Vay anasını sayın seyirciler!

21 Haziran 2007

Yurt içinde seçim öncesi “Bu arada kimi karalasam üstüne yapışır, ne atsam kârdır” anlayışıyla sorumsuz açıklamalar izlerken yurt dışından gelen “müthiş (!) Türk” örneği ile sarsıldık.Ben yıllardır yakından izleyenlerden olduğum için geçirdiğim sarsıntı nispeten daha hafifti ama ne yalan söyleyeyim yine de bu kadarını tahmin etmek zordu.ABD’de Türkiye aleyhine kıyasıya çalışan Ermeni diasporasının merkez üssü sayılabilecek bir üniversitede; Minnesota’da onlarla pek yakın bir çalışma yürüten, diasporanın hazırladığı konferanslarda onlarla birlikte “Türkiye’nin Ermeni soykırımı”nı (!) anlatan konuşmalar yapan, kitaplar yazan Taner Akçam takdire şayan (!) yepyeni bir olaya imza atmış.Uzun yıllardır “Holdwater” takma adıyla ve muhteşem bir İngilizce’yle “Tallarmeniantale” isimli sitede Türkiye aleyhtarı çalışmaları günışığına çıkaran ve kimliğini de kimsenin bilmediği kişinin Murad Gümen isimli bir Türk olduğunu açıklamış.Buna neden olarak “Gümen’in kendisinin terörist olduğu konusunda Amerikan yetkililerine dilekçe vermesini” göstermiş ama bunun ne derece doğru olduğu bilinmiyor. Murad Gümen ise çok haklı olarak ismini gizlemesine ABD’li ünlü tarihçi Stanford Shaw’a Ermeniler tarafından yapılanların neden olduğunu açıklamış.Biliyorsunuz Stanford Shaw evi kundaklanıp ailesi tehdit edildiği için kendi ülkesini terk ederek Türkiye’ye yerleşmiş, işine Bilkent Üniversitesi’nde devam etmiş ve soykırım yalanı konusunda Türkiye’nin kendi tarihçilerinin yapmadığı şekilde tarihî gerçekleri anlatmayı son nefesine kadar sürdürmüştü.Amerika’da olup da “Türkler soykırım yapmamıştır” dediği için tehditle, saldırıyla susturulmaya çalışılan tek tarihçi de o değildi. Aynı olayları yaşadığını Prof. Justin Mc. Carthy’den de dinleyebilirsiniz.Yıllar önce ABD’de toplanarak “Türkiye’nin soykırım yapmadığını” açıklayan 50’ye yakın dünya tarihçisinin hepsi zaman içinde benzer olaylarla susturulmuş, bu açıklamanın tekrarlanmaması sağlanmıştı.“Holdwater” ise Ermeni diasporasının “kimliğini bilmedikleri için” yazılarını durduramadığı en güçlü Türk tezi savunucusuydu. Türkiye’den ABD’ye giderek orada aleyhte faaliyet gösteren “öğretim görevlileri”nin ve diasporanın yaptığı her faaliyeti adım adım izliyor ve kusursuz şekilde sitesinde anlatıyordu.Taner Akçam’ın ismini deşifre etmesinden sonra o da Stanford Shaw ve diğerleri gibi hedef haline gelmiş oldu. Doğrusu Taner Akçam bu son faaliyetiyle de “Türklerin kendi kalesine” esaslı bir gol atılmasını sağladı. Tebrik etmek lâzım.Sanıyorum Ermeni lobisiyle birlikte faaliyet gösteren, onların sitelerinde, “yahoo group”larında Türkiye aleyhine yazışmalar yapan bazı Türk akademisyenler duruma en az o lobi kadar sevinmişlerdir.Internet sitelerinde ismini gizleyerek haksız saldırılar yapılmasına ben de karşıyım ama “Holdwater” sitesinde bir hedef gösterme yoktu. Sadece kimlerin, nerelerde hangi faaliyetleri gösterdikleri yalanlanamayacak şekilde anlatılıyordu.Taner Akçam ve diğer anlatılanlar şimdi ismi biliyorlar işte. Hemen yargıya müracaat etsinler, bakalım bir suç unsuru bulabilecekler mi?

Devamını Oku

Elele kadınlar, yumruk yiyen kadınlar!

