabildi. Yargıtay (genelde kadınlar aleyhinde kararların daha çok çıktığı Yargıtay) kararı bu yönde verdi. Şimdi üç yıldan fazla zamandır sürmesi benim suçummuş gibi 8 milyar cezaya faiziyle birlikte 20 milyara yakın bir para maaşımdan kesilecek.Kesile kesile elime birşey kalmıyor ama neyi değiştirir ki? Ben yine yazmam gerekeni yazmaya devam edeceğim (Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!)Yeter artık bu ülkede kadınlara yapılan haksızlık! Bizlerin o tepkileri sayesinde bu ‘Prof’ların “Tek bir noktasına dokunamazsınız” dedikleri tasarının tüm noktaları değiştirildi.Helâl olsun diyorum... Hem büyük emeği geçen, bu yasaların mimarı sayılan kadın hukukçularımıza (onları bir kez daha saygıyla selâmlıyorum), hem de benim gibi kalemiyle elinden geleni yapanlara.Bugün olsa tıpatıp aynı tepkiyi gösterirdim. Bir 10 yıl daha maaş alamayacağımı bilsem de!(NOT: Doğan Soyaslan dosyası da AİHM’ye gönderiliyor. Bu, alın teriyle kazanılmış ama haksızlıkla elimden alınan paraları onlara bırakmayacağım.) *****Korkunç bir film!Hatta ‘hayatımda gördüğüm en dehşet verici film’ diyebilirim. İngiltere’de bir kuduz salgınını konu alan 28. Hafta’ya bilet alırken filmin afişi nedeniyle şüphelerim vardı. Gişede oturan görevlilere nasıl bir film olduğunu sordum, çünkü kötü ve içinde aşırı şiddet sahneleri olan bir filmi asla tamamlayamam.En fazla yarısına kadar bekleyebilirim... Bu “salgın hastalık”la neyin kastedildiğini onlara bir türlü söyletemedim. İlk 20 dakika zorla sabrettik ve nihayet dayanılmaz sahnelerin birinde arkamıza bakmadan kaçtık.Korku filmi değil, tahammülleri aşan, neden çekildiği anlaşılmayan bir gerilim ve vahşet filmi... Midenize ve yüreğinize çok güveniyorsanız gidin. Yoksa unutun, paranıza ve zamanınıza yazık!
Aslında bugünlerde polülarite Bekir Coşkun’a sataşarak geliyor ama bu çok kolay yol olduğu için ben zoru seçeyim... Bakalım son haftada moda olan takdir toplama yöntemiyle Bekir Coşkun’a saldıranlar kadar ilgi çekecek mi?Türkiye’de göbeğini kaşıyan hiç kimse olmadığı, okumayı sevmeyen, kulaktan her duyduğuna inanan veya aldığı hediyeye aldanan hiç ama hiç kimseler bulunmadığı için Bekir Coşkun tabii ki haksızdı.Herkes istediğini yazar, Cumhurbaşkanı’na bile hakaret edebilirdi ama o çok daha kötüsünü yapmıştı bu sözüyle (veya başka sözleriyle)... Ayrıca o “herkes”in söyledikleri “ifade ve düşünce özgürlüğü”ne, oraya olmazsa “basın özgürlüğü”ne giriyordu ama bu özgürlüğün her yazara aynı şekilde uygulanabileceğini iddia etmek yanlıştı.Susunuz, susunuzdu, ağzınıza biber sürerlerdi sonra... Ki önce “suçlu”nun ağzına bol bol sürüldü biber.Bi daha yaparsa iş falakaya kadar gider. Bu da diğer “yoldan çıkanlara” ders olsun, tamam mı?Burası Türkiye, yok öyle, her şeye alışacaksınız... Tamam da ben bu tek taraflı, tek görüşlü gidişe pek şaşıyorum, kızsanız da elimde değil.Bir yazarın bir lâfına pek bozuluyorsunuz ama birçok Türk yazarın pişirip daha sonra da AB ülkesi yazarlarına servis yaptığı ve onların da kaşık kaşık hâlâ bize yutturdukları “laik elitler” lâfına neden hiç bozulmuyorsunuz?Sizlerin ve AKP’ye oy veren (onların ifadesine göre) elit olmayan seçmenin laiklikle hiçbir ilgisi kalmadı mı?Hani şu “demokrasisiz laiklik olabilir ama laikliğin olmadığı bir demokrasi olamaz” denilen laiklik artık hepinizce gereksiz mi oldu?Bu gereksiz şeyi