AKP’nin “kadın” ilânı ve gerçekler!

15 Temmuz 2007

AKP tam sayfa gazete ilânı vermiş; “Önce İnsan, Önce Kadınlarımız” başlığı altında kadınlar için yaptıklarını, istihdamdan şiddete, TBMM’de temsilden hayat pahalılığına kadar tek tek yazmışlar ve kadın seçmenden aferin(!) bekliyorlar.Bir kere hemen başlığı değiştirelim ve “Önce Erkekler, Sonra Kadınlar” yapalım çünkü bu iktidar döneminde de kadınlar ezilmekten ve 2.sınıf vatandaş muamelesi görmekten zerre kadar kurtulamadılar (Hatta buna çocukları da ekleyebiliriz, çocuk yuvalarında şiddet artışını unutmayalım.)İlânda Başbakan Erdoğan’ın şık ve kendinden emin fotoğrafının yanında yazılı olanlara bir göz atalım şimdi:- “Kadın-erkek eşitliği ve istihdamında önemli yasal düzenlemeler yaptık. Kadınlarımıza karşı her türlü ayrımcılıkla mücadele ettik.” Kadın hakları konusunda asıl mücadeleyi veren kadın örgütü temsilcisi hukukçular ise bu dönemde kadın istihdamının kamuda ve özel sektörde düştüğünü söylüyorlar. İRİS araştırma grubunun yaptığı araştırmaya göre yüzde 35-40’lardan yüzde 25’e düşmüş ve AKP döneminde kadın istihdamını arttırmayı teşvik edici hiçbir düzenleme yapılmamış.Şimdi feci haksızlığa dikkat: Çalışan kadınların yıllık kazancı erkeklerin kazancının sadece yüzde 34.4’ü... Yani hem çalışan kadın sayısı azalıyor, hem de çalışsalar bile erkeğin kazancının yarısına yaklaşamıyorlar.Tekrar dikkat: İşsiz genç nüfusun tam yüzde 88’i kadın. Yani erkeklerin istihdamda tercih edildiği, yapılan büyük haksızlık bir kez daha ortada. HERŞEY ERKEKLERİN!“Kadın-erkek eşitlliğine önem verdiklerini” ilânla anlattıkları için devam ediyoruz:Sözlerinde durmadıkları, “Seçimlerden sonra ilk yapacağımız iş” dedikleri ve altına muhalefet şerhi koydukları Mal Rejimi Yürürlük Maddesi’ni değiştirmedikleri için evli kadınların yarısından çoğu büyük bir haksızlığa uğramış durumda. Bugün yerel mahkemeler bu haksızlığa karşı çıkmaya çalışıyor ama kararlar Yargıtay’dan hep kadınlar aleyhine çıkıyor. Hem de bir davanın kararının diğerini tutmadığı bir kaoslaŞimdi dikkat: Bu nedenle kadınlar beş parasız sokağa atılmadıkları için şiddete, “kuma”ya bile susmak zorunda kalıyorlar.Ve bu nedenle Türkiye’de gayrimenkullerin yüzde 80.2’si erkeklere ait.Buyrun size eşitlik, iyi mi?POŞETE NE GEREK VAR?- AKP ilânında “mutfakta kadınımızın sırtından hayat pahalılığı yükünü aldık” diyor. Yukarıdaki nedenlerle “kadınlarının mutfakta olduğu” doğru; iş, mal, mülk erkeklerin olunca kadına da mutfak kalıyor (kaldı ki Tayyip Erdoğan daha önce kadınların çalışmasına razı olmayacaklarını söylemişti.)Şimdi şu soru kalıyor: Mutfaktaki kadın bu kadar rahatsa AKP’nin kadınlara poşet poşet mercimek-nohut dağıtmasına ne gerek var?Gelir artsaydı, işsizlik azalıp milletin cebine para girseydi poşetle oy avcılığına gerek kalır mıydı?- İlânda “Kadınlarımızın TBMM’de daha etkin temsil edilmesi için en fazla kadın milletvekili adayını biz gösterdik” diyor. Yanında Başbakan’ın fotoğrafı olduğu için onun sözü sayılır ve ne yazık ki doğru değil.DP: 100, LDP: 110’dan fazla, GP: 132, AKP: 62 kadın aday gösterdi.Başbakan “81 ilden birer kadın aday çıkaracağız” demişti, 81 ilde liste başında tek kadın yok, ilk üç sıraya giren sadece 12 kadın aday var.- İlânda “aile içi şiddet, töre ve namus cinayetleri ile bilinçlendirme çalışmalarına öncelik verdik” diyor.“Ainesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” atasözümüze dayanarak şunu sorabiliriz: Aile içi şiddet ve töre cinayetlerinde ne kadar azalma oldu? Emniyet ve ilgili kadın kuruluşları töre cinayetlerinde ve aile içi şiddette büyük ölçüde artış olduğunu bildiriyor (yüzde 70’in üstünde). Sadece 2006’da 15 bin’e yakın aile içi şiddet olayı görülmüş.Kısacası şiddetinde “genelge çıkarmakla” önlenmesi mümkün değil, kadın sorunlarına ciddi şekilde eğilecek samimiyet ve siyasi irade gerekiyor.İlânın sonunda “durmak yok, yola devam” demişler. Lafla peynir gemisi yürüseydi kimbilir şimdiye kadar kadınlar da ne çok yol almış olurdu!Ölülere seçmen kartı ve çifte kart!Okurlarımızdan seçimle ilgili enteresan haberler gelmeye devam ediyor. Tülin Noral yaşadığı olayı şöyle anlatıyor: “YSK’ya düzeltme için başvurulan kartın seçmen kimlik bilgileri düzeltilmiş fakat aynı kişiye ait iki seçmen kartı olarak muhtarlığa teslim edilmiş. Yani biri düzeltilmiş, diğeri hatalı olan iki kart. Üç kişilik ailemde iki kişi bu durumdadır ve bu durum aynı kişinin kolayca iki kez oy kullanmasını sağlayabilir.Konuyla ilgili olarak muhtarı uyardığımda hatalıları geri istedi ve kasada saklayabileceğini belirtti. Vermek içime sinmediğinden her iki kağıt da elimde. Gerekirse fakslayabilirim.” İkinci mektup “dünyayı kurtaran adam” kod adı ile iki kez gönderilmiş, okurumuz oturduğu sokakta yıllar önce ölen dokuz komşusuna ve babasına öldüklerinden bu yana her seçimde seçmen kağıtları geldiğini anlatıyor ve “Bunun Türkiye boyutunu düşünecek olursak...” diyor.Kendisi “oy kullanmayanlardan”mış, kendine göre nedenleri olduğunu söylese de umarım yaptığının (insanlar ABD’den Avrupa ülkelerinden oy kullanmak için gelirken) ciddi bir sorumsuzluk olduğunu farkeder.“TC Kimlik No.”su olmayan milyonlarca vatandaşa herhangi bir kimlikle oy kullandırılması yeterince önemli bir “mükerrer oy” ihtimali yaratırken bir de yukarıdakiler ve benzeri durumları düşünün. Bu kadar “fazladan oy” neler yapmaz ki?Bu şartlar altında yapılan bir seçime güvenmeye zorlanıyoruz. YSK bu durumlardan habersiz mi acaba?