20 Haziran 2007

Müthiştir bizim kadınlarımız... Partilere vitrin olarak birkaç tane alınır, aday yapılırlar ama bundan hiçbir rahatsızlık duymazlar.Birinin de ağzından “Biz birkaç kişiye göstermelik olarak listelerin üst sıralarında yer verildi ama genele baktığınızda ortada büyük bir haksızlık var, böyle olmamalıydı” tepkisini duymazsınız.Kadınların “eşit temsil” diye çırpındıklarını, yüzlercesinin borç alarak 2-3 bin YTL müracaat parası verip aday adayı olduğunu ve paralarını kaptırdıklarını akıllarına bile getirmezler.Onlar aday olmuşlardır ya gerisi boştur artık.Kanal kanal dolaşıp vitrin rolünün hakkını vermek, genel başkanın yanında el ele poz vererek “tek seçici”yi mutlu etmek onlara yeter.Hiçbirinin ağzından “Biz seçilirsek ilk iş olarak Medeni Kanun’da kadınlara yapılan haksızlığı düzelteceğiz” veya “Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerin uygulanmamasını önleyeceğiz” gibi bir plân, proje de duyamazsınız. Başkan hangi söylemden daha çok hoşlanacaksa o oturmuştur ağızlara...Temcit pilavı gibi pişirilir pişirilir öne sürülür.Bazı şöhretli kadınlar ise sevgililerinden nasıl yumruk yediklerini ballandıra ballandıra anlatırlar. Sevgilinin mevkii, işi iyiyse yumruk yemekte mahzur yoktur çünkü...Diğer kadınlara ve erkeklere örnek olsun (!) diye de anlatılmalıdır.Müthiştir bizim kadınlarımız, müthiş!*****Ne demek cezası yok!Birçok orta sınıf ve dar gelirli ailenin senelerce varını yoğunu harcayarak çocuğuna kurs, öğretmen parası yatırdığı, binlerce gencin yıllar, aylar boyu göz nuru döktüğü ÖSS sınavlarında kopya çekilmiş.Bu işi artık ticaret haline getiren, bin türlü kopya metodu üreten ve profesyonel kopyacılar yetiştiren örgütler türedi.Öğrencinin vücuduna cep telefonu yapıştırmaktan, başkalarının yerine sınava girenlere kadar ne ararsanız var.Öte yanda da dürüst ve masum, kendi gücüyle kazanmaya çalışanlar. Kazanamadıkları takdirde ailece hayatı kayacak olanlar...Daha önceki yıllarda da soruların çalınması gibi olaylar yaşanmış olmasına rağmen hâlâ yeterli önlem alınmamış olmalı ki 48 kopyacı yakalanmış, 21’i TCK’da “kopyayı suç sayan” madde olmadığı için serbest bırakılmış.Ne demek bu yani?Sonuçta binlerce kişiye çok büyük bir haksızlık söz konusu olduğuna göre “cezası yok” ne demek?Hemen konmalı o zaman... Hem de öyle ciddi bir ceza olmalı ki ÖSS’de kopya çeken bunu kat be kat ödemeli.Evet biliyoruz, bu ülkede tecavüz, cinayet gibi en ciddi suçların cezası bile hakkıyla verilmemektedir ama kötü örnek “örnek” olamaz.Bu cezanın şimdiye kadar yasalara eklenmemiş olması da Milli Eğitim’in hatasıdır, düşünmesi gereken kurum odur.*****Bu destek ilk kez görülüyor!Birçok yabancı gazetenin yanında son olarak “Gardiyan” isimli İngiliz gazetesinin laiklere saldırısını duymuştuk, şimdi bir de Reuters haber ajansı eklendi onlara...Bu seçimde ilk kez görüldüğü üzere dış basın bir partiye sürekli destek veriyor; AKP’yi desteklerken onun döneminde İslâmi rejime gidişten, örneğin ülkenin İran benzeri bir dönüşüme uğramasından korkan, laik rejimi koruma duygusu hisseden kesime de vuruyor.Her gün ayrı bir gazetenin, ajansın yaptığı kıytırık bir haberi, “anket” diye verdiği bir sonucu okuyoruz.İngiliz basını ne zamandır Türkiye’deki seçimlere bu kadar meraklı oldu acaba?Bir yandan seçimlere, bir yandan PKK’ya yakın ilgi gösteriyorlar, garip değil mi?Daha doğrusu abuk değil mi?İnsan ‘acaba hangi çıkarları onlara bunu yaptırıyor’ diye düşünmeden edemiyor. İngiltere’deki evlerini bile satıp Türkiye’den üçer beşer ev alan on binlerce İngiliz olabilir mi?Yoksa Türkiye’ye yatırım yapmış ve “ekonomik istikrar” endişesi duyan firmaları olabilir mi?İyi ama Türklerin daha ciddi başka endişeleri de var. Öyle endişeler ki yanında “ekonomi” hiç kalır.Zahmet olacak ama destek verirken kendi çıkarlarının yanında biraz da bunu düşünüversinler.Bazı kendi kurumlarının siyasete karışmasını (görüş bazında bile) eleştirdikleri bir ülkeye dışardan bu müdahale iyice sıktı artık!

