Başbakan Erdoğan yine ancak baskı rejimlerinde görülebilecek sertlikte bir çıkışa imza atmış. Anayasa taslağının henüz son şeklini almadığını söylerken tepki gösteren sivil toplum kurumlarına öfkesini de dile getirmiş.
AKP tarafından seçilen bir grup hukukçunun (araya partililer ve taraftar yazarların karıştığı bilinse de, 6 kişi diyelim) hazırladığı taslak açıklandı. Komisyona başkanlık eden Mir Dengir Mehmet Fırat “Bu, taslağın son şeklidir” dedi, taslak böylece açıktan açığa tartışılmaya başlandı.
Medyada günlerdir yazılıyor, konuşuluyor, rektörler, yargı görüş açıklıyor... Ama sonra Başbakan çıkıp tartışmaların “doğmayan bebeği boğmaya” yönelik olduğunu söylüyor, üstüne bir de çocuk azarlar gibi kurumlara, rektörlere kızıyor.
Rektörler için;
“Herkes kendi işine baksın. Anayasa yapma görevi rektörlerinse TBMM’nin anlamı yok. Herkes, yerini, konumunu bilecek” demiş.
Evet, anayasa hazırlama görevi aynı zamanda üniversitelerindir. Çünkü üniversiteler sivil toplumun en önemli kurumlarındandır, bilim adamları toplumların öncüleridir. Bu nedenle rektörlerin yeri, konumu da sivil toplumun ta kendisidir.
TBMM Başkanı Köksal Toptan’ın söz ettiği “doğru” anayasa hazırlama yöntemi olan “kurucu meclis”te de onların yeri vardır.
BENİM ÖZGÜRLÜĞÜM İYİDİR
Aslında en iyisi Başbakan’ın bu konuda yeterli bilgiye sahip bir hukukçu olan Köksal Toptan’a danışmasıydı ama bunu yapmadı. Benim asıl anlamadığım Mir Dengir Fırat, Zafer Üskül gibi hukukçuların bu yönteme ve bu hukuk dışı çıkışlara nasıl olup da itiraz etmedikleri...
İyi anladığım şey ise Tayyip Erdoğan’ın sivil anayasa isterken sivil toplumu dışlamasının, anayasa yapma görevinin sadece iktidarlara ait olduğunu zannetmekte ısrar etmesinin büyük yanlış olduğu.
Yaptığı “Herkes işine baksın” ya da “Herkes yerini, konumunu bilecek” türünden paylamalar demokrasilerde olamaz. İfade özgürlüğü kendisinin hakkı olduğu kadar diğer bireylerin veya demokratik kurumların da hakkıdır.
Aksi takdirde o sözleri “tartışan medya” için de kullanma hakkını kendinde görebilir ki bu da demokrasi komedimizin son perdesi olur.
Perde... Son!
Mahalle baskısı meğer yokmuş!
Şerif Mardin konuşunca (ki kendisi akrabaları ve Ruşen Çakır dışında kimseye pek de konuşmaz) kıyamet kopuyor.
Gerçi Sayın Mardin de durumun içinden çıkılmaz, geri dönülmez noktaya getirildiğini gördüğü için ne diyeceğini şaşırmıyor değil, yani hem toplumu baskıdan koruyucu öneriler getirmek, hem de “Vay bu da statükocu, beyaz Türk vb. vb, çünkü kuralları, yasakları savunuyor” suçlamalarından sakınmak oldukça güç ve bunun sıkıntısını yaşıyor.
Malum; Türkiye’de demokrasi=sınırsız özgürlük demek...
Onun için buralarda kuraldan, sınırdan, yasadan, yasaktan söz etmeyeceksin.
Bununla birlikte Şerif Mardin bir bilim adamı olarak her konuşmada “yaklaşan tehlike” konusunda uyarıyor. Çözümü açıkça söylemese de... “Kadınlar korkmakta haklı” demeye de başladı.
Neden kadınlar? Çünkü ılımlı başlayıp “şeriat kurallarıyla yönetim”e geçiş yapan tüm İslâm ülkelerinde olay kadınlarla başlatılıyor. Kadın önce kapatılıyor, sonra “eve” kapatılıyor. Din siyasete bir kez karıştırıldı mı sonra iş yönetimlerin de kontrolünden çıkıyor ve mahalle mahalle radikalleşiyor.
Şerif Mardin’in Ruşen Çakır’a söylediği “Mahalle baskısı AKP’yi döver” lâfının nedeni de buydu.
Şimdi bakıyorum da Mardin’in sözlerine pek kızan ve hatta kuruntu olduğunu söyleyen erkek yazarlar var.
Sanki söz konusu mahalle baskısını önce kendileri hissedecekmiş gibi asla inanmıyorlar. Onlara susmalarını önerelim. Ve diyelim ki; beyler “türban, İslâmi baskı rejimine gidiş, mahalle baskısı” filân denince hemen siz öne atılıyorsunuz. Her konuda olduğu gibi bunda da tepkiler “büyük çoğunlukla” sizden geliyor. Oysa bu konu öncelikle kadınları ilgilendirmekte.
İŞTE ÖRNEĞİNİZ!
“Mahalle baskısı”na açık örnek mi istiyorsunuz, buyrun son VE EN ÖNEMLİ örnek Cumhurbaşkanı Gül’ün türbanlı eşinin protokolde yer alamayışıdır.
Doğal olarak insani duygulara sahip herkes bu kabulü güç duruma üzülecek ve ortadan kaldırılmasını isteyecektir. Oysa rejimin gerekleri, kuralları önceden bilinmekteydi. Şu anda konunun halledilmesi “psikolojik baskı”ya bağlıdır. (Medyanın üzerinde kurulan “türbanın kamusal alana girişine karşıysan, laikliğin bu anlamda korunması gerektiğine inanıyorsan dinsizsin” benzeri baskılar ise medya mahallesi baskısına örnektir.)
Ayrıca yaratılan siyasi trajedi de psikolojideki “görerek öğrenme” metoduyla hem tesettüre hem iktidar partisine olan ilgiyi arttırmaktadır.
Mahalle baskısı artık devlet boyutunda, mumla aramanıza gerek kalmadı, çırpınıp durmayın lütfen!