korumak sadece “elitler”e mi kaldı?Kim bu elitler, Osmanlı Sarayı, Buckingham veya Versailles’dan mı gelmişlerdir? Eğer zenginler, aydınlar, kentliler için kullanılıyorsa o zaman bu elitlerin çoğu neden (onların ifadesine göre) elit olmayanların tercihi olan AKP’ye oy vermiştir?Laik-demokratik rejimin korunması konusunda özenli olan kesim küçük bir zenginler, aydınlar, kentliler kitlesi midir ki Türk yazarlarının genişçe bir kesimi ve yabancı basının tamamının bu deyimi kullanması kabul görmektedir?Bir nokta daha var beni meraklandıran, af buyurun onu da söylemeden geçemeyeceğim. Kitabı ben okumadım, çünkü kimsenin kökeni -ne olursa olsun- beni ilgilendirmiyor. “Musa’nın Çocukları” isimli kitabın yazarı göz altına alınmış.Herhangi bir kitap toplatıldığında veya yazarı göz altına alındığında benim hatırladığım, basın “ifade ve basın özgürlüğü adına” toplu olarak tepki gösterir. Bakalım aynı tepkiyi burada da görecek miyiz?Ayrıca, madem ki birilerinin dini, ırkı, kökeni hakkında yanıltıcı bilgi verenler göz altına alınıyor, senelerdir çarşaf çarşaf listelerle kitaplarda ve internette her kesimden yüzlerce insanı Sabetayist ilan eden, desteksiz atan, istediği kişileri aklınca “Müslümanlık dışı” bırakan, toplumu aldatanlara neden aynı şey uygulanmadı?Bunlar basında defalarca yer aldı, neden suç duyurusu sayılarak araştırılmadı?Üff, ben de çok oluyorum ama... Bu kadar soruya ne gerek var, otur oturduğun yerde... Biber sürerim bak!*****Blair’e hesap soruyorlar!Bu İngilizler de pek cimri bir millet olmalı. Baksanıza, dünyanın en zengin, en gelişmiş 8 ülkesinden biri olmalarına rağmen eski başbakanları Tony Blair’e iktidardayken devletin parasını fazla harcadığı için hesap soruyorlar.Blair çifti ünlülerin çoğunu yazlık konutta misafir etmiş de, yurt dışına yaptıkları gezilerde fazla para harcanmış da, neler de neler...Biraz Türkiye’ye davet edelim onları ve boş yere endişelendiklerini gösterelim.Meselâ kaç tane en lüks, son model Mercedes makam aracımız olduğunu, özel uçaklarımızı, saray yavrusu parti binalarımızı, eğitime, sağlığa kullanacağımıza bol keseden siyasi partilere dağıttığımız Hazine ve seçim yardımlarını, 200-300 kişilik erkek belediye gruplarının sebepsiz Tayland seyahatlerini, hükümet üyelerinin her diplomatik toplantıya aile boyu gitmelerini gösterelim...Biz G-8 ülkesi değiliz ama gönlümüz tok, bakmayız içecek ayranımız olmayışına.İsraf hesabı sormak mı, o da ne demek?“Out” bizde, out!
Ben de umutla bekleyenlerdenim aslında, bu kez gerçekten değişebileceklerini umarak heyecanlı bir beklenti içine girdim.Yüzde 46.5’luk bir büyük kesim AKP iktidarının uygulamalarından, gidişinden, Türkiye’ye vereceği yönden memnunsa ve güveniyorsa bu kesime medyanın, iş dünyasının, entelektüellerin bir büyük çoğunluğu da dahilse artık geçen dönemdeki “siyasi İslâm”cı, “laiklik tanımından veya Atatürk’ten rahatsızlık duyduğunu anlatan” çıkışlarını yapmayacağı beklenebilir diye umuyorum.Zira Cumhuriyet kurumlarını ve her ne kadar seçim sonrası iyice küçümseme havasında iseler de yine bir büyük kesimi tedirginliğe, korkuya sevk eden eylemler bunlar ve benzerleriydi. Seçimle birlikte hafızamızı da geride bırakmamız gerekmiyorsa böyleydi.Artık bu büyük çaplı güven gösterisinden sonra da AKP’nin herhalde Türkiye’yi yeniden bir demokrasi tehlikesine çekecek uygulamalardan, söylemlerden