Devamını Oku

Bu israfın dünyada örneği yok!

19 Haziran 2007

Başbakan Erdoğan’ın davetiyle Genel Merkez binasını gezen bazı yazarlar bu binayı öyle ya da böyle (genellikle “öyle”) değerlendirdiler.Ama mesele birilerinin beğenmesi, beğenmemesi filân değil asıl mesele “olmak ya da olmamak”tır.Yani birileri devlet kesesinden trilyonları har vurup harman savurarak “olurken” birilerinin de cebinde 5 kuruşa hasret bakakalması yani “olmaması”dır.Oysa bu grupların her ikisi de aynı devletin vatandaşlarıdır, peki o zaman bu haksızlığın nedeni nedir?Partiler “35-40 trilyona” çıkan bu binaları kimlerin parasıyla yaptırmaktadır?Binaların bu kadar görkemli olmasına, ayrıca partilere bu kadar bol keseden para dağıtılmasına gerek var mıdır?Bu paraları, harcamaları gerektiği şekilde kullanıp kullanmadıkları denetlenmekte midir yoksa her zaman olduğu gibi “atı alanlar Üsküdar’ı geçmekte” midir?Örneğin; yapılan binaların müteahhitleri kimlerdir? Söylenen rakamların tamamı binalara ve seçim harcamalarına mı gitmektedir, yoksa büyük miktarlarda “komisyon”lar mı dönmektedir?İhaleler, kamudan yardım alan bütün kuruluşların ihalelerinin olması gerektiği gibi “şeffaf” şekilde mi yapılmaktadır yoksa istenen kişilere verilerek onlara mı kazanç sağlanmaktadır?Emin kaynaklardan gelen bilgilere göre bu yıl partilerin bütçeden aldıkları para fahiş şekilde arttırılmış. Aynı zamanda seçim dönemlerinde alınan para da daha önce hazineden alınan paranın iki katı iken üç katına çıkarılmış.Buna göre AKP hazineden 50 trilyon yıllık yardım, 154 trilyon da seçim yardımı almış.CHP’nin yıllık yardımı 30 trilyon, seçim yardımı 96 trilyon olmuş.Genç Parti bile baraj altında kalmasına rağmen 20 trilyon seçim yardımı almış.KENDİ KASASINI SOYMAKYine emin kaynaklardan gelen bilgiye göre bu seçim yardımlarının harcamalarında da birçok hile yapılabiliyormuş. Meselâ 100 bin afiş gösterilip 10 bin (veya bin) afiş bastırılarak gerisini “birilerinin” komisyon olarak cebe indirmesi veya kampanyayı yapacak reklâm şirketlerine gereğinden çok fazla para ödenerek bunun büyükçe bir kısmının yine komisyon olarak reklâm şirketiyle anlaşan partililere dönmesi mümkün olabiliyormuş.Ne güzel değil mi?.. Ayrıca başka konularda “günah”ı, “haram”ı sıkı şekilde düşündüğünü iddia edenler de iş gösterişe, lükse, kazanca gelince ne “israf”ın ne de “haksız kazanç”ın, “yetim hakkı”nın haramını düşünmüyorlar.Trilyonları alan memnun, satan memnun, olan devlete ve tabii millete oluyor.Bu bilgileri verenler hemen tüm ihalelerde de aynı şekilde “komisyon”ların döndüğünü, en kolay zengin olma yolunun “kendi kasasını soymak” olduğunu anlatıyorlar. Ama tabii “kendi kasası” dediğiniz paraların tamamı sonunda bu fakir milletin cebinden çıkıyor.Bu rezaletin, bu insafsız israfın dünyada hiçbir örneği yok.Ne Amerika’da, ne de diğer “en zengin ülkeler”de göremezsiniz.İşin enteresan tarafı, bildiğim kadarıyla siyasi partilere verilen paraların harcamalarının Anayasa Mahkemesi dışında hiç kimse tarafından denetlenememesi... O da ancak ciddi bir olay veya şikayet durumunda denetliyor.Oysa bu harcamaları bilmek Türk basınının, sivil toplum kuruluşlarının ve halkının hakkıdır.Partiler aldıkları paraları ve kuruş kuruş harcamalarını millete açıklasınlar.Görelim bakalım kimin parasıyla nasıl top oynanıyor!

