Tatillerimin giderek kısalması, kısalmak zorunda kalması iyiye alâmet midir bilmiyorum ama işte yine buradayım.
Aslında şu bir haftalık tatil içinde karşılaştığım eş, dost, tanıdık, tanımadık okuyucularımızın “yokluğunuz büyük eksiklik”, “Eh, başlayın artık özledik” gibi sözleri, telefonla arayanların “Aman yoksa sizde mi yazmayacaksınız artık” benzeri endişeli soruları insanın ruhunu okşamıyor değil.
Ve haydi itiraf edeyim bana da yazmadığım günler çok uzun geldi... Koca bir senede bir hafta sanki bir ay gibiydi, oysa tatili severim. Yılın nefes almadan çalıştığım günlerinde en büyük hayalim (buna ıssız ada sendromu da diyebiliriz ama nerde artık ıssız ada?) şöyle güneşin altında, deniz kenarında uzanıp gamsız gamsız, tembel tembel zaman geçirebilmektir.
Ama olmuyor artık. Hem ben çalışmaya programlandığım için, hem de çevrem benim çalışmama programlandığı için ol-muyor. Ayrıca o tembelliği yakalayabilmek gazete okumamak, haber dinlememekle mümkün ki o da olmuyor.
Diyelim ki bir gün okumadım, dinlemedim. Sahile indiğim anda ilk karşılaştığım kişi günün en çarpıcı haberi ile başlayarak anında tepeden tırnağa bilgilendiriyor.
Onunla da kalmıyor tabii, taze yorum bekliyor “yorumcubaşı” lardan biri olarak benden... Sonra dayanamayıp gazetelere bakıyorum ki ne göreyim; ortada konu bolluğu var her zamanki gibi.
Şaraplı risottonun götürdüğü (!) valiler mi istersiniz, susuzluğu günahkâr oluşumuza bağlayanlar mı, Köşk kavgasını sürdürürken eğitimden ekonomiye, barajların boşalmasına kadar en ciddi sorunları unutanlar mı, kendini övmek isterken VATAN gazetesini de harcamaya çalışan meslektaşlar mı, ne ararsanız var.
“Gülerim ben ağlanacak halime” misali duyunca sinirden güldüğümüz ama aslında herbiri ayrı bir siyasi skandal niteliğindeki olaylar kesilmek bilmiyor.
Medyaya baskı!
Bunların sonuncusu Başbakan Erdoğan’ın Uğur Dündar’ın Arena programındaki konuşması.
Bekir Coşkun’un 15 Ağustos’taki yazısında geçen “O benim cumhurbaşkanım olmayacak” sözü için “Bunu söyleyebilen insanın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkması gerektiğini” bildirmiş Erdoğan.
Gerekçesi: “Cumhurbaşkanı kim olursa olsun herkesin cumhurbaşkanıdır. Senin değilse çık o zaman buranın vatandaşlığından”...
Herhalde bu inanılması güç sözlere, kendisini gözü kapalı destekleyen “demokrat” yazarlar bile tepki verecektir.
Gerçekten demokrat iseler “En demokrat parti”, “en demokrat lider” olduğunu iddia ettikleri bir parti ile genel başkanına söyleyecekleri olacaktır.
Önce ifade özgürlüğünün demokrasinin en önemli şartlarından biri olduğunu...
Tayyip Erdoğan’ın kendisinin başına geldiğinde (üstelik bir siyasetçi olarak ve suç olduğunu bilerek yaptığı konuşma nedeniyle) ifade özgürlüğü kısıtlaması ve demokrasiyi dilinden düşürmediği halde bu hataya nasıl düştüğünü...
Hele de “ifade”nin yanında “basın özgürlüğü”nü kısıtlayıcı bir baskıyı Başbakan olarak nasıl yaptığını... Basını özgür olmayan bir toplumun da özgür olamayacağını nasıl bilmediğini...
Cumhurbaşkanı Sezer için daha ilk günden başlayıp bugüne kadar benzer yazılar yazan, neredeyse hakaret niteliğinde sözler söyleyen, onu ordunun sözcüsü gibi empoze eden gazete ve yazarlara neden aynı uyarıları yapmadığını...
Daha da ileri giderek Sezer’e alenen Meclis’te “CHP’nin memuru” diyen AKP milletvekillerine neden aynı uyarıları yapmadığını...
Onun hangi nedenle “herkesin cumhurbaşkanı” sayılmadını... Gül’ün hangi nedenle sayıldığını...
Bırakın bugünkü cumhurbaşkanlarını, bu ülkenin, bu devletin kurucusu Atatürk’e bile dil uzatanların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkmasını neden istemediğini...
Demokrasilerde bir başbakanın veya herhangi birinin bu tarz bir konuşmasına yer olmadığını söyleyecek ve bu soruları soracaklardır. Söylemeli ve sormalıdırlar.
Daha sonra da ona bu tür baskıcı konuşmaların yapıldığı rejimlere ve konuşmaları yapan liderlere ne ad verildiğini hatırlatırlar belki.
Hele bir başlasınlar da!