kaçınması, birleştirici, uzlaşmacı, Başbakan’ın söylediği gibi “kendisine oy vermeyenlerin mesajını da alan” bir tutum içine girmesi gerekir.Siyasete dışardan müdahalelere, demokrasiye inanan herkes karşı çıkar, aklı başında hiç kimse hele de bunca deneyimden ve acıdan sonra bunu onaylayamaz, destekleyemez. Ama buna ve seçim başarısına güvenerek daha önce verilmiş işaretleri, uyarıları görmezden gelmek ve aynı inatla “Anayasa’nın değişmez hükmü” denilen ilkelerin, unsurların üzerine gitmek son derece yanlış olur.Tabii bu konuda ben de dahil birçok kimse “Vay efendim ne demek, seçilmişlerle atanmışlar... Üstelik ortada AB ve ABD’nin desteği de var. Halkın iradesi de var” tepkisini anında verebiliriz.Ama neyi değiştirir bu? Yine böyle bir gerilime yol açacak adımlar atılırsa, istediğimiz kadar “artık o dönemler geçti” diyelim, o noktada kim kimi dinler?AKP’ye katılan “sol” isimlerden Prof. Zafer Üskül daha seçimin üstünden bir hafta geçmeden yeni Anayasa için önerilerde bulundu.ATATÜRK’Ü DE SİLELİM Mİ?Anayasa’da ve milletvekili yemininde geçen “Atatürk milliyetçiliği, Atatürk ilke ve inkılapları”nın çıkarılması, Anayasa’nın renksiz ve tüm ideolojilere eşit mesafede olması gerektiğini söyledi. İyi ama bunlar bir ideoloji değil ki, bunlar Türkiye’yi insan üstü bir güç ve inançla yoktan var eden bir önderin, dünyanın da (kendi vatandaşlarından çok) hayranlık duyduğu bir liderin kendi kurduğu Cumhuriyet’e koyduğu “birleştirici” tanımlar... Prensipler... Yaptığı çağdaş reformlar...Atatürk milliyetçiliği dediğiniz şey ırk ayırımı yapmadan tüm ülke vatandaşlarına aynı hakkı tanıyan bütünleştirici bir kavram.Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu “Bu Üskül’ün şahsi düşüncesi, böyle bir çalışmamız yok” demiş ve umarız öyledir ama AKP’nin bu “tepkilere göre, bir adım ileri, bir adım geri” siyaseti daha önce maalesef görüldü. Onun için de ummak yeterli olmayabilir.Prof. Üskül “Yeminde de var” diyor. Yemini değiştireceklerse orada “vatanın bölünmez bütünlüğü” de var. Leyla Zana ve diğer bazıları da bundan rahatsız oluyor. Acaba başlamışken..?Zafer Üskül’ün daha henüz Anayasa değişikliği gündeme gelmeden yaptığı bu “öncü operasyon” şimdiden kendi partisini de zora sokacak bir sıkıntıya sebep oldu. Ama dış basının, son olarak The Economist’in baş yazısının yaptığı kışkırtmalarda Türkiye’yi daha da ciddi bir siyasi krize itme çabası görülüyor.Onlar laikliğin ve hatta artık Atatürk’ün unutulması gerektiğini pompalıyorlar.AKP’nin ve muhalefetin çok dikkatli olması gereken bir dönemdeyiz!
Ah o popülist söylemler, ne kolaydır böyle ortamlarda onları arka arkaya attırmak... Ve ne zevklidir.Anlaşıldı ya AKP’yi yine tek başına iktidar yapacak bir çoğunluğun desteklediği, bu popülist söylem keyfini partinin kendinden de fazla yaşamak gazetecinin hakkı olmalıdır... Türkiye için tabii!Hemen seçim günü başlamak üzere bizimkiler şöyle ağızlarını (ve kalemlerini) şapırdata şapırdata önce partiye açık destek vermemiş kendi meslektaşlarına, sonra da aklına gelen her “suçlu”ya vura vura bu keyfi yaşamaktalar.Çok demokrat da oldukları için kendileri gibi düşünmeyen, kendi görüşünü dile getirmiş yazarları dillerine doluyor; “o şunu dedi”, “öbürü bunu dedi”, “militan”, “hâlâ anlamadılar” gibi sözlerle, hakaretlerle Allah ne verdiyse giydiriyorlar.