Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan’ın “Kadınlar korkmasın” veya “Türkiye Malezya’ya dönmez” gibi açıklamaları gördüğünüz gibi toplumun geniş kesimine yayılan endişeleri, tedirginliği gidermeye yetmiyor.
Birçok kişi ve kurumun, sivil toplum örgütlerinin, medyanın son gelişmeler, özellikle Anayasa’da yapılmak istenen değişiklikler nedeniyle gösterdiği tepki aynı hızıyla devam etmekte... Son olarak Güler Sabancı da “Laiklik ve demokrasi bizim DNA’mıza işlemiştir. Ben ve benim gibi çalışan kadınlar 83 yıllık cumhuriyetin eseriyiz” demiş.
Peki neden birdenbire AKP’yi ekonomik istikrar bozulmasın diye destekleyenler veya ona güvenenler bile laiklik ve demokrasi vurgusu yapmaya başladı? Çünkü Başbakan ve Cumhurbaşkanı sözle garanti verirken aynı anda bir AKP milletvekili çıkıp “Müteahhidin iş alabilmesi için karısı türbanlı olmalı, yaşamı İslâmi şartlara uymalı” açıklaması yapıyor.
Cumhurbaşkanı Sezer’in, gerici faaliyette bulunduğu için veto ettiği isimlere ait kararnameler seçimden sadece birkaç hafta sonra hemen imzalanıyor ve bu kişiler bürokrasinin zirvesine oturtuluyor.
Yeni anayasa taslağını tartışan sivil toplum kurumları susturuluyor, aşağılanıyor... Demokrasilerde gerekli olan denetim mekanizmalarının tümü ortadan kaldırılmaya çalışılıyor ve iktidar giderek tek güç ve karar mercii haline geliyor.
Seçimde açıkça AKP’yi destekleyen Fethullah Gülen birdenbire AB ve ABD tarafından büyük takdir ve taltif görmeye başlıyor.
Ve bu arada bazı meslektaşlarımız “gidişte hiçbir yanlışlık veya sıra dışı durum olmadığını” yazmayı ve bunu teorik, kalıplaşmış tanım ve anlatımlarla desteklemeyi sürdürüyorlar. Şimdi bazıları ise AKP iktidarı döneminde şeriat isteyenlerin oranının düştüğünü rakamlarla vererek korkuların nedensiz olduğunu anlatmaya başladılar.
Oysa bırakın anketleri, hatta halkın çoğunluğunun ne düşündüğünü, korkuların nedeni müsait ortam oluştuktan sonra kontrolün hükümetin elinden de çıkabilecek olmasıdır.
Bu İslâmi baskı rejimine, şeriat yönetimine geçen her ülkede, tekrarlıyorum koskoca 150 milyonluk Endonezya’da bile böyle olmuş, mahalle mahalle, şehir şehir baskı yayılmış, kontrolden çıkmıştır.
Dünkü yazımda Malezya ve İran’da şeriata geçiş öncesi gelişmelerle Türkiye’de olanlar arasındaki benzerlikten söz etmiş, vatandaşlarının da bunu anlattığını söylemiştim. Aynı gün Hürriyet’te Soner Yalçın da “İran’a şeriat, demokrasi ve özgürlük vaatleriyle geldi” başlıklı yazısında Türkiye’nin İran benzerliğinin çok şaşırtıcı olduğunu ve İran’daki değişimi belgelerle anlatmıştı.
Türkiye’deki gelişmelere tepki gösterenleri dine, dindarlığa, İslâm’ın kurallarına tepki gösteriyor zannedenlerin “itirazların nedeninin din değil sonunda teröre varan bir din baskısı oluşmasının, rejiminde bu yönde değiştirilmesinin engellenmesine yönelik olduğunu” anlamaları için Soner Yalçın’ın Pazar yazısını okumaları gerçekten iyi olur.
İran’da Humeyni yönetimine geçiş döneminde bu değişimi destekleyen liberal (!) gazetecilerin kendi ağzından ifadeler de o kadar güzel ki! Bizim liberallerin de alacağı dersler var... Belki AKP’nin de!
THY yolcunun dayanma gücünü ölçüyor!
Türk Hava Yolları ile ilgili uçuş giderek zevk olmaktan çıkıp acı veren bir deneyime dönüşmeye başladı.
Ben her zaman THY’yi tercih edenlerdenim ama son yolculuklarımda pişmanlık duymaya başladığımı da itiraf etmek zorundayım.
İç hatlarda rötardan geçilmiyor. Zamanında gerçekleşen bir uçuşu mucize olarak değerlendirmek mümkün... Yeni ’airbus’ların teknolojisi güzel, her koltuğun arkasında TV ekranı filan var ama diğer rahatsızlıklar bunu unutturuyor.
İşte 3-4 saat süren bir yurtdışı airbus yolculuğu... Uçağa biniyor ve 40-45 dakika oturduğunuz yerde bekletiliyorsunuz. Bazı yolcuların ter kokusu -özellikle kadınlar nasıl bu kadar özensiz, dikkatsiz olabiliyorlar anlaşılmaz- ve koro halinde çocuk ağlamaları bu bekleyişi (hele klostrofobisi olanlar için dehşet verici) ciddi ciddi psikolojik ve hatta fiziksel acıya dönüştürüyor.
45 dakika sonunda bir hostes gecikme nedeniyle özür dilemeye gerek görmeden uçuş bilgileri vermeye başlıyor. Çok kötü bir İngilizce’yle bunu tekrarlıyor.
Business bölümünde koltuklar yatak gibi kocaman ve aradaki mesafe neredeyse iki koltuk sığacak kadar olduğu halde Economy’de aralık iyice kısaltıldığı için dizleriniz öndeki koltuğa değiyor. Hele bir de ön koltuk arkaya yatırılırsa bittiniz.
Hani bir sarsıntı olsa bacağınızın sıkışması, kırılması, çarpma nedeniyle kafanızın yaralanması son derece kolay.
Yolculuk sonunda ayağa kalktığınızda bütün vücudunuzun uyuştuğunu fark ediyorsunuz.
Tuvaletler son derece bakımsız... Yemekler eh işte...
Hele uçak indikten sonra bir yirmi dakika daha koltukta bekletmeleri, bütün alanı şehirlerarası otobüs yolculuğu gibi dolaşmaları ve bu sırada çalan kasvetli, kederli müzik hepsinin üstüne tüy dikiyor. Değişmeyen tek şey hosteslerin nezaketi, güler yüzü... İnanın bana yabancı yolcu olsam sadece koltukların sıkışıklığı ve rötarlar nedeniyle başka bir havayolunu tercih ederdim.
THY’nin acilen kendine bir çeki düzen vermesi gerekiyor.

