Başbakan’ın sözleri sorunun özetidir!

Haberin Devamı

Temmuz seçiminden hemen sonra, aynı gece TV’lerde Başbakan Erdoğan’ın “demokrat”lığını haykıranlara, AKP’nin “en merkez” ve “en demokrat” parti olduğunu söyleyenlere fazla uzun değil, “tam 1 ay”cık sonra ne demeli bilemiyorum.

Acaba onların günlerce süren “seçim sonucunu doğru tahmin edemeyen gazeteciler istifa etmeli” şeklindeki pek demokrat baskılarına karşılık “Başbakan’ın demokratlığını doğru tahmin edemeyenler hemen istifa etmeli” veya “Bu da yeterli değil TC vatandaşlığından istifa etmeli” desek olur mu?

“En demokrat” Başbakan söyleyince “uysa da oluyor, uymasa da oluyor” ise bu da olur herhalde... Ama o zaman bizim demokratlığımız da iki yüzlü, riyakâr bir demokratlığa daha da doğrusu komediye dönüşür. Zira düşünce ve ifade özgürlüğü, hele hele basının bu özgürlükleri neredeyse sınırsız kullanma hakkı (uluslararası yasalara göre de böyle) demokrasilerin olmazsa olmaz şartıdır.

Dün gazetelerin çoğu Başbakan Erdoğan’ın Hürriyet yazarı Bekir Coşkun için söylediği “Cumhurbaşkanını kabul etmiyorsa TC vatandaşlığından ayrılsın” sözlerine tepki gösteren manşetlerle çıktı. Köşe yazarlarının yazıları da hep aynı tepkiyi içeriyordu. Oysa aslında bugüne kadar Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına yapılan itirazlarla Başbakan Erdoğan’ın bu baskıcı (diğer kelimeyi kullanmak istemiyorum) anlayışı arasında büyük ilgi var. Erdoğan’ın bu sözleri Türkiye’de son yıllarda süregiden ılımlı İslâm devleti korkusu, sonuçta demokrasinin lafta kalması yani rejim endişeleri ile yakından ilgili...

Bugün Başbakan’ın yüzde 46.5 oy almış olmasının verdiği cesaretle farklı düşünen vatandaşların (üstelik yazarların, aydınların) ülkeyi terk etmesi, vatandaşlıktan çıkması gerektiğini söylemesi devletin tüm kurumları, tüm gücü eline geçtiğinde farklı düşünen, farklı siyasi görüşlere veya farklı din veya inançlara sahip olanlara neler yapılabileceğinin de işaretini vermektedir.

Türkiye’nin getirildiği noktada, bırakın farklı din ve inançları aynı dinden olan ama diyelim ki dinini, ibadetini kendi sınırları içinde uygulayan ve kutsalın şovunu yapmaktan kaçınan, ya da aynı dinden olmakla birlikte tesettüre inanmayan veya dinin tüm gereklerini kusursuz yerine getirmeyen vatandaşlara uygulanabilecek baskının da bir örneğidir bu...

CİDDİ BİR TEHLİKE!

Dikkatle düşündüğünüzde, hiç bir denetleme mekanizması kalmamış, tüm kurumları ve karar noktaları aynı görüşün (ki bu görüşün içinde “Biz Millî Görüş’çüler buradayız” diyen çok sayıda milletvekili var) eline geçmiş bir yönetimde alınacak kararlarla bir toplumun yaşam ve yönetim kuralları çok kısa sürede değişime, dönüşüme uğrayabilir.

Demokrasiyi “çoğunluk ne isterse o olur” tarifiyle algılayan, demokrasinin asla “çoğunluk veya azınlık baskısı” anlamına gelmediğini, demokrasilerde yüzde 1’in hak ve özgürlüklerinin de yüzde 99’unki kadar önem taşıdığını düşünmeyen, kendi görüşü dışındakilerin de vatandaşlıktan çıkmasını isteyen bir iktidar demokrasinin kendisi için çok ciddi bir tehlikedir.

Onun için... Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasındaki tek veya en önemli sorun laikliğe aykırı olarak devletin dinsel bir kimlik kazanması, bu görüntünün verilmesi nedeniyle eşinin (dinî bir simge olan) türbanı değildir.

Erdoğan’ın “kardeşim” dediği, kendisiyle tamamen aynı görüşte olan, “baştan beri bu yollarda beraber yürüdüğü” birinin devletin zirvesine çıkacak olması, demokrasi ve laikliğin bu anlayışla kolayca yıpratılabilme ihtimalidir.

Eğer bunda bir sorun yoksa o zaman Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına neden karşı çıkıldı, o da bir başka “bilinmez”dir .

Bakmayın siz tüm dikkatlerin Hayrünnisa Hanım’ın türbanına çekilmesine... Zaman her şeyi anlatacak!

DİĞER YENİ YAZILAR