Devamını Oku

Sıra Ferhat Göçer’i yıldırmaya geldi!

14 Temmuz 2007

Dün Ahmet San’ın canından bezdirilmesinden söz etmiştim, bugün sıra Ferhat Göçer’de...Zirvede bir sanatçı olmasına ve siyasetin de rol oynadığı Eurovision’a katılmanın ne olursa olsun risk oluşturmasına rağmen birçok ünlü sanatçının aksine her zaman “Ülkemi temsil etmek onurdur” diyen ve sonunda bunu başarıyla yapan Kenan Doğulu da yarışma öncesinde nasibini almıştı yıldırma faaliyetlerinden...Kim ne derse desin Türkiye’nin müzik alanında başarıyı hak eden ve ülkeyi dünya çapında temsil edebilecek sanatçıları parmakla sayılacak kadar azdır. Skandallarla, reyting arttıracak hileler ve sansasyonel olaylarla, kadın ise süslenip püslenip kliplerle devamlı magazin gündeminde kalanların yanında, sessiz sedasız müziğiyle, yeteneğiyle yükselenleri düşünecek olursanız hak vereceksiniz.Yakın ilişkileri söz konusuyken küs gibi ekranlarda kavga edip törenlerle barışanlar, programların reytingini yükseltmek için ağlayan veya tiyatro oynayanlar, Türkiye’de alışılmış ucuz reklam taktikleriyle ilgi toplamaya çalışanlar, kısacası milleti aptal yerine koyanların işi kolay. Diğerlerinin ise zor.Buna rağmen nedense yıldırma faaliyeti hep bu “diğerleri”- ne yani bileğinin gücüyle başarı kazanan takıma yapılır bizde.Aslında Türkiye’de her meslekte bu böyledir, “karşılaştırma yapılması” imkanı yaratarak aynı alanda köşe kapmaca oynayanları rahatsız ediyorsanız işiniz çok ama çok zordur. Ancak “ağzınızla uçan kuşu yakalayabildiğiniz takdirde” size zarar veremezler.ÜCRETSİZ KONSER VERMEZSEN...Ferhat Göçer’le ilgili haberi dikkatle okuyunca onun başına çorap örme çabalarının Tıp Bayramı’nda ve Hemşirelik Haftası’nda çıkıp ücretsiz konser verme teklifini kabul etmemesinden kaynaklandığını hemen görüyorsunuz.Bir sanatçı mesleğiyle ilgili olsun olmasın, dünyanın hiçbir yerinde bu tür bir zorunluluk altına sokulamaz. Ama burası Türkiye, yapmazsanız iş açarlar başınıza, nitekim açtıklarını görüyoruz.Göçer, takdir ettiğim diğer sanatçılar gibi benim televizyon programıma defalarca katıldı. Gece sabaha kadar çalışmış olsa bile zamanından çok önce gelir, müthiş bir dikkat ve disiplinle çalışmasını yapar ve çıkar. “Doktorluk” deyince de gözlerinin içi parlar... Bu kadar disiplinli ve mesleğine aşık bir insanın müzik nedeniyle cerrahlığı aksattığına kusura bakmayın ama ben gözümle görsem inanmakta zorlanırım.Nitekim daha sonra telefonla arayarak kendisiyle görüştüm, inanmamakta haklıymışım.Sorunun önce İstanbul’da Tıp Bayramı etkinliklerine “Erciyes Tıp Fakültesine çok önceden söz verdiği için” katılamaması nedeniyle başladığını söyleyen sanatçı ‘Acaba ücret almadan çıkmadığınız için mi sorun çıkarıyorlar’ soruma şöyle cevap verdi: “Biz konserlere yaklaşık 20 kişilik ekiple ve TIR’larla, kamyonlarla gidiyoruz. Ben ücret almasam da bu ekip, monitörler, dış hoparlörler, araçlar 17-18 milyar tutuyor. Tarkan’a sorsanız en az 40-50 milyar diyecektir. Ama teklif yapanlar bunu anlayamıyor.” S- Doktor veya şarkıcı, iki meslekten birini seçmenizi isteyeceklermiş?F.G.- Ben 14 yıldır cerrahlık yapıyorum ve işimi de büyük bir titizlikle yapıyorum. Eğer mesleğime bu kadar saygı duymasaydım ayda “950 YTL” kazandığım bir iş için mücadele vermezdim. Cerrahlığı bırakmam söz konusu bile değil. S- Nöbetinizi aksattığınız için bir hastanın öldüğünden söz edildi?F.G.- Söz konusu hasta Cerahhi’de değil Dahiliye bölümünde yatmaktaydı, yaşlı bir mide kanseri hastasıydı ve hastalık beyin dahil tüm vücuda yayılmıştı, kurtulması imkansızdı. Tümüyle yalan bir haber bu. Böyle bir suç işlense o doktora bir daha hekimlik yaptırmazlar.S- “Şarkıcılık hobim, para almıyorum” demişsiniz...F.G.- Böyle bir şeyi asla söylemedim, gazetelere bakacak vaktim bile yok, ilk kez sizden duyuyorum.İşte böyle... Siz benim yerimde olsanız neye inanırdınız? Ben Ferhat Göçer’e inanıyorum. Bırakalım artık gerçek sanatçılarımızı yıldırma operasyonlarını. Heveslenenlere de fırsat vermeyelim! ***** Bıktırdınız yani!İki şeyden fena halde mide bulantısı geldi; biri (affınıza sığınarak olduğu gibi yazacağım) şöhrete giden yolu kıçını başını açmak zanneden beyinsiz kadınlar ile onları “OFF AMAN” gibi nidalarla evire çevire 24 saat her kanalda ekrana getiren magazinciler...Diğeri ise Türkiye boğazına kadar hayati sorunlara batmışken sokak ağzıyla birbirine laf sokuşturmaya çalışan siyasiler.Yetti artık, çıldırtmayın milleti... Birincisi bu ülkenin “normal” kadınlarına, diğeri tüm vatandaşlara hakarettir.Rezil ettiniz memleketi, gençlere yolunu şaşırttınız hala vazgeçmiyorsunuz yahu! Türkiye bu mudur, Türk halkı bunu mu hakediyor?Haydi birincisi beyinsiz bir grup kadın nedeniyle oluyor, ya liderlere ne demeli?Konuşacaksanız bize; Kuzey Irak’ın ve terörün çözümünü, AB ve ABD’yi nasıl yola getireceğinizi, söz verilip de kaldırılmayan dokunulmazlıkları, bir yanda tek bir kelime nedeniyle hapse atılan üniversite öğrencileri dururken en ağır suç dosyaları gizlenen siyasetçileri, liselerde had safhaya çıkan çetelerin ve uyuşturucu sorununun halledilmesini, işsizliğe, yoksulluğa getireceğiniz çareleri anlatın.Aksi takdirde sonsuza kadar susun, yetti artık!

