NTV’de seçim gecesi sabaha karşı Ruşen Çakır’ın her zamanki gibi sıradışı, hele de diğer “başarı kazanmış iktidar partisini haliyle yağlayanlar” yanında esaslı sıradışı bir konuşmasını dinledim.
AKP’nin kesinlikle ve büyük farkla kazanacağını seçim öncesi VATAN’da yazmış olan ama aynı zamanda takdirleri yanında hatalarını da çekinmeden her zaman açıklayan Ruşen Çakır, gece boyunca türlü şekillerde herkesi karalayan ama AKP’ye “çok demokrat bir parti” de dahil olmak üzere iltifatlar yağdıranlara şöyle diyordu;
“Her şeyi söyleyebilirsiniz ama Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ‘demokrat’ derseniz bu yanlış olur. Ak Parti, demokratlıkla ciddi sorunu olan bir partidir.”
Buna örnek olarak da yüzde 10 barajının kaldırmamasını, bütün milletvekillerinin tek lider tarafından seçilmesini ve 150 Ak Parti milletvekilinin “tezkere oylamasında karşı oy kullanmaları” gibi nedenlerle aday gösterilmemesini veriyordu.
Şimdi tabii, tenkitlere daha da alıngan ve kolayca tepki verecek, hatta dilerlerse zarar verebilecek bir döneme girdiler... Sadece güzel sözler, pohpohlamalar duymak isteyecekleri bir döneme... İnşallah olumlu, uzlaşmacı, yaratılmış olan kutuplaşmaları giderici, Türkiye’ye yön değiştirtmeyi amaçlayan iç ve dış baskılara dirençli icraatlar yaptıklarında gerçek iltifatları da duyacaklardır.
Ama Başbakan Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı konuşmada belirttiği gibi toplumun tüm kesimlerini kucaklayacaklar, onların da mesajlarına önem vereceklerse tenkitlere de açık olmaları gerekiyor. Örneğin; demokrat bir partinin her şeyden önce güç elinde iken halka verdiği sözü tutarak milletvekiline sıradan vatandaştan çok özel bir hak olarak sunulan “yargı önünde dokunulmazlık” zırhını kaldırması gerekirdi. Yapmadı.
Demokrat bir partinin lider sultasını; kendi seçtiği delegeler tarafından tekrar seçilmesini, bütün milletvekili adaylarına tek başına karar vermesini önleyecek, parti içi demokrasiyi sağlayacak “Seçim” ve “Siyasi Partiler” yasalarını değiştirmesi gerekirdi. Değiştirmedi.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE SAYGI
Demokrat bir parti yöneticilerinin, Erdoğan ve Arınç’ın yaptıkları gibi vatandaş tepkisine sinirlenip hakaret etmemesi, hazımlı olması gerekirdi, bu yapılmadı.
Mitinglere ve katılanlara karşı demokrat bir tutum hiç sergileyemedi.
Diğer partilerin seçime girmesine de saygılı olması gerekirdi; “MHP’yi Meclis’e sokmayın, DTP’yle kapışır” dedi.
Bunlar ilk akla gelenler.
Bundan sonra da “demokrat” bir partinin, meselâ medyadan gelecek tepkilere sabırlı olması gerekir. İktidarları döneminde ve seçim öncesinde kendilerine eleştiride bulunan gazetecilere sitem etmek, kızmak, böylece seçim sonrasında onların “dikkatli olmasını” sağlamak gibi olayların hiç yaşanmaması gerekir.
Parti yönetimi, kendisinden gelmese de yönetime yakın isimlerden gelen veya gelecek bu tür işgüzarlıklara karşı önlem almak zorundadır.
BU DA KOMİK DEMOKRATLIK!
Seçim gecesi TV’de bazı liberal meslektaşlarımız bu gecenin “demokrasinin zafer kazandığı gece” olduğunu heyecandan yanakları al al bir vaziyette haykırıyorlardı. Bunlardan biri (ki kendisi birikimiyle takdir ettiğim bir gazetecidir) demokrasinin zafer kazandığı geceyi anons ettiği andan bir dakika önce ise bir dernek mensubuna (kim olursa olsun bir sivil toplumcu) böyle bir gecede onu dinlemek veya onunla konuşmak istemediğini söyledi.
1- Bu nasıl bir demokratlıktır?
2- Acaba bir başka parti kazansa demokrasinin zaferi olmayacak mıydı?
3- Demokrasi AKP ile zafer kazandığına göre AKP’yi seçenlerin hepsi 27 Nisan TSK bildirisine kızdığı için mi oy verdi?
Çık işin içinden çıkabilirsen!
Ben uzaydan inmedim!
Emin Çölaşan’ın Salı günkü yazısından söz eden mailler geliyor. Çölaşan’ın yazısındaki “Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaşıyormuşuz. Türkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz (...) Seçim günü uzay gemisinden paraşütle, hiç bilmediğimiz bir ülkeye indik” cümleleri bazı AKP seçmenlerini çok kızdırmış.
Ne söylerse söylesin kızacaklar ya, buldukları şeye kızmışlar. Oysa Emin Çölaşan’ın yazısının sonunda yer alan o iki paragraf, bir çok gazetecinin sohbetinden çıkarılan bir sonuçtu, sadece kendi düşüncesi değildi.
Ben de bu “uzayda yaşama” görüşüne karşıyım, o başka...
Aynı zamanda “medya Tarhan Erdem’e inanmadı. Türk basını sınıfta kaldı” şeklindeki iddia ve haberleri de son derece yanlış ve haksız buluyorum.
Ne seçimler, ne sonuçlar, ne hükümetler, ne başbakanlar gördük. Ne sürprizlerle karşılaştık. Türkiye’de her an, her şeyin olabileceğine, hiç beklenmedik sonuçların da çıkabileceğine hazırlıklı olmak gerekir artık.
Ayrıca... Medyanın vazifesi “müneccim” olarak seçim sonucunu bilmek veya doğru çıkar ya da çıkmaz, önüne konulan her ankete inanmak değildir. Haftalarca yapılan “yüzde 40’ın üstünde” anket sonucu ile seçmeni etkileme, hâlâ tartışılır bir durumdur.
Bu halde vatandaşın “Böyle bir çoğunluk açıkça beğeniyorsa ben yanlış değerlendiriyor olabilirim” psikolojisine girmesi hiç de zor değildir. Hepimizin çevresinde böyle düşünenler, bu noktaya gelenler vardı. Entelektüeller arasında bile!
Bir büyük başarıdan sonra o başarıyı oluşturan etkenlerin tartışılması her zaman çok zordur. Ama bu tartışılacak çok fazla etken olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Elbette tartışacağız. Yine eleştireceğiz. Yine gerçekleri söyleyeceğiz. Ve siyasetçi eğer gerçekten o demokratik olgunluğa erişmişse medyasını rakip görmek yerine ona kulak verecek, uyarıları gözetecek.
O demokratik olgunluğa erişmişse!
Demokrat bir parti ve demokratlık üzerine!
Haberin Devamı

