ABD’ye karşı olmakta yerden göğe haklıyız!

Haberin Devamı

Amerika’nın artık “Türk halkı kendisini sevmiyor” diye bozulmaya, tepki duymaya hiç hakkı yok. Tüm dünyada ABD’yi sevmeyen ülkelerin başında geliyoruz ve bunda da yerden göğe kadar haklıyız.

Bazı meslektaşlarımız ABD’nin eski Başkan Yardımcısı olan Richard Holbrooke’un “Amerika İslamî demokrasiler, ılımlı İslâm ülkeleri istiyor. Şu anda buna iki örnek var; Türkiye ve Malezya” sözlerinin Türkiye’yi tanımamak olduğunu söylüyorlar.

Bunu da Malezya ile Türkiye arasındaki rejim farkına, Türkiye’deki iktidar partisinin de her kesimden oy alışına bağlıyorlar.

Oysa elbette Holbrooke gibi, yakında ABD Dışişleri Bakanı olma ihtimali yüksek bir siyasetçinin Türkiye’yi tanımama gibi bir sorunu olamaz. Tam aksine, çok iyi tanıdığı gibi Dışişleri Bakanı olduğunda açıkça söyleyemeyeceği şeyleri şimdiden söyleme ve Türk hükümetine gerekli mesajı verme işini hallediyor o...

Ayrıca şunu da iyi biliyor; evet AKP’nin aldığı oylarda ekonomik istikrarın/ekonomi politikalarının hükümet değişikliği ile bozulmaması, Kuzey Irak’a sınır ötesi harekât yapılmaması isteğinin, toplumun her kesimine kendi ihtiyaçları doğrultusunda “yardım”dan vaatlere kadar “çok iyi plânlanmış” bir seçim propagandasının ve daha birçok etkenin rolü vardı ama... Ama bu oyların büyük bir bölümünü ABD ve AB’nin ısrarla vurguladığı “İslamî parti” kimliğiyle aldığı da inkâr edilemez.

SARIGÜL BİLE SIRRI ANLADI

Yıllar boyunca bu yönde sürdürülen çaba, “Biz dindarız, onlar değil”, “Biz dinin ve dindarların koruyucusuyuz, onlar değil”, “Laiklik dindarlıkla bağdaşmaz”, “Laikler dindar değildir”, “Dindar cumhurbaşkanı istemiyorlar” gibi yanlış ama ısrarlı söylemler (ki bazı yazarlar hâlâ devam etmekteler) tümüyle unutulamaz.

Seçim öncesinde tarikat şeyhlerinin TV ekranlarında bile yaptığı “Biz başka partileri değil, o partiyi destekliyoruz” açıklamaları unutulamaz.

Baksanıza işin sırrını Mustafa Sarıgül bile anlamış ve liderlik yarışında ilk gayreti imamlardan Baykal adına özür dilemekle gösteriyor. Toplumun bu konudaki teveccühüne, tercihine baktığınızda onun propagandasının (CHP gibi dinin siyasallaştırılmasını onaylamayan bir partide bile olsa) artık eleştiremiyorsunuz.

Onun için Holbrooke Türkiye’nin gittiği yönü görerek kendince doğruyu söylemekte, ABD’nin plânını açıklamaktadır.

Nitekim ABD’nin Dış İlişkiler Konseyi üyesi Steven Cook da seçim sonrasında “Washington Türkiye’de İslâmcıların kazanmasından dolayı rahatlamalı. Hamas ve Hizbullah’a benzemeyen AKP’nin liderleri çoğulcu ve demokratik bir Türkiye isteyen çağdaşlaşma yanlıları” şeklindeki açıklamasıyla Türkiye’nin “ABD’nin istediği gibi, radikal olmayan -ılımlı- İslamî yönetim”inden mutluluk duyduklarını ifade etmişti.

Amerika, Türkiye siyasetini bir yandan, beklentileri olan (her ne kadar bazılarımız BOP projesinin rafa kalktığını zannediyorsa da) “ılımlı İslâm” rolü nedeniyle yakından izler ve yönlendirirken diğer yanda PKK’ya açık destek vererek kendi Kürt politikaları nedeniyle izliyor ve yönlendiriyor.