Devamını Oku

Ahmet San’ın dönüşü muhteşem oldu!

13 Temmuz 2007

Türkiye’nin en ünlü müzik yıldızlarına yıllarca o yol göstermiş, bugünkü şöhretlerinde büyük rol oynamıştı.Dünyanın en ünlü starlarını da ilk olarak o Türkiye’ye getirmiş, ancak sinemada/televizyonda izleyebileceğiniz muhteşem şovlarıyla bu starları onun sayesinde canlı olarak izleyebilmiştik.Ama böyle başarılara imza atanların çoğuna olduğu gibi Ahmet San’ın da başına gelmedik sıkıntı kalmadı. Türkiye’nin anlaşılmaz bürokratik kurallarıyla, kıskançlıklar ve engellemelerle yıllarca boğuşmaktan yorgun düşen başarılı organizatör San sonunda doğal bir küskünlük duygusuyla kenara çekildi.Uzun süre sesi soluğu çıkmadı. Alnının teriyle başarı kazanmış insanlara yapılan bu haksızlıklara her zaman üzüldüğüm gibi onun da en verimli döneminde ortadan kaybolmasını büyük kayıp olarak gördüm.Bu nedenle Maslak’ta; Cüneyt Ortan, Ahmet Kunt ve Elif Dağdeviren’in de aralarında olduğu bir grup arkadaşıyla büyük bir eğlence kompleksi olan Arena’yı açması ve yeniden müzik dünyasına dönmesi beni çok mutlu etti...Perşembe akşamı Arena’da muhteşem bir Natalie Cole konseri izledik, dün akşam da Julio Iglesias oradaydı. Anlayacağınız aynı performans ortada... Ve üstelik bu kez, kendisi gibi başarılı isimlerle güç birliği yaptığı için daha da güvenli olarak...Arena, gördüğüm kadarıyla kusursuz bir konser mekânı olmuş. İçinde rahatça yemek yiyeceğiniz, kahve-çay içebileceğiniz büfeler, oturma köşeleri var. Dile kolay, sadece beklemeye ayrılan kısım 3 bin kişilik bir alan...11 Temmuz Çarşamba gecesi ben de Ahmet San’ın Kandilli Cemile Sultan Korusu’ndaki Sultan Köşkü’nde yakın dostlarına verdiği akşam yemeğindeydim.1990 yılında “bir dünya starıyla yaptığı ilk konser” in sanatçısı olan Julio Iglesias, 1973’te ilk organizasyonunda sahneye çıkan Christian Adam, 1984’te ilk büyük prodüksiyonla konser yaptığı Al Bano ve ilk Türk konser sanatçısı Emrah’ın da bulunduğu gecede (ENBE orkestrasını unutmuyorum, yine harikaydılar) Ahmet San’ın meslek yaşamındaki ilginç öyküleri onun ağzından dinledik.Konser yapacağı stadyuma çimlerin bozulmaması için “çim kaplama” istendiği, koskoca bir stadyum için Avrupa’dan getirtilen kaplamaların 1 gün gecikmesi nedeniyle tam 4 yıl yargılandığı, bu öykülerden sadece biriydi. Türkiye’de görevi kötüye kullanmadan, dolandırıcılığa, ihaleye fesat karıştırmaya kadar en ciddi suçları işleyenler dokunulmazlık nedeniyle yargılanamaz ve ülke yönetirken, dokunulmazlığı olmayanların “çim nedeniyle” 4 yıl yargılanması ve bu nedenlerle hayatından bezip kenara çekilmesi size de ilginç gelmiyor mu?Umarım Ahmet San bir daha bu tür haksızlıklarla karşılaşmaz ve daha çok uzun yıllar büyük başarılara imza atar.Bunu fazlasıyla hak ediyor! 77 yaşındaSiyasi rakiplerinin “70 yaşını” bir dezavantaj gibi ileri sürenlerin Julio Iglesias’ı yakından görmelerini isterdim. Yanık teni, incecik vücuduyla inanılmaz genç ve dinamik görünüyor. Tanıştırıldığımızda ona “Hiç değişmiyorsunuz” dedim, gülerek “77 yaşındayım” cevabını verdi. *****Turgut Özal ve uzlaşma!Ahmet San’ın 11 Temmuz akşamı verdiği 60 kişilik yemekte Semra ve Ahmet Özal da vardı. Semra Hanım çok zayıflamış ama hayata gülen gözlerle bakması, neşeli kişiliği nedeniyle hiç değişmemiş.Yemekte Ahmet Özal’la uzun bir siyasi sohbet yaptık. 22 Temmuz seçimlerinden sonra bir parti kurmaya hazırlandığını da ilk olarak o akşam açıkladı. Kurulacak partiye daha şimdiden iki ayrı partinin 80 civarında il ve ilçe teşkilâtı katılacaklarını bildirmişler.Partinin adını “Yeni Parti” olarak düşündüğünü ama başka partiler katıldığında bu isme ilâve yapılabileceğini ve gerçek merkez sağ partinin de bu parti olacağını söyleyen Ahmet Özal’a sık sık tekrarlanan “Turgut Özal da aynı şekilde cumhurbaşkanı seçildi” sözünü sordum.Daha önce Süleyman Demirel ve Korkut Özal “uzlaşma olmadan seçildiği” için Turgut Özal’ın sıkıntı çektiğini ve vefat etmeseydi cumhurbaşkanlığını bırakmayı düşündüğünü söylemişlerdi ama Ahmet Özal oğlu olarak detayları daha iyi biliyor olabilirdi.Nitekim Ahmet Özal babasının bu konuda kesin kararlı olduğunu, vefat etmese 19 Mayıs 1993’teki “Ulusa Sesleniş” konuşmasında ayrılacağını halka açıklamak istediğini, ayrıldıktan sonra ise ANAP’ı yozlaşmış bulduğu (birlikte siyaset yaptığı arkadaşlarının değiştiğini düşünüyormuş) için Yusuf Özal’a “Yeni Parti”yi kurdurmayı planladığını anlattı.Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı dönemindeki sıkıntıları en iyi bilen insanlar “uzlaşma olmadan, 367 sağlanmadan yapılan seçimin sonuçlarını” bu kadar açık şekilde anlatırken halâ onun seçilme şartlarını gündeme getirenlere, daha doğrusu kullananlara ne demeli bilmem.Bunu yaptıkları için Türkiye “Tarih tekerrürden ibarettir” durumundan bir türlü kurtulamıyor.