Öyle bir durumdayız ki hiç siyaset yazmayan asıl uzmanlık dalı bambaşka olanlar bile iştiha ile saldırıyor.Dün de söz ettiğim gibi bu bize, bizim basına özgü (son zamanlarda yabancı basına da) demokratlık anlayışı hoş bir şeydir, bir tek kendi düşüncende olanların ifade özgürlüğü çok önemlidir ve savunulmalıdır. Seninle farklı düşünen, değerleri farklı olanlar ise susturulmalıdır. Onlara saldırmak demokratlığa halel getirmez. Asıl önemlisi, senin tüm varlığınla belli gruplara, şahıslara, partilere açıkça verdiğin desteğin, kalemini yalnızca onlar için kullanıyor olmanın adı militanlık değildir. Militan “diğerleri”dir. Ben işte bu demokrat anlayışa, bu “ifade ve basın özgürlüğüne saygı”ya bayılıyorum.Helâl olsun, iyi yoldayız arkadaşlar! Bu kafadaki bir medyaya her şey müstahaktır. Ve o “her şey” olduğunda söylenecek söz kalmayacaktır.*****Sarıkamış şehitleri için!Kara kışın ortasında, ayağında bir postalı, üstünde soğuktan korunacak bir parkası bile olmayan 90 bine yakın askerimizi kaybetmiştik orada... Bacaklarının boyunca yükselen kara bata çıka, içecek bir bardak sıcak çayları ve hatta suları bile olmadan aç karnına Rus ordularıyla savaşa gitmişti onlar. Çaresizlikten, donmamak için ölmüş arkadaşlarının cesetlerine sarılarak ısınmaya çalışanlar, acıktıkça ve susadıkça kar yiyenler, soğuk ve açlıktan çıldırarak uçurumdan atlayanlar oldu aralarında...Her şeye, verilen yanlış karara, soğuğa, açlığa rağmen vatanı savunmak için ilerlemeye devam eden bu on binlerce genci kaybettik sonunda. Ama onları unutmadık.Sarıkamış Dayanışma Grubu, başkanları Prof. Dr. Bingür Sönmez’in öncülüğünde her yıl yüzlerce gönüllünün katılımıyla Sarıkamış’ta şehitlerimizi anma törenleri düzenleniyor. Bu yıl aynı törenlerde Sarıkamış’ta Cıbıl Tepe’ye 52 metre boyunda bir bayrak direği dikilerek 150 metrekarelik bir Türk bayrağı asılmış. Bu bayrak, büyüklüğü ve direğin yüksekliği nedeniyle göndere vinçle çekiliyormuş. Bütün masraflar Dayanışma Grubu ve gönüllüler tarafından karşılanmış ama 2635 m. yükseklikteki Cıbıl Tepe’de rüzgarın şiddeti nedeniyle bayrağın her ay değiştirilmesi gerekiyormuş.“O bayrak tepede dalgalandıkça Sarıkamış şehitlerinin ruhları şad olacaktır” diyen Sarıkamış Dayanışma Grubu; tanesi 750 YTL olan ve her ay değişmesi gereken bayraklar için bağış bekliyor.Onlar düşünmeden canlarını verdiler, biz de hiç değilse “Sarıkamış bayrağı”nı korumaya yardımcı olabiliriz. Bağış yapmak isteyenler için hesap numarası: Finansbank, Aksaray-İstanbul Şubesi 0013836260 Sarıkamış Dayanışma Grubu.*****Melek Baykal, Tan Sağtürk ve RomantikaCennet Mahallesi’nden esinlenerek hazırlanan müthiş bir prodüksiyondu Romantika ve ben bir süre önce bu oyunu anlatırken “12-19 Temmuz’da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneleneceğini” yazmıştım. Ama maalesef olamadı. Her gün TV’de ve sahnede izlesem hiç bıkmayacağım Melek Baykal artan bel fıtığı ağrıları nedeniyle önce hastaneye kaldırıldı, sonra da doktoru izleyicisiyle buluşmak için can atan değerli sanatçıya birkaç ay çalışmayı yasakladı.Tabii bu muhteşem oyunu görmek için sabırsızlanan ve önceden bilet alan izleyicileri için son derece üzücü bir durumdu ama telefonla görüştüğüm ve sıkıntısı sesinden belli olan Melek Baykal’ın o gün bu gündür hareket etmeden yatmak zorunda kalması daha da üzücü.Ona bir kez daha en içten geçmiş olsun dileklerimi