Zekice saptırmacalar!

Haberin Devamı

Aynen “dinin siyasete ve devlet yönetimine karışmamasını”, böylece inançları nedeniyle vatandaşlar arasında bir ayırım (veya baskı) yapılmamasını sağlayan rejimi dinsizlik veya din/inanç karşıtlığı gibi empoze etmelerine benziyor yaptıkları.

Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın Meclis Başkanı’na “Başkanım” demesi ve selâm vermesi, Cumhurbaşkanı’na “m”yi eksik söylemesi ve ilk gün selâm vermemesi, birinin önünde amuda bile kalkacağını söylemesi hatadır.

Onaylanacak, beğenilecek bir davranış tarzı değildir ve tüm kesimleri şaşırtmıştır. Ama bunu “Ben senin eşinin başörtüsünü beğenmedim, onun için böyle davranıyorum” şeklinde yansıtmak ve okurunu inandırmaya çalışmak da dürüst gazeteciye hiç mi hiç yakışmaz.

Çünkü gerçek bu değil... Gerçek eşin başörtüsünün beğenilmesi, beğenilmemesi meselesi değil, olmadığı gibi bugünkü düşman kutupların nedeni de bu tür yalanlarla yapılan kışkırtmalar... Muhtemelen bu komutanların ailelerinde de başörtüsü takanlar vardır, devlet alanları içinde ve elbette devletin zirvesinde olmadığı takdirde kimse kimsenin kılığına, kıyafetine karışamaz. Zaten karışmıyor da...

Konuyu saptıran yazarlar da dahil olmak üzere hepimiz Genelkurmay Başkanı’nın bu olmaması gereken tepkileri “Sen rejimin gereklerine saygı göstermedin, inat ettin, ben de sana Cumhurbaşkanı (veya Başkomutan) saygısı göstermiyorum” düşüncesiyle yaptığını aslında biliyoruz.

Herkes herkese kızabilir, nitekim içinde bulunduğumuz günlerde kutuplaşmalar ve öfke had safhada, buna rağmen hâlâ gerçekleri saptırarak “başörtüsünü beğenmedim” noktasına getirmek din/inanç istismarının, yalanın, iftiranın ta kendisidir.

Bu meslektaşlarımız yazılarında toplum kesimlerini veya toplumla TSK’yı (kasıtlı olarak) düşman hale getirmeye çalışmaktan artık vazgeçseler diyorum.

Bana “Lütfen bu kez biz kurtaralım Paşam” başlıklı yazımı hatırlatan okurlarıma da söyleyecek sözüm var.

Türkiye yaşadıklarından ders alarak çözümü her zaman demokrasi içinde üretmek zorundadır. Sadece 27 Nisan bildirisi bile bu ülkeye büyük zarar vermiş, kitle hareketlerinin bile orduya maledilmesine neden olmuştur. Üstelik gereksiz bir mağduriyet havası yaratmış, bu da seçime yansımıştır.

O yazımdaki görüşüm hiç değişmedi ve değişmeyecek.

Bu toplum din bezirgânlığına, istismarına ihtiyacı olmadığını kendi anlamak ve gerekeni yapmak zorunda!

*****

Ölüyü diriltebilselerdi...

Hani bir fıkra vardır;

Türkiye Başbakanı’nın ABD’ye resmi ziyareti sırasında Amerikan Başkan’ı “Bizde tıp çok ilerledi, artık ölüleri diriltiyoruz” deyince Türk Başbakan altta kalmak istemez ve “Bizim atletler de 200 metreyi 8 saniyede koşuyorlar” der.

Zaman geçer, ABD Başkanı iade-i ziyarette bulunacaktır, Türkiye Başbakanını bir korku alır: Ya Başkan atletlerin rekor koşusunu görmek isterse?

Danışmanına konuyu açar, danışman düşünür taşınır ve “Başkan gelince adamlarıyla birlikte onu alın ve Anıtkabir’e götürün, sonra da önce onlardan Atatürk’ü diriltmelerini isteyin” der.

Başbakan heyecanlanır:

- Ama ya başarırlarsa ve bizden de kanıtlamamızı isterlerse?

“Endişe edecek bir şey yok” diye cevap verir danışman. “O zaman zaten başta siz olmak üzere hep beraber 200 metreyi 8 saniyede koşarsınız.”

Neden anlattım biliyor musunuz, son zamanlarda iktidar yalakalığı yapmaları doğal olan bazı gazetelerde parti amigosu gibi görev yapan gazeteciler ortaya çıktı. Şimdi Cumhuriyet kazanımlarının geriye çevrilmesi için ortaya çıkan son moda “Atatürk’ü yıpratmak” olduğu için bu arkadaşlar da “Atatürk aşağı, Atatürk yukarı” oldular.

Bir yandan da sanki bu Türkiye’nin ilk seçimiymiş veya herkes kendileriyle aynı çizgide olmak zorundaymış gibi iktidarı gözü kapalı desteklemeyen veya gelişmeler karşısında farklı yorum yapanlara verip veriştiriyorlar.

Böyle olunca göze giriyorlar, makbul ve seyahatlerde “uçağa” davet edilecek kişi oluyorlar ya sonu gelmiyor amigoluğun. (Pardon, bazıları da bunca zamandır başaramadığı “yüksek atlama”yı böyle başarabileceğini sanıyor.)

Bunların arasında “Atatürk bugün olsaydı” diye başlayan varsayımlar türetmeye bayılanlar var.

İşte böyle durumlarda ben hemen o fıkrayı hatırlıyorum. Atatürk bugün olsaydı hepiniz arkanıza bakmadan 200 metreyi 8 saniyede koşardınız.

Meydanı boş görünce fazla atmayın onun için!

(Not: Ya Atatürk hiç olmasaydı? Acaba o zaman bugünkü gibi sırça köşklerde masa başından ahkâm kesebilecekler miydi?

Acaba 80 bin camiden yükselen ezan sesleri bu özgür vatanı kaplayabilecek miydi?

Yoksa sadece kilise çanlarının çaldığı bir ülkede saklanacak delik mi arayacaklardı?

Arada bir de bu soruyu tartışmalarını bekliyorum.)

DİĞER YENİ YAZILAR