Devamını Oku

Güzel ve dâhiyiz, var mı itiraz?

12 Temmuz 2007

Dün Show TV’de yayınlanan “Güzel ve Dâhi” isimli programın kadın izleyici ve kadın örgütleri üzerinde nasıl şok etkisi yaptığından söz etmiştim.Türkiye’de bilgisayar, bilim, genel kültür alanlarında donanımlı “en az genç erkek sayısı kadar” genç kız bulunmasına rağmen bu program nedense her konuda alabildiğine cahil; Semra Özal, Pavarotti veya Kenan Evren’i bile tanımayan, üstelik çekim yapıldığını bilmesine rağmen erkeklerden tüyo almaya çalışacak kadar da “saf” kızları bulmuş.Zira formata göre kızlar sadece “güzel, alışveriş ve modaya meraklı” velâkin aptal olmak zorunda... Erkekler ise bilime, bilgisayara meraklı “dâhiler”... Yani her konuyu bilen zeki yaratıklar.Soruları cevaplayamayan “seçilmiş” kızlar sonra da “nihayet uzman olduğumuz noktaya geldik” rahatlığı içinde aptal aptal masa üstünde kırıtacaklar. Daha sonra da aynı evin içinde yaşayarak erkeklerden “akıllı ve bilgili” olmayı öğrenirken onlara “kadınlara nasıl davranılması gerektiğini ve dans etmeyi” öğretecekler.Bu programı izleyen çocuk yaştaki kızlar ise “Alfabe”den öğrendikleri “kadının işi ev ve çocuk bakımı, erkeğin ise dışarda çalışmak” şeklindeki müthiş bilgilere bir de kadının aptal ve güzel, erkeğin zeki ve bilgili (ya da onların dediği gibi dâhi) olması gerektiğini ekleyerek feyiz almış (!) olacaklar.Bu kadar cinsiyet ayırımcılığı yapan, “kadın”ı bu kadar aşağılayıcı bir program ve böyle bir medya anlayışı olamaz. Doğrusu ben “Mymax”te yayınlanan yine Amerikalılara ait Bachelor (Bekâr) isimli programdan kötüsü olamaz diye düşünüyordum, yanılmışım. “Güzel ve Dâhi” herhalde bu konuda birinciliği alır. Bu programı beğenerek yayınlayanlara Türkiye’de “güzel ve dâhi” çok sayıda genç kız ve kadının bulunduğunu, zekânın, bilimin, kültürün erkek tekelinde olmadığını hatırlatıyor, RTÜK’ü de dikkatle izlemeye davet ediyorum.“MEDİZ” ise SHOW TV’ye kısa süre önce imzaladığı “Yayıncılık Etik İlkeleri”ni hatırlatıyor.“Yayınlarında ırk, renk, dil, din ve cinsiyet ayırımcılığına yer vermeyecek”lerini...Herhalde “anlayabilecek”lerdir!*****Hangi babayiğit anketi doğru cevaplayabilir?Oylarınızı seçim anketlerinin etkisinde kalmadan verin’ demiştim dün... Meğer anketlere ne çok kızan varmış!Gelen telefon ve ‘mail’leri tek tek cevaplamam mümkün olamıyor, bu nedenle okumadığımı zanneden okurlarımız da var ama yanlış, hepsini okuyorum.Öncelikle, ben bunu söylerken VATAN’ın anket yayımlamasının nedenini soranlara cevap vereyim. Gazetelerin hemen hepsi zaman zaman seçim anketi veriyorlar, VATAN da veriyor. Benim yazdıklarım ise bu konuda (ve her konuda) sadece kendi görüşlerimi içeriyor.Anketlerin tarafsız yapıldığına veya her zaman cevaplayanların gerçek tercihini yansıttığına ben inanmıyorum. İsteyen inanabilir.Neden inanmadığımı dün gelen iki mektup biraz açıklıyor. Ben bu anketleri yapan kuruluşlar kimlere aittir, hepsini bilmiyorum. Ama bildiklerim ve duyduklarım bana yetiyor. Okurumuz Cihangir Gözükızıl ise şöyle yazmış:“Sayın Mengi,Anket şirketleri ile partiler arasındaki ilişkilerin yıllar sonra ortaya çıktığını yazıyorsunuz ama partiler bile bunları saklamıyor artık.Örnek verecek olursak GENAR, ANAR, Pollmark gibi araştırma şirketlerinin hepsi AKP’ye yakın isimler tarafından kurulmuş (...) Hepsinde ortak sonuç: AKP yeniden iktidar”... (Bu ihtimal gerçekleşebilir de. Ama baskı kabul edilemez. R.M)TATVAN’a sürülmez mi?Çanakkale’den yazan Aydoğan Ünver isimli okurumuz ise “işyerine gelen anketörler”i anlatıyor.Geçen seçimde kime oy verdiğini, bu seçimde hangi partiyi tercih edeceğini soran anketörler en sonunda da “adını, soyadını, telefon numarasını” yazmışlar. Aydoğan bey diyor ki:“Şimdi şöyle bir düşünelim. Bir kamu görevlisi ya da yakınları kamu hizmetinde çalışanlar bu anketi cevaplasa ve AKP’ye oy vermediğini veya vermeyeceğini söylese soluğu VAN’da ya da TATVAN’da almaz mı?Aynı şekilde, çocukları iş bekleyen bir anne baba çocuklarının geleceğini riske atarak gerçeği söyleyebilir mi?” Aydoğan Ünver mektubunu “Bu koşullarda yapılan anketleri yayınlayan medyaya kızarak” bitiriyor.Daha ortada seçim ihtimali bile yokken ilkokul öğrencilerini okullarından alıp mitinge götüren bir partinin seçim propagandası sürecinde neler yapabileceğini tahmin eden edecektir.Ben sadece dikkatli olmanızı ve etki altında kalmamanızı öneriyorum.