gönderiyorum.Bu arada yine “başarıya kızan” birilerinin Romantika’nın “yeterli bilet satışı olmadığı için” kaldırıldığı haberini yaymaya çalışması da Melek Baykal’ı çok üzmüş. Öyle üzmüş ki o güler yüzlü, sakin sanatçıyı “Dilerim onlar da böyle bir ağrı çeksinler de anlasınlar” diyecek hale getirmiş. Bu kadar başarılı bir prodüksiyon için bile hiç çekinmeden, sıkılmadan böyle bir dedikodu yayanlar yakında bel ağrılarıyla kıvranırlarsa şaşırmasınlar. Romantika’yı yazarken dans gruplarının başarısından söz etmiş, ilk kez Türkiye’de bir müzikli oyunda böyle sıra dışı bir performans gördüğümü söylemiştim. Meğer sebebi varmış; dansçıları çalıştıran ve koreografiyi yapan sanatçı Tan Sağtürk imiş. Yazımda bunu belirtmemiş olmamın haksızlık olacağını düşünüyor ve Sağtürk’ü de bu başarıdan dolayı kutluyorum. Romantika sanatseverlerin mutlaka izlemesi gereken bir oyun. Ne zaman ve nerede tekrar başlarsa sakın kaçırmayın. Bu övgüleri fazlasıyla hak ettiklerini göreceksiniz.
NTV’de seçim gecesi sabaha karşı Ruşen Çakır’ın her zamanki gibi sıradışı, hele de diğer “başarı kazanmış iktidar partisini haliyle yağlayanlar” yanında esaslı sıradışı bir konuşmasını dinledim.AKP’nin kesinlikle ve büyük farkla kazanacağını seçim öncesi VATAN’da yazmış olan ama aynı zamanda takdirleri yanında hatalarını da çekinmeden her zaman açıklayan Ruşen Çakır, gece boyunca türlü şekillerde herkesi karalayan ama AKP’ye “çok demokrat bir parti” de dahil olmak üzere iltifatlar yağdıranlara şöyle diyordu; “Her şeyi söyleyebilirsiniz ama Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ‘demokrat’ derseniz bu yanlış olur. Ak Parti, demokratlıkla ciddi sorunu olan bir partidir.” Buna örnek olarak da yüzde 10 barajının kaldırmamasını, bütün milletvekillerinin tek lider tarafından seçilmesini ve 150 Ak Parti milletvekilinin “tezkere oylamasında karşı oy kullanmaları” gibi nedenlerle aday gösterilmemesini veriyordu.Şimdi tabii, tenkitlere daha da alıngan ve kolayca tepki verecek, hatta dilerlerse zarar verebilecek bir döneme girdiler... Sadece güzel sözler, pohpohlamalar duymak isteyecekleri bir döneme... İnşallah olumlu, uzlaşmacı, yaratılmış olan kutuplaşmaları giderici, Türkiye’ye yön değiştirtmeyi amaçlayan iç ve dış baskılara dirençli icraatlar yaptıklarında gerçek iltifatları da duyacaklardır.Ama Başbakan Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı konuşmada belirttiği gibi toplumun tüm kesimlerini kucaklayacaklar, onların da mesajlarına önem vereceklerse tenkitlere de açık olmaları gerekiyor. Örneğin; demokrat bir partinin her şeyden önce güç elinde iken halka verdiği sözü tutarak milletvekiline sıradan vatandaştan çok özel bir hak olarak sunulan “yargı önünde dokunulmazlık” zırhını kaldırması gerekirdi. Yapmadı.Demokrat bir partinin lider sultasını; kendi seçtiği delegeler tarafından tekrar seçilmesini, bütün milletvekili adaylarına tek başına karar vermesini önleyecek, parti içi demokrasiyi sağlayacak “Seçim” ve “Siyasi Partiler” yasalarını değiştirmesi gerekirdi. Değiştirmedi.BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE SAYGIDemokrat bir parti yöneticilerinin, Erdoğan ve Arınç’ın yaptıkları gibi vatandaş tepkisine sinirlenip hakaret etmemesi, hazımlı olması gerekirdi, bu yapılmadı.Mitinglere ve katılanlara karşı demokrat bir tutum hiç sergileyemedi.Diğer partilerin