Devamını Oku

Normal ve anormal!

18 Haziran 2007

Normal devlet yönetimi nasıl olur; Hükümet’i, Meclis’i, devletin diğer kurumları belli bir uyum içinde çalışır, en azından sorunlar konusunda bir “asgari müşterek”te buluşmaları mümkün olur.Kısacası her kurum kendi sorumluluğunu en ciddi şekilde taşımak zorundadır. Ancak böyle olduğu zaman, bugün Türkiye’de olduğu gibi dış kaynaklı tehlikeler karşısında ülkeyi yönetenler tek yumruk haline gelmeyi ve çözüm bulmayı başarabilirler.Ama ne yazık ki Türkiye’de “normal” diye bir şey olmadığı, devletin içine... Pardon, içinde her şey alt üst edildiği, “yürütme” bütün kurumlarla ve muhalefet partileriyle, “yasama” ise kendi içinde kıyasıya kavgaya tutuştuğu, tek ve en önemli sorun olarak “koltuk kapma” görüldüğü için iç ve dıştan gelen tüm tehlikelere, yıpratma çabalarına son derece açık durumdayız.Yani ülke, devlet bünyesindeki çatışmalar nedeniyle uzun süredir yönetim boşluğu içinde...Siyasetçiler Türkiye’yi öyle bir hale getirdiler ki PKK’nın yaptığı açık seçik ortada olan, yakalanan (canlı bomba) teröristlerin “Bombaları sınırdan biz geçirdik” dediği olayları bile “kimin yaptığı” tartışılır oldu. Sapla saman bugüne kadar da görülmemiş şekilde birbirine karıştırıldı.Eh, böyle olunca Avrupa ve Amerika basını her türlü küstahlığı yapmaya, ABD’nin Hudson Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları da (icabında Türkiye’deki ortamı daha da içinden çıkılmaz hale getirecek) akıl sır ermez “bulmaca”lar üretmeye imkân buldular. Terör başıboş, rahat bir şekilde arttıkça arttı.Bizimkilerin seçim konuşmalarına bakın, hâlâ bu trajediden hiçbir ders almamış olduklarını, aynı inatlaşmayı oy uğruna bu kez miting alanlarından sürdürdüklerini görürsünüz.Tarihte dışardan yazılmış senaryolarla savaşa bile gerek kalmadan kendi içinden parçalanan Türk imparatorlukları hiç de az değil.Fıkrası bile üretildi, daha önce de yazmıştım hatırlayacaksınız... Cehennemde her ülkenin bir ateş kuyusu (veya kazanı) varmış ve her kuyunun başında da gelenleri aşağı itecek bir zebani beklermiş. Sadece Türklerin kuyusunun başında zebani yokmuş. Yeni gelen biri nedenini sorunca şu cevabı almış: “Türkler için zebaniye gerek yok, onlar geleni kendileri aşağı çekerler zaten!” O kötü huy, o “iktidar hırsıyla gözün kör olması ve birbirini paralama alışkanlığı” kuşaktan kuşağa aktarılıyor mu nedir?Tepedekiler böyle olunca toplumun çocuklarında bile saygı, sevgi, paylaşma duygusu azalmaya, bencillik artmaya başladı.Haydi devam; kim kime ne demiş, kim kimi indirmiş, kim öbürüne haksızlık yapmış... Paralayın birbirinizi, bakalım daha hangi enstitüler, hangi gazeteler sizin için neler üretecekler!