Devamını Oku

Seçim anketleri sizi etkilemesin

11 Temmuz 2007

AKP’nin parti bayraklarıyla illerin ilçelerin her sokağını baştan başa kapladığını, İstanbul’da da sahil yollarından başlayarak aynı durumun mevcut olduğunu haftalardır aynı konuda gelen çok sayıda ‘mail’den öğreniyordum. Okurların bir kısmı buna ‘görgüsüz savurganlık’ diyorlar.Birkaç gün önce Boğaz’da Tarabya’dan Arnavutköy’e sahil yolunu geçmek durumunda kalınca ben de gördüm ve gerçekten hayretler içinde kaldım. Kilometrelerce sadece aynı partiye ait bayraklar adım başı asılmış durumda... Sonra dikkat ettim aynı şey Kadıköy yakasında da mevcut, diğer semtlerde de.İnanılmaz bir çevre ve görüntü kirliliği, inanılmaz bir israf bu... Diğer tüm partiler, karşılaştıracak olursanız çok daha az bayrak ve poster asmışlar.Duyduğuma göre iki gündür ilçe belediyeleri ilçe seçim kurullarının isteğiyle bu bayrakları toplatıyormuş.Gelen mektuplardan biri şöyle diyordu; “Sayın Mengi, öncelikle ben bir AKP seçmeniyim. Bundan önceki seçimde oyumu AKP’ye verdim ama bu seçimde vermeyi düşünmüyorum. Nedenleri... (Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden başlayarak nedenler sıralanmış. R.M)AKP Hazineden 80 Trilyon aldı (seçim yardımı ile çok daha fazla, 141 trilyon... R.M), şimdi onu reklâm kampanyalarında çarçur ediyorlar. Dağa taşa reklâm yapıştırıyorlar. Oysa madem ki Başbakan ve ekibi bu ülkeyi düşünüyor, paraları yandaş reklam firmalarına oluk oluk akıtacaklarına;20 şehre okul, hastane vs. yaptırabilirlerdi. O parayla 5 savaş uçağı alabilirlerdi. Ormanlarımız yanıyor, 20 yangın söndürme helikopteri alabilir, çocuk yuvaları, kimsesizler için yurtlar yaptırabilirlerdi. Sonra da meydanlarda ‘İşte, milletin parasını çarçur etmiyoruz, ilk icraatımız bu’ diyebilirlerdi.” Bakın bizim bile dikkat etmediğimiz konulara kendi eski seçmeni dikkat ediyor, haksız mı?Bırakalım bunları, kendine güvenen, 5 yıllık icraatı yeni görülmüş, halen de iktidarda olan bir partinin bu kadar reklâma neden ihtiyacı vardır ki?Bir nedeni olmalı... Veya birçok... Öte yanda “tarafsız kamuoyu yoklaması” gibi sunulan birçok ankette resmen AKP yararına psikolojik baskı yapılıyor, sürekli aynı rakamlar beyinlere kazınıyor.Daha önce yazdım ve yazarken anket yapan bazı kuruluşların sahipleriyle olan konuşmalarıma dayanarak yazdım. Bu kuruluşların ve tarafsız görünen bazı isimlerin aslında partilerle veya onlara yakın medya ile ne tür ilişkiler içinde olduğunu bilmiyoruz. Yıllar sonra anlaşılıyor.İnanın bana aynı durumda bir başka parti de olsa eleştirilerim değişmezdi, geçmişte DYP ve ANAP iktidarları döneminde en yoğun eleştiri yapanlardan biri olduğumu umarım hatırlarsınız.Diyeceğim o ki, oylarınızı etki, baskı altında kalmadan, tatlı vaatlere, gülücüklere kanmadan iyi düşünerek verin.Ve lütfen mutlaka sandığa gidin. Kendiniz ve sizden sonraki kuşaklar adına, bu kez çok önemli!*****Kadınlar dâhi, erkekler güzel olamaz mı?Bu başlık “Kadınların Medya İzleme Grubu” na; MEDİZ’e ait... SHOW TV’nin Amerika’da yayınlanan bir programdan uyarlanan “Güzel ve Dahi” adlı yeni yarışma programı şu sıralarda başta ben olmak üzere kadınları ve kadın örgütlerini son derece haklı olarak fena halde sinirlendiriyor.MEDİZ bu programa alınacak konukların seçim aşamasında bile cinsiyet ayırımcılığı yapıldığını; “çok güzel, etkileyici, modayı takip eden, alışverişi seven kızlar” ile “konusunda uzman, üstün zekâya sahip, kızlara bilgisayar, matematik, bilim konularını öğretebilecek erkekler” arayıp bulduğunu açıkladı.Gerçekten de katılımcı genç kızların en basit genel kültür sorularına verdikleri cahilce cevaplar ve masaların üzerine mini eteklerle çıkıp erkeklerin önünde bacak göstermesi ile gazetelerde yer alan bu program ciddi şekilde eleştirilmeyi hak ediyor.Amerika’da yayınlanıyor olması her programın, tümüyle farklı gelenekleri olan Türkiye’ye aynen alınmasını gerektirmez. Biz hiçbir konuda onlardan daha sağduyulu ve dikkatli olamayacak mıyız? Yarın bu konuya devam edeceğim.

