Haberin Devamı
Başbakan Erdoğan’ın, her zamanki gibi tepki gördüğünde geri adım attığı sözü medyada son bir yıl içinde ortaya çıkan garip tabloyu da vurgulamış oldu. Medya kesinlikle siyasi bölünmeye uğramıştır ve demokratlığı tartışmalı durumdadır.
Çoğu, basın mensubu olduğunu unutarak takım tutar gibi açıktan açığa iktidarı destekleyen, bunu da liberal, özgürlükçü, demokrat gibi nitelikler arkasına saklanarak yapan gazeteciler Başbakan’ın demokrasi anlayışına tümüyle ters sözünü nedense fazla önemsemediler.
Demokrasilerde herhangi bir liderin ama özellikle bir başbakanın herhangi bir vatandaşa ama özellikle özgür toplumun en önemli değerlerinden, araçlarından biri olan basının bir görevlisine asla söylemeyeceği “Vatandaşlıktan ayrıl” sözünün yanlışlığını vurgulayacaklarına ya es geçmeyi veya Bekir Coşkun’a saldırmayı tercih ettiler.
Bugün Türk medyası hiçbir dönemde görülmemiş şekilde kutuplaşmıştır, kutuplar arasında hiçbir dönemde görülmemiş şekilde düşmanca bir tavır sergilenmektedir ve bunun nedeni de Başbakan Erdoğan’ın farklı görüşlere gösterdiği tahammülsüzlükle tamamen aynıdır.
Her konuya ideolojik gözlüklerle bakmak, laik demokratik rejimin korunmasına özen, devlet kurallarına saygı gösterenleri de ya ordu yanlısı, ya din düşmanı veya bir “izm” taraftarı saymak, kendi gibi düşünmeyene husumet beslemek, saldırmak son bir yıldır Türk medyasının itiraf edilmeyen ama artık gizlenemeyen tablosu haline geldi.
Bazı yazarların devletin laik-demokratik çizgisinden sapmamaya ilk günden beri özen gösteren Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’e bile “ideolojik düşünceli, otoriter, ordunun görüşlerini savunan” gibi etiketler yapıştırdığı bir ülkede aynı şeyin meslektaşlara yapılması fazla şaşırtıcı değil aslında... Ama demokrasi adına üzücü. Demek ki kendini demokrat tanımlayan, düşünce ve ifade özgürlüğü deyince attı mı mangalda kül bırakmayanlar da Başbakan gibi ifade özgürlüğünü yalnızca kendileri ve aynı görüşte olanlar için istiyorlar.
Dün, kendini herkesten daha demokrat gören, AKP’yi de seçim öncesi ve sonrasında sıkı şekilde destekleyen, seçimi kazanmasından büyük mutluluk duyan bazı meslektaşlarımızın son iki günkü yazılarına baktım.
Bir kısmı bu ciddi şekilde antidemokratik olayı işleyen gazete ve yazarları “seviyeyi düşürmekle” suçluyor.
NAZLI HANIM BAŞBAKAN’I FENA KIZDIRACAK!
Bir kısmı işi “şaka”ya vuruyor veya olayı hiç önemsemiyor gibi söz etmiyor.
Biri Erdoğan’a “Sizin konumunuzdaki biri nasıl olur da ismini böyle bir yazarla eşleştirir, enerji tüketici işlere girişir” diye çıkışıyor.
Asıl bomba ise Nazlı Ilıcak’tan... Ilıcak, Tayyip Erdoğan’ın Hürriyet’e bu sözle “can simidi” attığını, Bekir Coşkun ile ilgili sözün “ağzından kaçtığını” ve “Beğenmiyorsa gitsin” deyiverdiğini söyledikten sonra Bekir Coşkun’u suçlamaya girişmiş.
Necdet Sezer döneminde onu istedikleri her şekilde ve çoğu kez hakarete varan ifadelerle suçlayan, eleştiren gazete ve gazetecileri unutarak “Bekir Coşkun’un ‘benim cumhurbaşkanım değil’ demeye hakkı var mı” diyor.
Dahası var; Coşkun için “Onun gibiler ‘Ah gelse de bizi kurtarsa’ diye askerin gözünün içine bakar” diyor.
Yani Nazlı Ilıcak, laik demokratik rejime karşı eylemleri, kişileri eleştirdiği için Bekir Coşkun’u tek cümlede darbe yanlısı yapma hakkını kendinde görüyor.
Başbakan için ise; “Sanki Başbakan’ın ağzından kaçan sözün kıymet-i harbiyesi varmış gibi” demiş. Vah ki ne vah Nazlı Hanım.
Eğer bir başbakanın sözlerinin kıymet-i harbiyesi yoksa neden konuşur acaba?
Onun sözlerinin yoksa, kimin vardır?
Dua etsin de Erdoğan bu yazıyı okumamış olsun, yoksa gelecek dönemde de adaylığı unutması gerekebilir!
Akşama Doğru
Ertuğrul Özkök Çarşamba günü Bekir Coşkun ve eşi Andree ile ilgili yazısında “Akşama Doğru” isimli bir TV programından söz etmişti.
Uzun yıllar TRT’de yayınlanan ve “hangi nedenle yapıldığı” bir türlü anlaşılamaz şekilde yayından kaldırılan Akşama Doğru tüm kanallar içinde bugüne kadar yapılmış en kaliteli, en güzel sanat-kültür-eğitim programlarından biriydi ve TRT’nin de gurur duyacağı bir programdı.
Birkaç gün önce, tatil için bulunduğum sitenin restoranında servis görevlisi genç bir okurumun yanıma gelerek yaptığı konuşmada tesadüfen “Akşama Doğru programı benim için bir okul gibiydi, bana öyle çok katkısı oldu ki” demesinin ardından Ertuğrul Özkök’ün aynı hafta içinde, aynı programdan söz etmesi bende de bu hatayı yazma isteği doğurdu.
Beğenilen, yararlı, kaliteli programların keyfî (veya siyasi) nedenlerle birileri tarafından kesilivermesi hatasını...
Bu nasıl bir televizyonculuk anlayışıdır ki iyiler yok edilir, kötüler sonsuza kadar ve bütün tepkilere rağmen sürdürülür?
Bir avuç şarkıcının, mankenin çıplaklığı, ilişkileri, uydurma aşk kavgaları 24 saat, 365 gün sürer, ekranlar kadınlar hamamı partisine çevrilir ama izleyiciyi besleyen, gençleri doğru yönlendiren programlar şak diye kesilir.
Kim yaptı, neden yaptı, araştıran, hesap soran, hesap veren çıkmaz. “Ben yaptım oldu”lar ülkesinde zahmete gerek yoktur.
Deneyimli ve son derece özgün bir TV programcısı olan Seynan Levent’in hazırlayıp sunduğu “Akşama Doğru”nun kaybedilmesi gerçekten çok büyük bir hata...
Levent, başarısının ödül yerine ceza görmesine neden suskun kaldı bilemem ama onun ve Akşama Doğru’nun birlikte devam etmesi gerektiğine kesinlikle inanıyorum.
“Akıllı kanal”lara da bir hatırlatma yapmak istedim.

