Dün Ayşe Böhürler’in sadece “Cumhurbaşkanlığı gerilim konusu yapılmamalı” dediği için, kendi deyimiyle “dinciler”den gelen tepki ve hakaretlerle ilgili yazmıştım.
Yazının başlığı “Ayşe Böhürler tam üstüne bastı” idi. Zira Prof. Şerif Mardin’in söz ettiği, toplum bilimcilerin üzerinde durduğu “mahalle baskısı”nı ve rejimle ilgili endişe taşıyan gazetecilerin sık sık karşılaştığı acımasız tepkileri o camiadan biri ilk kez bu kadar açıkça yaşamış ve anlatmıştı.
“O camia”da, istediklerini, onayladıklarını söylediğinde kendisine “Başörtülüleri ne güzel temsil ettin” diyen, farklı bir görüş öne sürdüğü anda ise hakaretlerle karşılayan, demokrasiden ve onun erdemlerinden bîhaber, demokrasiyi bir baskı rejimi olarak algılayan çok sayıda İslamî rejim taraftarı da vardır.
Kendisinin de yazısında belirttiği gibi “Müslüman ahlâkını benimsemeden dindarlık iddiasında olanlar”la veya dini siyasi bir araç gibi kullananlarla gerçek dindarlar, saygılı; inanan insanlar arasındaki farkın bilinmesi gerekir.
Oysa bunlar bugüne kadar hep siyaset uğruna birbirine karıştırılmıştır.
Aynen Atatürk’e saygı, bağlılık gösteren vatandaşlara “Kemalist” diye ideolojik bir etiket yapıştırılması, sonra da bunların fanatik, halktan kopuk, halka düşman, cuntacı olduğunun iddia edilmesi, TV’lerden bu şekilde beyin yıkama yapılması gibi...
Düşünebiliyor musunuz; çok tanınmış bir eski siyasetçi, yeni yazar kısa süre önce “CHP’liler, AKP’nin kazanmasında imamların da etkili olduğunu söylüyor. Nereden biliyorlar, onlar camiye gitmez ki” demişti köşesinde.
Tek bir cümle ile koca bir partiyi ve onu benimseyen milyonlarca insanı Müslümanlık dışı bırakma hakkını kendinde görüyordu.
Aynen bunun gibi, tüm inançların güvencesi olan laikliği de döne dolaşa tekrarladıkları “elit bir kesim”e maletme veya laikliğin kendisini “bir inanç ya da inançsızlık gibi” gösterme çabaları, yıllardır sürdürülen kasıtlı ve yanlış dindarlar/laikler ayırımı işte sonunda bizi Ayşe Böhürler’in karşılaştığı duruma getirdi.
Bugün bile Nihal Bengisu Karaca sanki kendisinden tesettürünü açmasını isteyen varmış gibi “Ben onların göğüs çatalını göstermesine/göstermemesine karışıyor muyum” diyebiliyor. Peki söylesin bakalım onun türbanını (devlet alanı dışında) takmasına, tesettürüne kim itiraz etmiş?
Devlet dairesinde, kamu kuruluşunda çalışmak isteyenlerin mini eteğine, göğüs çatalı göstermesine de izin verilmez. İnanmıyorsa kadın milletvekillerine “pantolon izni” verilmemesine, kadın meclis başkan vekillerinin kıyafet tartışmalarına baksın.
Ayrıca bugüne kadar başı açık ve kapalı kadınların arkadaşlığında ne sorun olmuş?
Toplumda tepki yaratacak asılsız provokasyonları reklâm amacıyla neden yapıyorlar?
Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” dediği yakın çevre baskılarının ortaya çıkmasında Bengisu Karaca tarzı davranış ve konuşmaların, kışkırtmaların büyük etkisi vardır.
Türbanlılarla türbansızlar bu yolla kolayca düşman kamplara bölündüğü gibi kadının kadına uyguladığı baskı erkeklerin, kendinde -Ayşe Böhürler’in vurguladığı- imanî sorgulama yapma hakkını görmesini kolaylaştırır.
Biz ve onlar!
Müslümanlar ve olmayanlar!
İçimizden olanlar ve olmayanlar!
“Yoksa sen de mi davayı satıyorsun”lar...
Son günlerde değindiğim gibi bu “mahalle baskısı” bizim mahallede, medyada bile aldı başını gidiyor.
Çok acı ama, biz ve onlar ayrı kamplarda, ayrı alanlarda yaşıyor, sırası geldiğinde birbirimize baskı yapmaktan çekinmiyor, meslektaş olduğumuzu bile unutuyoruz.
“Tek sesli bir koro” özlemi giderek Türkiye’ye hakim oluyor!
Sizin mahalle, bizim mahalle!
Haberin Devamı