Devamını Oku

Erkekler için cennet bir ülke; Türkiye!

11 Temmuz 2007

Dün ‘Yargıtay’da kadın düşmanı mı var’ başlıklı yazımda son Yargıtay kararlarının tümünün kadınlar aleyhinde çıkmasına dikkat çekmiştim.Şimdi önce bu yazının devamını verelim, sonra yeni haberlere geçelim .Ecevit’in koalisyon hükümeti döneminde “bir hile gibi” son dakikada eklenen yürürlük maddesi Anayasa Mahkemesi kararıyla değiştirilene kadar “1 Ocak 2002 öncesinde evlenen” kadınlara boşanma sırasında eşit payın mahkemeler tarafından tazminat olarak verilmesinin önünde hiçbir hukuki engel yok.Siyasi partiler bu ciddi haksızlığı ısrarla umursamaz görünürken yerel mahkemelerin adil hakimleri bunu sağlamaya çalışmakta, Yargıtay ise önlerine duvar gibi dikilmektedir.Oysa çalışmayan kadınlar arasında “erkek ısrarı veya çocuk bakımı” nedeniyle işini bırakan, kariyerinden vazgeçen çok sayıda kadın da vardır.HER BAŞARILI ERKEĞİN ARKASINDA...Bu konuda ilk kez bir erkek yazarın yazısından etkilendim. Pazar günü Cengiz Semercioğlu Yargıtay’ın kararı için “ayıp, haksızlık, adaletsizlik, ayırımcılık” diyerek şöyle devam etmişti: “Gündeliğe giden bir kadının bile en az 50 YTL aldığını düşünürseniz, bir ev kadınının yaptığı işin ekonomik değerinin sıfır olduğunu söylemenin mantıksızlığı ortaya çıkar.Peki evlilik hayatından dolayı iş yaşamını bırakmış, çocukları için kariyerinden vazgeçmiş kadınlara ne diyeceğiz?Köle mi?Evet, bir köle alıp eve koysaydık ancak bu kadar hakkı olmazdı (...)Hani her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardı?Hani hayat müşterekti?”Tesadüfe (!) bakın ki biz daha önceki davalarla ilgili Yargıtay kararlarını eleştirir, irdelerken aynı çizgide yeni kararların haberleri geldi.Örneğin; eşinden şiddet gören, dayak yiyen kadın eğer olay sırasında eşine hakaret ederse eşit kusurlu sayılırmış. Yani Yargıtay böyle sayıyor.Demek ki erkek eşine her istediğini yapacak, dövecek, sövecek ama olayı başlatan kendisi olmasına ve ağır bir suç işliyor olmasına rağmen kadın doğal bir tepkiyle öfkeli sözler söylüyorsa eşit suçlu sayılacak.Ne kusursuz bir erkekler dünyası bu böyle?Yargıtay’dan çıkan bu karara bakarak düz mantıkla “eşini sokakta bıçakla 50-60 yerinden doğrayan adam” olayında veya bir kadın cinayetinde (namus, töre, kıskançlık gibi) saldırıya uğrayan kadın “bıçaklanırken katil erkeğe hakaret ediyorsa” bunun cezada ciddi bir indirime neden olması gerekecektir.Eşit kusur sayıldığına göre kim bilir belki de katilin tamamen serbest kalmasına neden olacaktır.Adamın alkolik olması, evin camını çerçevesini indirmesi, kadını en azından hastanelik etmesi, evdeki çocukların ve kadının psikolojisini ömür boyu iz bırakacak şekilde bozması filân hiçbir anlam ifade etmiyor.Kusura bakmasınlar ama bu anlayışa başka hiçbir ülkede hukuk demezler. Yargıtay bu kararını derhal yeniden gözden geçirmek ve düzeltmek, şiddet uygulayan kocaların ve tüm erkeklerin ciddi şekilde cezalandırılmasını sağlamak zorundadır.TUTARSIZ KARARLARÖte yanda Yargıtay son boşanma davası kararlarında “evlilik süresince edinilen mallar”dan eşit pay isteyen kadınları rahatlıkla cezalandırdı. Ama ilahi adalet de yerini buldu.2001 yılında “Bu yasa bize de uygulanırsa karılarımız bizi terk eder” diyen erkek milletvekillerinin gayreti sonunda (ne kalitesiz bir korku ama) Medeni Kanun Mal Rejimi’ne son dakikada eklenen bir yürürlük maddesi ile “2002 Ocak” ayından önce evlenen kadınlar büyük bir haksızlığa uğramıştı.“2002 öncesi/sonrası” ayırımının bugünkü olaylara neden olacağı da belliydi çünkü ne mağdur kadınlar, ne de onların davalarına bakan hakimler bunu içlerine sindirebiliyordu.Bu “imkânsız yasa” nihayet Yargıtay’ı da zor durumda bıraktı ve birbirine çok benzeyen iki boşanma davasının birinde kadına edinilen mallardan hiç pay verilmezken diğerine yüzde 31 verildi.Bu tutarsızlığı nasıl açıklayacaklar acaba?KA-DER Genel Başkanı Avukat Hülya Gülbahar dün girdiği bir davada erkeğin 1,5 trilyonluk villada oturduğunu ama evlilik süresince işinden ayrılmak zorunda kalan meslek sahibi eşine 1000 YTL nafaka bile vermek istemediğini anlatıyor.Yargıtay kararları böyle gidecekse Anayasa Mahkemesi’nin Mal Rejimi Yürürlük Maddesi’ni kaldırmak için daha da acele etmesi gerekecek.Tüm kadınlar adaleti bekliyoruz!