seçime girmesine de saygılı olması gerekirdi; “MHP’yi Meclis’e sokmayın, DTP’yle kapışır” dedi.Bunlar ilk akla gelenler.Bundan sonra da “demokrat” bir partinin, meselâ medyadan gelecek tepkilere sabırlı olması gerekir. İktidarları döneminde ve seçim öncesinde kendilerine eleştiride bulunan gazetecilere sitem etmek, kızmak, böylece seçim sonrasında onların “dikkatli olmasını” sağlamak gibi olayların hiç yaşanmaması gerekir.Parti yönetimi, kendisinden gelmese de yönetime yakın isimlerden gelen veya gelecek bu tür işgüzarlıklara karşı önlem almak zorundadır.BU DA KOMİK DEMOKRATLIK!Seçim gecesi TV’de bazı liberal meslektaşlarımız bu gecenin “demokrasinin zafer kazandığı gece” olduğunu heyecandan yanakları al al bir vaziyette haykırıyorlardı. Bunlardan biri (ki kendisi birikimiyle takdir ettiğim bir gazetecidir) demokrasinin zafer kazandığı geceyi anons ettiği andan bir dakika önce ise bir dernek mensubuna (kim olursa olsun bir sivil toplumcu) böyle bir gecede onu dinlemek veya onunla konuşmak istemediğini söyledi.1- Bu nasıl bir demokratlıktır?2- Acaba bir başka parti kazansa demokrasinin zaferi olmayacak mıydı?3- Demokrasi AKP ile zafer kazandığına göre AKP’yi seçenlerin hepsi 27 Nisan TSK bildirisine kızdığı için mi oy verdi?Çık işin içinden çıkabilirsen! Ben uzaydan inmedim!Emin Çölaşan’ın Salı günkü yazısından söz eden mailler geliyor. Çölaşan’ın yazısındaki “Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaşıyormuşuz. Türkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz (...) Seçim günü uzay gemisinden paraşütle, hiç bilmediğimiz bir ülkeye indik” cümleleri bazı AKP seçmenlerini çok kızdırmış.Ne söylerse söylesin kızacaklar ya, buldukları şeye kızmışlar. Oysa Emin Çölaşan’ın yazısının sonunda yer alan o iki paragraf, bir çok gazetecinin sohbetinden çıkarılan bir sonuçtu, sadece kendi düşüncesi değildi.Ben de bu “uzayda yaşama” görüşüne karşıyım, o başka...Aynı zamanda “medya Tarhan Erdem’e inanmadı. Türk basını sınıfta kaldı” şeklindeki iddia ve haberleri de son derece yanlış ve haksız buluyorum.Ne seçimler, ne sonuçlar, ne hükümetler, ne başbakanlar gördük. Ne sürprizlerle karşılaştık. Türkiye’de her an, her şeyin olabileceğine, hiç beklenmedik sonuçların da çıkabileceğine hazırlıklı olmak gerekir artık.Ayrıca... Medyanın vazifesi “müneccim” olarak seçim sonucunu bilmek veya doğru çıkar ya da çıkmaz, önüne konulan her ankete inanmak değildir. Haftalarca yapılan “yüzde 40’ın üstünde” anket sonucu ile seçmeni etkileme, hâlâ tartışılır bir durumdur.Bu halde vatandaşın “Böyle bir çoğunluk açıkça beğeniyorsa ben yanlış değerlendiriyor olabilirim” psikolojisine girmesi hiç de zor değildir. Hepimizin çevresinde böyle düşünenler, bu noktaya gelenler vardı. Entelektüeller arasında bile!Bir büyük başarıdan sonra o başarıyı oluşturan etkenlerin tartışılması her zaman çok zordur. Ama bu tartışılacak çok fazla etken olduğu gerçeğini değiştirmiyor.Elbette tartışacağız. Yine eleştireceğiz. Yine gerçekleri söyleyeceğiz. Ve siyasetçi eğer gerçekten o demokratik olgunluğa erişmişse medyasını rakip görmek yerine ona kulak verecek, uyarıları gözetecek.O demokratik olgunluğa erişmişse!
