Söylendiği zaman kızanlar var ama laiklik bir kere yıpratılmaya başlandı mı işte sonunda siyasette (bırakın din ile devlet işlerinin ayrılmasını) tek konunun türban ve diğer dini meseleler olduğu noktaya çok çabuk geliniyor. Artık Türkiye’de de her konuşma türbanla başlıyor, türbanla bitiyor.
AKP iktidarına kendi taban seçmeni dışında oy verenlerin çoğu “5 yılda tehlikeli hangi icraat yapıldı ki bundan sonra yapılsın. Rejim kendini korur. Hem sonra çok sıkışırsak nasılsa rejimi koruyacak kurumlar var” diyerek verdiler.
Onlara birinci iktidarda tüm adımların atılmamasının nedeninin “güçler ayrılığı”nı da ortadan kaldırıp güçlerin hepsini tek elde toplamak olduğu, bu gerçekleştiğinde ise çok geç kalınmış olacağı anlatılamadı.
Bir yandan Avrupa Birliği ve Amerika’nın Türkiye’yi istedikleri ılımlı İslâm rejimine çevirmek üzere gösterdikleri çaba, bir yandan aydınlar ve sermaye tarafından verilen “en demokrat” desteği ile işte bugünlere gelindi.
Başbakan Erdoğan önce kendi görüşünü yazan bir köşe yazarına “Beğenmeyen TC vatandaşlığından ayrılsın” dedi. Sonra kendisi ve partisi seçtikleri birkaç hukukçuya istedikleri şartları getirecek bir anayasa hazırlattılar. Sivil toplumun bir çok üyesi, kurumu ayağa kalkınca bu kez arkadan “Herkes haddini bilecek” geldi.
Hatırlayacaksınız seçim gecesi televizyonda bazı yazar ve siyasetçilerin iktidar partisinin demokratlığına sık sık vurgu yaptığını gören ve bu partiyi çok iyi tanıyan bir gazeteci dayanamayarak “Her şeyi söyleyebilirsiniz ama demokrat demek yanlış olur. AKP demokrasiyle sorunu olan bir partidir” demişti.
Keşke öyle olmasa ama bir yandan “tüm görüşlere açığız, tartışacağız, her kesimi dinleyeceğiz” derken aynı zamanda ağzını açan, görüş bildiren herkesi (konuşmaya kendisi kadar hakkı olan üniversiteler, yargı, sivil toplum kuruluşları, medya) susturan, haddini bildiren Başbakan ne yazık ki bu açıklamayı birkaç hafta içinde doğrulamış oldu.
Şimdi tesadüfe bakın ki AB ile gazeteleri bugüne kadar destek verdikleri, seçimi kazanınca pek sevindikleri AKP için “Türkiye’de siyasi İslâmla karşı karşıyayız” diyor ve panik gösteriyorlar.
AVRUPA’DA NEDEN YASAK YOK?
Kısacası Olli Rehn’in “İslâmi yönetime sahip ülkeler AB’ye giremez” sözüne doğru ilerliyorlar. Böylece verdikleri desteğe duyduğumuz şüphe doğrulanıyor.
Onlar bunu yaparken bizim Cumhurbaşkanımız “Türkiye Malezya’ya dönmez, AB yolunda bir ülkeyiz” diyor. Hangi AB yolu? AB kayıyor ve artık önümüze AB’den çok Malezya (veya Endenozya da diyebilirsiniz) çıkıyor.
Son günlerde üniversitede türban konusu en yoğun şekilde gündeme oturduğu, Başbakan Erdoğan da önceki iktidarı döneminde ve seçim sonrası konuşmasında söz ettiği “uzlaşma”yı unutup “türban ilk görevimiz” dediği için artık tartışma “Avrupa ülkelerinde türban yasağı niye yok? Eğer bu bir mahalle baskısı oluşturacaksa orada neden oluşturmuyor? Üniversitede türban Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı ise orada neden serbest?” gibi sorular noktasına geldi.
Nitekim Tayyip Erdoğan da Financial Times’a yaptığı açıklamada “Batıda böyle bir sıkıntı yok” dedi.
Oysa bu tartışma yanlış ve yanıltıcı... Anayasalar her ülkenin kendi koşullarına göre hazırlanır. Yani başlangıç noktası “hangi ülke ve hangi dönem için”dir.
Belirleyici unsur “o ülkenin şartları”dır. Bu nedenle örneğin Hıristiyan çoğunluklu bir ülkede laikliği koruma konusunda getirilen kurallar, oluşacak baskıların oranı göz önüne alındığı için Müslüman çoğunluklu bir ülkeninkinden farklı olabilir.
AİHM’den çıkan dava sonuçlarında ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bu durum göz önüne alınmış ve diğer ülkeler örnek kabul edilmemiştir. Olay budur.
(Not: Erdoğan kadınlara güvence vererek “Endişe etmesinler. 5 yılda hangi sıkıntı doğdu?” demiş. O 5 yılda korkutucu noktaya gelinmeyişinin sebebi henüz denetim kurumlarının etkili olabilmesiydi. Yeni anayasa ile bu kurumların da iktidara bağlanacağını kadınlar nasıl unutsun?)
Türban, türban, türban...
Haberin Devamı

