Son günlerde Yargıtay’ın “Medeni Kanun Mal Rejimi”nde yapılan değişikliği yok sayacak şekilde kararlar vermesi akıl alır gibi değil... Kadınlarla ilgili yasal konuları iyi bilen hukukçular, kadın kuruluşları bu kararlarla ayağa kalktı, tepkiler had safhada.
Önce bir davada “çalışmayan kadının edinilen mallara katkıda bulunduğuna dair kanıt yok” diyerek bir boşanma davasında “alınmış yerel mahkeme kararı”nı bozdu. Sonra da kocasından şiddet gördüğünü söyleyerek boşanmak isteyen bir kadına, erkeğin öne sürdüğü en kolay bir “eşim temizlik yapmıyor, ev işlerini aksatıyor” iddiası üzerine yerel mahkemenin verdiği tazminatı kaldırdı.
Burada her şeyden önce yerel mahkemelere tüm kadınlar adına teşekkür etmemiz gerekiyor. Bu mahkemelerdeki hakimlerin peş peşe kadınlardan yana karar vermesi vicdanlarının haksızlığı kabul etmeyişinden ileri geliyor.
Yargıtay’dan çıkan kararların neden ileri geldiğini ise maalesef anlayan yok, ancak hukukçular tahmin yapıyor ve bu kararların “Kadının ev emeğini küçümseyen, değersiz ya da yok sayan klâsik erkek bakış açısı olduğunu, hukukî değil, ideolojik temele dayandığını” söylüyorlar.
Yeni kanunun “Kadının evde veya dışarda çalışması eşit ekonomik değerdedir, herkes emek gücü oranında ailenin gelişmesi için çalışır. Evde kalıp çocuk yetiştirmek, yemek yapmak da aile için emek vermektir, özveridir” anlayışına göre hazırlandığı ortadayken Yargıtay’ın tam aksi yönde karar vermesi hiçbir mantığa sığmaz.
ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ETKİLİYOR
Bırakın rasyonel bir açıklamanın olmayışını; 1 Ocak 2002 tarihinden sonra evlenen kadınların “çalışsın, çalışmasın” evlilik süresince edinilen mallardan eşit hak alacağı yeni kanunla kesinleşmiştir.
Bu da biliniyorken Yargıtay’ın hâlâ eski anlayışa göre karar vermesi nasıl açıklanabilir?
Yapılan bireysel haksızlıkların yanında Yargıtay kararları Medeni Kanun Mal Rejimi’ne bir hukuk cinayeti gibi eklenen “1 Ocak 2002’den önce/sonra” ayırımcılığını kaldırabilecek kararı verme aşamasında olan Anayasa Mahkemesini’de “bir uzmanlık dairesinin kararı” olarak etkileyebilir ki bu çok daha ciddi bir hata olur.
Dünya anayasalarının ve İnsan Hakları Bildirisi’nin ilk sırasında “karşılığı olmayan, ücreti ödenmeyen emek” anayasal bir suç olarak yer alırken evlilik birliği içinde kadının emeğini küçümseyen, yok sayan bir hukuk anlayışı 21. yüzyılda kabul edilemez.
Edilirse, o zaman tek çare AİHM olur ki bu davalarda önce yerel mahkemelerin verdikleri kararda ısrar etmeleri, olmazsa AİHM’ye müracaat edilmesi en doğru yoldur.
Yarın devam edeceğim.
Gül’ün hakkı yenmedi, gerçek budur!
Toplumun olan bitenlerle ilgili tepkisini anlamamı sağladığı için okuyucu mektuplarına çok önem veririm, biliyorsunuz. Kaldı ki bu mektuplar 17 yaşındaki lise öğrencilerinden 80 ve üstü yaşlardaki emeklilere kadar her yaşın düşünce ve endişelerini anlattığı için çok geniş bir kesimi görebiliyorum.
Son gelenler “Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e, dolayısıyla AKP’ye haksızlık yapıldığı”nı miting meydanlarında tekrarlayıp duran Erdoğan ve Gül’ün bu gerçeğe dayanmayan propagandalarının fazlasıyla etkili olduğunu gösteriyor.
“Gül’ün hakkını yediler; Demirel, Sezer ve Özal da o sistemle seçildi” cümlesini söyleye söyleye beyinlere kazımışlar.
Şimdi ise insanlar bir yalana inandırıldıktan sonra “yeni cumhurbaşkanı için uzlaşma arayacaklarını” açıklıyorlar.
Madem ki doğrusu budur ve yapacaksınız, o zaman neden mitinglerde bunu yapmadınız ve hâlâ yapmıyorsunuz?
Defalarca yazdım, yine tekrarlayayım; Demirel ve Sezer’in nasıl seçildiğini inceleyecek olursanız (Anayasa’nın 102. maddesinde belirtildiği şekilde) Meclis’te toplantı yeter sayısı olan 367’nin çok üstünde milletvekilinin mevcut olduğunu görürsünüz.
Bir tek Özal’da Anayasa’ya uyulmamış, uzlaşma olmadığı için Özal çok ciddi zorluklarla karşılaşmıştı.
Hukuka uyulmaz, “Anayasa’yı delmekle bir şey olmaz” diyen anlayış sürdürülürse ortada ne düzen, ne adalet kalır.
Bunu onaylıyor, böyle bir ülke istiyorsanız her duyduğunuza inanmakta serbestsiniz.