*****İkinci iş!Deniz Baykal Pazar akşamı televizyonda gazetecilerin sorularını cevapladı ve bu arada kendisini “orduya yakın siyaset yapmakla” suçlayanlara da net ve güzel bir cevap verdi.“Ben ordu yüzünden, hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen ‘tam 7 yıl yasaklı’ kaldım, siyaset yapamadım. Buna rağmen TSK’yı yıpratmaya çalışmam, ülkemin ordusunun saygınlığını korurum, bu önemlidir” dediği konuşmanın en sonunda kendisine sorulan:“İktidara gelseniz ilk icraatınız ne olacak” sorusunu da “Dokunulmazlığı kaldıracağız” diye cevapladı.İnanın bana o programı 1 dakika daha uzatıp: “Ya ikinci icraatınız, o da şu lider sultasını yok edecek, Meclis’te demokratik bir temsili mümkün kılacak seçim sistemini getirmek olabilir mi” sorusunu sormalarını bütün kalbimle diledim, ama yapmadılar.Elbette tüm liderlerin ve Deniz Baykal’ın seçim öncesi hiç dokunmadıkları bu soruyu cevaplamaları ve bu sözü millete vermeleri gerekiyor.Biliyoruz sultan yetkileriyle donatılmak pek hoş bir duygu ama bizim de milletçe çektiklerimiz yetti gari...“Seçim listelerine aday isimlerini yazmalarına gerek yok, nasılsa adayların tümünü liderler seçtiğine göre liderin fotoğrafını koysunlar yeter” önerisini getiren vatandaşlar yerden göğe kadar haklı. “Seçim sistemi” sözünü bekliyoruz.*****PKK’nın sözcüsü gazeteDaha üç dört gün geçti “The Independent” ve “The Guardian” isimli İngiliz gazetelerinin yönetiminde PKK’lılar mı var diye sormamın üzerinden...Adı “Bağımsız” olanın “bir yerlere bağımlı”, “Gardiyan” olanın da aslında “birilerinin ‘body guard’lığını yaptığı” yavaş yavaş ortaya çıkıyor.Azılı terör örgütü PKK’yı “özgürlük savaşçısı” olarak tanımlama utanmazlığını gösterenler, Türklerin bayrağına düşkünlüğünün bile dedikodusunu yapanlar şimdi de PKK’nın Türkiye’ye yol göstermesi (!) veya ültimatom vermesi küstahlığına aracılık yapıyorlar.Kandil Dağı’na kadar gidip teröristlerle buluşarak onların konuşmalarını yazıyor, bir de üstüne yorumluyorlar.PKK’yı “Kürtlerin temsilcisi” gibi gösteriyor ve bir terör örgütünün, Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı’na dil uzatabilmesini sağlıyorlar.Hani küstahlığın boyutunu nereye kadar arttırabilir bu gazeteler diye merak ediyor insan...Bizim de (okurumuz Erol Bozok’un önerdiği gibi) bundan sonra Avrupa veya Amerika’da olabilecek saldırılar sonrasında El Kaide’yi “Emperyalizme karşı özgürlük savaşçısı” olarak mı adlandırmamız gerekiyor acaba?)