Dün ‘zenci laikler, beyaz AKP’başlıklı yazımda ABD ve AB basınının Türkiye’yi kasıtlı olarak “elit laikler ve dindarlar” şeklinde bölme gayretlerinden söz etmiştim.Gerçi bu bölünme daha önce iktidar partisi tarafından da yapılmıştı ama o bizim iç siyasetimizdi, kendimiz eleştirir, mücadele eder düzeltilmesini sağlayabilirdik (belki...) Diğer ülkelerin medyasının ise Türkiye’nin iç işlerine bu kadar burnunu sokmaya, başbakanına “laik azınlığın da hakkını koru” diye akıl vermeye veya seçim sonuçlarına New York Times gibi “Laik elite tokat” başlığı atmaya en ufak bir hakkı yoktur.Tabii şöyle demek lâzım; demokrasiye, basın etiğine, Türk halkına birazcık saygısı, biraz da utanması varsa yoktur.Onların Bush’u durup dururken, sırf kendi poposunu terör korkusundan kurtarmak, Irak petrolünü kontrolü altına almak için kapı komşumuz Irak’a saldırdığında bile biz böyle küstahlık yapabildik mi?Sonuçta Kuzey Irak’ta bizim için sorun çıkaracağını bildiğimiz halde “Bush saygılı olsun. Okyanus aşırı saldırganlık yapmasın” diyebildik mi?Aslında ne zamandır, seçim öncesinden beri Türk basınının bu küstahlığa toplu tepki vermesi gerektiğini yazıyorum ama bizim basınımızın demokrasi anlayışı bunu bile aşacak ölçüde geliştiği için ses çıkmıyor maalesef!Dün Amerika ve Avrupa gazetelerinin İslâmi terör korkularına rağmen Türkiye’de dinin siyasetten ayrılmasını sağlayan laik rejimine ve ona sahip çıkmaya çalışan halk kesimine cehaletlerinden ve hatta geri zekalılıktan kaynaklandığını yazmıştım.Bizim taraftan bakıldığında böyle görünüyor. Ama örneğin ABD tarafından bakıldığında, onun “ılımlı İslâm” projesini destekleyecek bir partiyi, BOP’a eş başkanlığı kabul etmiş bir başbakanı desteklemek hiç de geri zekalılık değil. Aksine çok akıllıca...Aslında Türkiye bu haliyle İslâm ülkelerine en güzel örnek, hatta Asya’daki Müslüman ülkeler “Bizde Türkiye’nin laik rejimi olmadığı için kendimizi koruyamadık” açıklamaları da yapıyorlar ama bu ABD’ye yeterli değil.“Ilımlı İslâm” örneği olabilmesi için onların ve Avrupa basınının dediği gibi dinin siyasete daha çok girmesi, yani yine kendi ifadesiyle “siyasi İslâm”ın demokratik bir ülkede daha etkili olması ve bu örneğin ortaya çıkması, söylemlerin ve bazı ülkelerin değiştirilmesi gerekiyor.Eh artık laikliğin ne kadar korunabileceğinin mücadelesi onları ilgilendirmiyor. Onunla Türkiye uğraşsın.Avrupa’nın ise hem Türkiye’yi AB’den dışlayıp Ortadoğu ülkelerine itmek, hem de kendi yatırımlarının kesintiye uğramaması gibi başka sorunları da var.Her ikisinin ortak sorunu da ‘Kuzey Irak’a girilmemesi, bunun garantisinin verilmesi (Diğer partilerin bu konuda endişe yarattığını da kabul edelim.) Bütün bunları düşündüğünüzde yabancı basının son derece kurnaz bir tutum içinde olduğu ortadadır.Peki bizim basın? Türk medyasının önde gelen bazı isimlerinin seçim akşamı ve sonrasında ağızları kulaklarında, sanki tuttukları futbol takımı maç kazanmış gibi AKP’ye açık destek vermeyen veya eleştirenlere ya da muhalefet partilerine karşı atıp tutmalarına, Tayyip Erdoğan’ın bile girmekten kaçındığı zafer havasına girmelerine ne demeli?Medyanın asıl görevi önce iktidarların hatalarını izlemek ve eleştirmektir. Kısaca bir tür denetleme mekanizması gibi çalışmaktır.AKP iktidarı döneminde bu hakkıyla yapılmadı. Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve hatta Turgut Özal döneminde bile çok daha etkili, duyarlı bir medya takibi vardı.Seçim sonrası Türkiye’de ilk kez görülen TV’lerdeki tablo ise Türk medyası adına çok daha üzücüdür.