Devamını Oku

YARGITAY’da kadın düşmanı mı var?

9 Temmuz 2007

Son günlerde Yargıtay’ın “Medeni Kanun Mal Rejimi”nde yapılan değişikliği yok sayacak şekilde kararlar vermesi akıl alır gibi değil... Kadınlarla ilgili yasal konuları iyi bilen hukukçular, kadın kuruluşları bu kararlarla ayağa kalktı, tepkiler had safhada.Önce bir davada “çalışmayan kadının edinilen mallara katkıda bulunduğuna dair kanıt yok” diyerek bir boşanma davasında “alınmış yerel mahkeme kararı”nı bozdu. Sonra da kocasından şiddet gördüğünü söyleyerek boşanmak isteyen bir kadına, erkeğin öne sürdüğü en kolay bir “eşim temizlik yapmıyor, ev işlerini aksatıyor” iddiası üzerine yerel mahkemenin verdiği tazminatı kaldırdı.Burada her şeyden önce yerel mahkemelere tüm kadınlar adına teşekkür etmemiz gerekiyor. Bu mahkemelerdeki hakimlerin peş peşe kadınlardan yana karar vermesi vicdanlarının haksızlığı kabul etmeyişinden ileri geliyor.Yargıtay’dan çıkan kararların neden ileri geldiğini ise maalesef anlayan yok, ancak hukukçular tahmin yapıyor ve bu kararların “Kadının ev emeğini küçümseyen, değersiz ya da yok sayan klâsik erkek bakış açısı olduğunu, hukukî değil, ideolojik temele dayandığını” söylüyorlar.Yeni kanunun “Kadının evde veya dışarda çalışması eşit ekonomik değerdedir, herkes emek gücü oranında ailenin gelişmesi için çalışır. Evde kalıp çocuk yetiştirmek, yemek yapmak da aile için emek vermektir, özveridir” anlayışına göre hazırlandığı ortadayken Yargıtay’ın tam aksi yönde karar vermesi hiçbir mantığa sığmaz.ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ETKİLİYORBırakın rasyonel bir açıklamanın olmayışını; 1 Ocak 2002 tarihinden sonra evlenen kadınların “çalışsın, çalışmasın” evlilik süresince edinilen mallardan eşit hak alacağı yeni kanunla kesinleşmiştir.Bu da biliniyorken Yargıtay’ın hâlâ eski anlayışa göre karar vermesi nasıl açıklanabilir?Yapılan bireysel haksızlıkların yanında Yargıtay kararları Medeni Kanun Mal Rejimi’ne bir hukuk cinayeti gibi eklenen “1 Ocak 2002’den önce/sonra” ayırımcılığını kaldırabilecek kararı verme aşamasında olan Anayasa Mahkemesini’de “bir uzmanlık dairesinin kararı” olarak etkileyebilir ki bu çok daha ciddi bir hata olur.Dünya anayasalarının ve İnsan Hakları Bildirisi’nin ilk sırasında “karşılığı olmayan, ücreti ödenmeyen emek” anayasal bir suç olarak yer alırken evlilik birliği içinde kadının emeğini küçümseyen, yok sayan bir hukuk anlayışı 21. yüzyılda kabul edilemez.Edilirse, o zaman tek çare AİHM olur ki bu davalarda önce yerel mahkemelerin verdikleri kararda ısrar etmeleri, olmazsa AİHM’ye müracaat edilmesi en doğru yoldur. Yarın devam edeceğim.*****Gül’ün hakkı yenmedi, gerçek budur!Toplumun olan bitenlerle ilgili tepkisini anlamamı sağladığı için okuyucu mektuplarına çok önem veririm, biliyorsunuz. Kaldı ki bu mektuplar 17 yaşındaki lise öğrencilerinden 80 ve üstü yaşlardaki emeklilere kadar her yaşın düşünce ve endişelerini anlattığı için çok geniş bir kesimi görebiliyorum.Son gelenler “Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e, dolayısıyla AKP’ye haksızlık yapıldığı”nı miting meydanlarında tekrarlayıp duran Erdoğan ve Gül’ün bu gerçeğe dayanmayan propagandalarının fazlasıyla etkili olduğunu gösteriyor.“Gül’ün hakkını yediler; Demirel, Sezer ve Özal da o sistemle seçildi” cümlesini söyleye söyleye beyinlere kazımışlar.Şimdi ise insanlar bir yalana inandırıldıktan sonra “yeni cumhurbaşkanı için uzlaşma arayacaklarını” açıklıyorlar.Madem ki doğrusu budur ve yapacaksınız, o zaman neden mitinglerde bunu yapmadınız ve hâlâ yapmıyorsunuz?Defalarca yazdım, yine tekrarlayayım; Demirel ve Sezer’in nasıl seçildiğini inceleyecek olursanız (Anayasa’nın 102. maddesinde belirtildiği şekilde) Meclis’te toplantı yeter sayısı olan 367’nin çok üstünde milletvekilinin mevcut olduğunu görürsünüz.Bir tek Özal’da Anayasa’ya uyulmamış, uzlaşma olmadığı için Özal çok ciddi zorluklarla karşılaşmıştı.Hukuka uyulmaz, “Anayasa’yı delmekle bir şey olmaz” diyen anlayış sürdürülürse ortada ne düzen, ne adalet kalır.Bunu onaylıyor, böyle bir ülke istiyorsanız her duyduğunuza inanmakta serbestsiniz.

Devamını Oku

Rüşvet mi, değil mi?