Sanıyorum ABD basını içinde Türkiye’ye en tarafsız gözle bakabilen gazetelerden biri Washington Post’tur. Bu gazete son olarak “Amerika’nın Ortadoğu’daki operasyonlarını yöneten Centcom’un -kendi korkuları nedeniyle- PKK’ya karşı bir operasyondan kaçındığını” yazdı.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz de “Washington’dan PKK’ya karşı eylem için Iraklı Kürtlere baskı yapılmasını istediğini” Washington Post’a açıkladı.

Amerika ikili oyunundan vazgeçmediği sürece Türkiye’nin başına yakında daha da çok çorap örecek.

Yeni çoraplar istemiyorsak herkesin gözünü açması gerekiyor.

AB’nin “Avrupa Yolunda Yeni Bir Engel Mi” başlıklı raporunda “bir şekilde PKK’ya bağlı” sözleriyle tanımladığı DTP’nin de “nerede olacağına” artık karar vermesi.

*****

Kim dinler Kızılırmak’ı?

Türkiye doğası ile dünyanın en güzel ülkeleri arasında sayılacak kadar şanslı bir ülke... Gel gör ki bu güzelliğin büyük bir umursamazlıkla yok edildiğini görünce insanın aklına çekirgeler geliyor.

Geçtikleri her yere zarar veren, tahrip eden çekirge sürüleri... En güzel sahil beldelerimizde yeşili tümüyle yok ederek yerine taş yığınları dikmekte, kara/deniz dinlemeden her yeri çöplüğe çevirmekte üstümüze yok.

Durup da bir an bile “Bulunduğum yer yalnız bana değil herkese, benden sonraki kuşaklara da ait. Üstelik bize bahşedilen bu güzel ülkeyi korumak vazifemiz” diye asla düşünmüyoruz.

Bodrum’da havaalanından çıktıktan az sonra yanarak kömür haline gelmiş -bir zamanlar- ağaçlık tepeleri görünce insanın içi cız ediyor, gözleri doluyor.

Bunlar öyle denize nâzır, muhteşem manzaralı tepeler ki ister istemez “Acaba burayı da site yapmak için mi yaktılar” düşüncesi geçiyor aklınızdan. Yanan alanlarda yapılaşmaya izin verilmeyeceği söylense de “yasak veya etik dışı olan her şeyin çıkar söz konusu olunca yapılabildiği” bir ülkede şüpheler de bitmiyor.

Sonra yanmamış ormanlara bakıyorsunuz, hepsinde ağaç dipleri yol kenarından başlayarak kuru ve yaş otlarla, kısa bitkilerle dolu... Öyle ki kötü niyetli birinin arabadan inip bir kibrit çakarak koca bir ormanı yakması birkaç dakikasını alır.

Ve sonra; ülkenin en turistik iki üç sahil beldesini bile korumaktan, tehlikeleri ortadan kaldırmak için gayret göstermekten aciz yönetimler dönüp her yangında millete “Para yok, uçak yok, helikopter yok” diye ağlaşırlar.

Aynen susuzluk için, elektrik sıkıntısı için zamanında önlem almayıp sonra da “Biz sorumlu değiliz” diyen Ankara belediyesi gibi...

Şimdi susuz kalan Ankara’ya Kızılırmak’tan su çekmenin, dünyanın en özel bölgelerinden biri olan bu yöreyi bitireceği ve bu bölgedeki ekolojik dengeyi bozarak ölümcül hastalıkları arttıracağı, iklimi sertleştireceği uzmanlar tarafından açıklanıyor.

Kim dinler ki? Şu anda önemli olan Ankara Belediye Başkanı’nın kendi paçasını bu olaydan sıyırmasıdır, yukardaki durumlar ortaya çıktığında ağlama görevini ise topluma bırakmaktadır.

Ama yönetimlerin en büyük hatalarını bile bağışlamakta bir mahzur görmeyen toplumlar maalesef bu sonuçları hak ederler.

Medeni bir ülke olabilmek için önce her insanın işe kendinden, kendi kafasını değiştirmekten başlaması gerekiyor.

Bu da maalesef bizim için çok zor olacak gibi görünüyor.

Kızılırmak’ı şimdiden “bitmiş” sayabiliriz.

DİĞER YENİ YAZILAR