Aslında bugünlerde polülarite Bekir Coşkun’a sataşarak geliyor ama bu çok kolay yol olduğu için ben zoru seçeyim... Bakalım son haftada moda olan takdir toplama yöntemiyle Bekir Coşkun’a saldıranlar kadar ilgi çekecek mi?
Türkiye’de göbeğini kaşıyan hiç kimse olmadığı, okumayı sevmeyen, kulaktan her duyduğuna inanan veya aldığı hediyeye aldanan hiç ama hiç kimseler bulunmadığı için Bekir Coşkun tabii ki haksızdı.
Herkes istediğini yazar, Cumhurbaşkanı’na bile hakaret edebilirdi ama o çok daha kötüsünü yapmıştı bu sözüyle (veya başka sözleriyle)... Ayrıca o “herkes”in söyledikleri “ifade ve düşünce özgürlüğü”ne, oraya olmazsa “basın özgürlüğü”ne giriyordu ama bu özgürlüğün her yazara aynı şekilde uygulanabileceğini iddia etmek yanlıştı.
Susunuz, susunuzdu, ağzınıza biber sürerlerdi sonra... Ki önce “suçlu”nun ağzına bol bol sürüldü biber.
Bi daha yaparsa iş falakaya kadar gider. Bu da diğer “yoldan çıkanlara” ders olsun, tamam mı?
Burası Türkiye, yok öyle, her şeye alışacaksınız... Tamam da ben bu tek taraflı, tek görüşlü gidişe pek şaşıyorum, kızsanız da elimde değil.
Bir yazarın bir lâfına pek bozuluyorsunuz ama birçok Türk yazarın pişirip daha sonra da AB ülkesi yazarlarına servis yaptığı ve onların da kaşık kaşık hâlâ bize yutturdukları “laik elitler” lâfına neden hiç bozulmuyorsunuz?
Sizlerin ve AKP’ye oy veren (onların ifadesine göre) elit olmayan seçmenin laiklikle hiçbir ilgisi kalmadı mı?
Hani şu “demokrasisiz laiklik olabilir ama laikliğin olmadığı bir demokrasi olamaz” denilen laiklik artık hepinizce gereksiz mi oldu?
Bu gereksiz şeyi korumak sadece “elitler”e mi kaldı?
Kim bu elitler, Osmanlı Sarayı, Buckingham veya Versailles’dan mı gelmişlerdir? Eğer zenginler, aydınlar, kentliler için kullanılıyorsa o zaman bu elitlerin çoğu neden (onların ifadesine göre) elit olmayanların tercihi olan AKP’ye oy vermiştir?
Laik-demokratik rejimin korunması konusunda özenli olan kesim küçük bir zenginler, aydınlar, kentliler kitlesi midir ki Türk yazarlarının genişçe bir kesimi ve yabancı basının tamamının bu deyimi kullanması kabul görmektedir?
Bir nokta daha var beni meraklandıran, af buyurun onu da söylemeden geçemeyeceğim.
Kitabı ben okumadım, çünkü kimsenin kökeni -ne olursa olsun- beni ilgilendirmiyor. “Musa’nın Çocukları” isimli kitabın yazarı göz altına alınmış.
Herhangi bir kitap toplatıldığında veya yazarı göz altına alındığında benim hatırladığım, basın “ifade ve basın özgürlüğü adına” toplu olarak tepki gösterir.
Bakalım aynı tepkiyi burada da görecek miyiz?
Ayrıca, madem ki birilerinin dini, ırkı, kökeni hakkında yanıltıcı bilgi verenler göz altına alınıyor, senelerdir çarşaf çarşaf listelerle kitaplarda ve internette her kesimden yüzlerce insanı Sabetayist ilan eden, desteksiz atan, istediği kişileri aklınca “Müslümanlık dışı” bırakan, toplumu aldatanlara neden aynı şey uygulanmadı?
Bunlar basında defalarca yer aldı, neden suç duyurusu sayılarak araştırılmadı?
Üff, ben de çok oluyorum ama... Bu kadar soruya ne gerek var, otur oturduğun yerde... Biber sürerim bak!
Blair’e hesap soruyorlar!
Bu İngilizler de pek cimri bir millet olmalı. Baksanıza, dünyanın en zengin, en gelişmiş 8 ülkesinden biri olmalarına rağmen eski başbakanları Tony Blair’e iktidardayken devletin parasını fazla harcadığı için hesap soruyorlar.
Blair çifti ünlülerin çoğunu yazlık konutta misafir etmiş de, yurt dışına yaptıkları gezilerde fazla para harcanmış da, neler de neler...
Biraz Türkiye’ye davet edelim onları ve boş yere endişelendiklerini gösterelim.
Meselâ kaç tane en lüks, son model Mercedes makam aracımız olduğunu, özel uçaklarımızı, saray yavrusu parti binalarımızı, eğitime, sağlığa kullanacağımıza bol keseden siyasi partilere dağıttığımız Hazine ve seçim yardımlarını, 200-300 kişilik erkek belediye gruplarının sebepsiz Tayland seyahatlerini, hükümet üyelerinin her diplomatik toplantıya aile boyu gitmelerini gösterelim...
Biz G-8 ülkesi değiliz ama gönlümüz tok, bakmayız içecek ayranımız olmayışına.
İsraf hesabı sormak mı, o da ne demek?
“Out” bizde, out!