8 Temmuz 2007

Birol Sunar’ın mektubu enteresan, paylaşabiliriz...“Merhaba Ruhat Hanım,Size bir sorum olacak. Seçim programlarını seyrediyorum hayretler içinde. Spiker soruyor:- Teyzeciğim hangi partiye oy vereceksiniz?-‘Lamba’ya!- Neden?- Bize odun, kömür, patates, domates veriyor.Bu rüşvet değil mi?Bu suç değil mi?Neden kimse durdurmuyor, Almanya’da böyle bir şey olsa o partinin seçime girmesi mümkün değil. O siyasetçilerin de bir daha siyaset yapması mümkün olamaz. Selamlar, saygılar.” Almanya’da değil ama Türkiye’de her şey mümkün. Devlet siyasi partilere “zengin sermaye gruplarına muhtaç olmasınlar” diye Hazine yardımının üstüne bir de trilyonlarca lira seçim yardımı yapıyor. Onlar da bu fakir milletin sandıklar dolusu parasını istedikleri gibi har vurup harman savuruyorlar.Saray yavrusu genel merkez binaları yaptırıyorlar, miting alanlarına lüks tenteler geriyorlar, yüzlerce seçim aracı tahsis ediyorlar vb. Bunlar da yetmiyor, örneğin iktidar partisi “seçimde fırsat eşitliğini bozacak şekilde” harcamaları devlet kuruluşlarına yaptırıyor, devletin diğer imkânlarını da hiç çekinmeden kullanıyor.Öte yanda Karayolları’nın mıcır döktüğü yollarda pırıl pırıl gençler, koca aileler yok olurken, Karayolları Genel Müdürlüğü “Ah keşke para olsa da yollar mıcır olmasa” diyor.Çıldırmak işten bile değil!Demek ki bir yanda devletin paraları bol keseden ve gereksiz yere saçılırken öte yanda insanlar “yollara para verilmiyor” diye ölecek.Bir yanda Hollanda’dan lâle, Afrika’dan palmiye, Çin’den kaldırım taşı getirilecek, yeni yapılmış yollar, üst geçitler, parklar, lâleler, palmiyeler partililere, eşe dosta ihale çıksın diye sökülüp sökülüp yeniden yapılacak, diğer yanda karayolları dehşet saçacak.Bir yanda kendine taraftar seçmen yaratmak için fileler, torbalar dağıtılacak diğer yanda “para yok” diye ağlaşılacak.Bunun adı nedir herkes kendi söylesin. Söylemeden önce gencecik yaşında mıcırlı ve ışıksız yolda ölen Barış Akarsu ile iki arkadaşını da hatırlasın.(Not: “Danışman”lar Hükümet üyelerinin seçim kampanyası sırasında devletin uçak, helikopter, otobüs, makam arabası gibi resmi araçlarını kullanmalarına hukuki bir engel olmadığını açıklıyorlar.Hukuki bir engel yoksa ahlaki, etik bir engel de yok mu? Aynen “cep telefonuyla verilen oyu görüntülemek” gibi kuralda, yasada akla gelmemiş ve ihmal edilmişse mutlaka boşluktan yararlanmak mı gerekir?Keşke “danışmanlar” bunu da açıklasa!)12 Sanık, 12 TanıkOkuduğum kitaplar arasında çok etkilendiklerim veya çok şey öğrendiklerim oluyor. Bazılarını yazılarımda veya TV programlarımda zaman zaman duyuruyorum (örneğin Mehmet Metiner’in “Yemyeşil Şeriat, Bembeyaz Demokrasi” isimli kitabını ‘anlamadığımız bazı gelişmeleri aydınlattığı için’ birkaç kez vurguladım), bazılarını ise yazmak istesem de fırsat bulamıyorum.Bugün birkaçından söz edeyim, size de yararlı olabilir.En tehlikeli olayların içine anında atlayarak haberi tam merkezinden veren gözü pek gazeteci Alper Uruş, 12 Eylül döneminin 6 “devrimci” ve 6 “ülkücü” sanığını “bugünün tanıkları” olarak bir araya getirmiş ve ortaya son derece ilginç bir kitap çıkmış: “12 Sanık, 12 Tanık”...Gökalp Eren, Tayfun Mater, Yaşar Okuyan, Muhsin Yazıcıoğlu, Namık Kemal Zeybek gibi isimlerin bulunduğu tanıkların anlattığı olaylar 12 Eylül’ün çok daha iyi anlaşılmasını sağlıyor.Ben Yaşar Okuyan’ı tanıdığım için onun anlattıklarına daha rahat inanabildim ve her cümlesi dehşet vericiydi (zaten çoğunun “işkence” ve “intiharı bile düşünme” konularında hemfikir olması dehşeti yeterince anlatıyor.)“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü yalnız Türkiye için geçerli, geçmişi iyi anlarsak belki aynı olayları tekrar tekrar yaşamaktan kurtuluruz.‘12 Sanık, 12 Tanık okunmalı’ derim.Mustafa Balbay’ın “Devlet ve İslam” isimli kitabı da tarikatlar, cemaatler, irtica, şeriat, milli görüş, yerli ve ithal siyasi İslamcı örgütler, Türkiye’de İran İslam Devrimi’nin hayalini kuranlar gibi konuların anlaşılmasını sağlıyor.İlber Ortaylı’nın “Eski Dünya Seyahatnamesi” ise ünlü tarihçinin net, içten, esprili ve tarihi harmanlayan müthiş anlatımıyla Suriye’den Mısır’a, İran’dan Rusya’ya, Kafkasya’dan İtalya, İspanya, Japonya’ya kadar geniş bir coğrafyayı devlet yapısı, tarihi, sosyal yaşamıyla “özet halinde” bilginize sunuyor. İngilizce bilenlere, eğer bulabilirlerse American Dream -Global Nightmare (Amerikan Rüyası-Küresel Kabus) isimli kitabı da öneriyorum. Ziauddin Sardar ile Merryl Wyn Dawies’in yazdığı kitap Amerikanın dünya (ve tabii Türkiye) üzerinde oynadığı oyunları, Medeniyetler Çatışması’nın yazarı Huntington’ın gerçek yüzünü ve daha birçok şeyi iyi anlamanızı sağlayacak.Yine uzun süredir “yazmak istediğim kitaplar” arasında masamda bekleyen; Seyhan Livaneli’nin “Çanlar Hemingway İçin Çalıyor” isimli kitabı yalnız Hemingway hayranları için kusursuz bir biyografi değil, okumayı seven herkes için bir nefeste okunacak çok güzel bir roman.Bugünlük bu kadar yeter sanıyorum, bunları okuyun, yakında yenilerini yazacağım.

Devamını Oku