İnat, biz Türklerin vazgeçemeyeceği özelliklerinden biridir. “İnadım inat...” deriz de başka bir şey demeyiz.
Sıradan konularda bile sonu cinayete varan inatlaşmalar görülür bu ülkede, önemli olan son sözü söylemiş, noktayı koymuş olmaktır, nasılsa sonuçta üç gün kalıp çıkacaksın ölüm yok ya...
Karşı taraftakilere ne olduğu da artık onların sorunu...
İş sıradanlıktan da çıkıp 75 milyonun konusu olduğunda, ülke için risk oluşturduğunda bile “İnadım inat...” durumu değişmez... Sırat Köprüsü’nde karşılaşmış, cehennem ateşine düşmemek için boynuz tokuşturan keçiler gibi sürdürürler inadı...
Buyrun inanmıyorsanız cumhurbaşkanlığı sorununa bakın. Başka bir ülkede bu süre içinde en az 10 cumhurbaşkanı seçilebilirdi.
Nedir yani, birileri “inat ettik, yalnızca bu isim olacak, kurallar yıkılacak” demese ülkenin huzuru için koltuk hırsından vazgeçmek bu kadar mı imkânsızdır?
Bu hırs uğruna gerçekleri çarpıtmak, sanki tepki “dine, dindarlara karşı” imiş gibi ve bununla mücadele ediliyormuş gibi bir hava yaratmak çok mu gereklidir ve çok mu dürüsttür?
Her neyse bu konu kabak tadı verdi artık... Bir başka Sırat Köprüsü inadı da “greve girdik, gireceğiz” diye ne zamandır insanları huzursuz eden Hava-İş Sendikası’nın Genel Başkanı Atılay Ayçin’den gelmiş.
THY’de çoğunluğun grev taraftarı olduğunu söyleyen Ayçin “Bizimle inatlaşmasınlar, her türlü restlerini görürüz. Ya istediklerimizi kabul edecekler ya da hesaplaşacağız” demiş.
Yani kısacası turizm sezonunu bekliyor ve “Turizmi felç ederim, tek uçak kaldıramazsınız” diyor.
Büyük ihtimal iddiaları doğrudur; para başka yerlere harcanırken kendilerine istedikleri haklar, ücretler verilmemiştir ama bunun çözümü, THY yönetiminin hatası için Türkiye’nin cezalandırılması mıdır?
Ülkenin turizm gelirine ve imajına sekte vurulması mıdır?
Böyle bir konuda inatlaşmayı anlamak mümkün değil.
Ama işte burası Türkiye... Anlamaya çalışmayacaksınız, kişisel çıkar söz konusu olunca ülke çıkarının önemi yoktur buralarda!
Aman dikkat, dolandırılmayın!
Biliyorum bizim millet kendisine ait paraların başkaları tarafından (ve onların çıkarı için) cebinden çekilmesine karşı değil, bu anlaşıldı.
Ama ben yine de uyarma vazifemi yapacağım.
Emin kaynaklardan aldığım bilgiye göre son günlerde çok ciddi bir “cep telefonuyla dolandırma” modası çıkmış. Birileri önce “Arandıkça kazanan hat”a kaydoluyorlar. Sonra birçok numarayı arayıp kapatıyorlar. O numaraların en azından bir kısmı “Kim aradı acaba” diyerek geri dönüyor.
Böylece aranan kişi, her arandığında kazanıyor.
Bu da yetmiyor arayana;
“Ben filanca karakoldan, ‘Bilişim Suçları’ndan Başkomiser Dinçer (kullandıkları karakol ve komiser adı da doğru üstelik). Bir subayın eşini tehdit etmişsiniz.”
Veya “....... cinsel içerikli mesajlar atmışsınız.”
“Başkasının internet hattını kullandığınızı tespit ettik” diyorlar. Bu durumda karşıdaki şahıs telaşlanarak böyle bir şey yapmadığını anlatmaya başlıyor.
Başkomiser Dinçer olduğunu iddia eden dolandırıcı “Bize 1000-2000 kontör kadar gönderin, sorunu çözelim” diyor. Başına durup dururken dert açılmasını istemeyenler de teklifi kabul ediyor.
Olay bana anlatıldığında, son haftalarda telefonumun tanımadığım birçok numara tarafından çaldırılıp kapatıldığını hatırladım. Neyse ki ben tanımadığım numaraları aramam.
Sizin de aramamanız gerekiyor. Dolandırılan vatandaşlar bir de internet sitesi kurmuşlar (asayisci.com), buradan herkesi cep telefonu soygunculuğuna karşı uyarıyorlarmış.
Okumanız yararlı olabilir.
Onurlu şehit anaları ve DTP!
Abdullah Gül’le Tayyip Erdoğan’ın bir yıldır toplumu meşgul eden, siyaseti kilitleyen, bütün hayati sorunları ikinci plâna atan “cumhurbaşkanlığı macerası”na bakıyorum.
Her gün gazetelerin, TV haberlerinin manşetinde yer alıyorlar. Mutlu mutlu gülümseyerek...
Hemen altında azılı terör örgütü PKK tarafından şehit edilen gencecik askerlerimizin analarının, eşlerinin tabutlara sarılmış fotoğrafları, görüntüleri var.
Kan ağlıyorlar ama gözlerinde yaş yok... Çünkü en büyük acıya karşılık yine de “Ağlayıp da teröristleri güldürmeyeceğiz” diyor bu kahraman kadınlar... Onların da “şehitleri üzerinden siyaset yaptığını” mı söyleyeceğiz yoksa? Veya şehitlerimiz yokmuş, terör hiç yaşanmıyormuş gibi mi davranacağız?..
Leyla Zana “Türkiye’nin eyaletlere bölünmesinin, Kürdistan eyaleti kurulmasının zamanı geldi” diyor. DTP’li bir kadın milletvekili “ülkenin bölünmez bütünlüğü üzerine yemin” ettikten az sonra “Şimdi artık Meclis’te 8 tane Leyla Zana var” diyor.
Irak Başbakanı PKK’nın terör örgütü olduğunu kabul ederken DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ise hâlâ bunu yapamayacağını, “PKK’ya terör örgütü demesinin çok zor olduğunu” söylüyor.
Ateş düştüğü yeri yakar ama bu ateş hepimizi yakıyor. Artık geçmiş seçim sonuçları üzerine övgüler dizmeyi, cumhurbaşkanı seçimine odaklanmayı bir tarafa bırakıp terör konusuna yoğunlaşma zamanıdır.
DTP’den takındığı barışçı, uzlaşmacı tavrını söylemlerine de yansıtmasını, kendi içinde çelişkiye düşmemesini, “Türkiye’nin partisi” olmasını isteme zamanıdır.
Bunu yapamadıkları takdirde söz ettikleri “huzur” asla bulunamayacak.
Dürüst siyaset yapmak ve AB raporundaki “PKK’yla bağlantılı” iddiasını yalanlamak niyetindelerse artık işe koyulmaları gerekiyor.