Devamını Oku

Vurun kadınlara!

17 Haziran 2007

Türkiye’de kadın vatandaşlara verilen değer 100 yıl daha geçse hiç değişmeyecek gibi görünüyor.Milletvekili listelerinde yine “Bakın kadın adaya da yer verdik” diye konulan, göstermelik, parmakla sayılacak sayıda, taş çatlasa toplam milletvekili sayısının yüzde 9’unu geçmeyecek kadınları yine gördük.Tabii, Türkiye çok büyük sorunlarla karşı karşıya olduğu için gelişmiş ülkelerdeki gibi kadın nüfusun bunu yapan partileri cezalandırması gibi bir durumun gerçekleşmeyeceğinden emin olmaları liderlerin işini kolaylaştırıyor.Ve “demokrasi”yi ağzından düşürmeyen bu liderler yüzde 52 kadın nüfusunu yüzde 10’un altında bir temsilde tutarak hâlâ iki yüzlülüğü sürdürüyorlar.Diğer ikiyüzlülük örneklerine bakalım şimdi...- Malki cinayetinin sanığı yasaların kendi lehine geriye işletilip, tüm indirimlerden ve bugüne kadar çıkarılmış aflardan yararlandırılarak cezasının minimuma indirileceğini bildiği için teslim oluyor. Bir cinayetin cezası bu indirim ve aflarla öyle hale geliyor ki neredeyse hakimin bir “Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” demediği kalıyor.Ama diğer yanda Medeni Kanun’un alındığı İsviçre’de yenilenen yasa tüm kadınlara aynı şekilde uygulanırken Türkiye’de, yasaları değiştiren “beyler” açıkça “Karılarımızın eline mal geçerse bizi terk ederler” diyerek kafadan bir mazeret, koca bir yalan ürettiler: “Kanunlar geriye işlemez.” Oysa Medeni Kanun’un Yürürlüğü hakkındaki yasa “geriye işleyeceği” şartları belirtmiş; bunlar arasında “kamu düzeniyle ilgili konular” var ve evlilik doğrudan kamu düzeniyle ilgili. Ayrıca diğer maddelerde belirtilen şartlar da mal rejimine tamamen uyuyor.Yani ortada mazeret yok, yalan var ve buna rağmen hiçbir siyasi parti nedense bu “yalana dayalı yanlışı” düzelteceğini söylemiyor. Haydi, çağrıda bulunuyorum, bakalım hangi parti kadın haklarına önem veriyor, görelim.TECAVÜZCÜYE BERAAT!Cinayet suçunun cezasına bile bin türlü indirim getiren Türk hukuku (!) Samsun’da bir kadına tecavüz eden sanığı “kadın bağırmadı diye” beraat ettiriyor. Güçlü bir sapığın bir kadını kolayca susturabileceğini ya da örneğin ıssız bir yerde bağırsa bile sesini duyuramayacağını düşünmeden...Yeni TCK’da bu tür haksızlıkların düzeltilmesine rağmen kanun uygulanmayarak...Bursa’da kendisini taciz eden doktoru gizli kamerayla çeken kadına ise 12 bin YTL ceza kesiliyor. Neymiş, kadın bandı medyaya vermiş. Oysa versin de bütün kadınlar bilsin hastasını taciz etmekten utanmayan, mesleğinin yüz karası doktoru... Ayrıca, sözüm ona “gizli kamera ile özel yaşam ilişkisini” göz önüne alıyorlar ama böyle suçları kamerayla çekmediğiniz takdirde kanıtlanmasının mümkün olmayacağını unutuveriyorlar (!)Yani Türkiye’de hep kadınlar aleyhine müthiş bir hukuk saptırmacası yaşanmakta...Fark edilmiyor zannetseler de kadın örgütleri tarafından dikkatle izlendiklerini ve hepsinin kaydedildiğini bilmeleri gerekiyor.Son olay Yargıtay’ın “AİHM’nin kadınların evlendikten sonra sadece kendi soyadlarını taşıma hakları olduğuna ilişkin kararına rağmen” Avukat Oya Aydın’ın soyadıyla ilgili yerel mahkeme kararını bozması...Daha önce İzmir’li Avukat Ayten Ünal Tekeli’nin davasının reddedilmesi üzerine AİHM Türkiye’yi mahkum etmiş, bunun üzerine yeniden dava açan avukata kendi soyadını kullanma izni verilmişti.Ortada böyle bir “örnek karar” varken şimdi Yargıtay aynı durumda nasıl mahkeme kararını bozabiliyor anlamak mümkün değil. Bütün mesele “soyun erkek üzerinden yürümesi” nin ısrarla sürdürülmek istenmesi...İnsan haklarını, eşitliği önce hukukçuların sindirmesi gerekiyor. Bunu yapamadıklarında işte ortaya böyle haksız bir tablo çıkıyor.

Devamını Oku

Buckingham Palace’ın perdeleri!

16 Haziran 2007

Yıllar önce basında yer alan ama benim hiç unutmadığım haberlerden biriydi;“İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth yeni masraf çıkmaması için sarayın perdelerine yama yaptırdı.” Yamalı perdelerin fotoğrafı da vardı... Daha sonra bir uluslararası gazeteciler grubuyla İngiliz sarayına davet edildiğimde bu haberin etkisiyle etrafı dikkatle incelemiş, sadeliğe şaşırmış, Kraliçe’nin danışmanı “Biz her gün işe bisikletle gelip gideriz” dediğinde daha da şaşırmıştım.Dünyanın en zengin, en gelişmiş 8 ülkesinden biri arasında olan İngiltere perde yamalar ve ekonomik kısıntı yaparken (böyle zengin olunuyor zaten, bir de yolsuzluklarla katrilyon katrilyon götürmeyerek) bizde şaşaa önemlidir. Yine İngilizlerin “Ancak kendine güvenen insanlar gösterişe gerek duymazlar. Olduklarından farklı görünmeye çalışmazlar” sözünün karşıtının da doğruluğunu kanıtlamaya kesin kararlı olarak biz gösterişe önem veririz.Birkaç gün önce AKP’nin 36 trilyonluk yeni Genel Merkez binasından ve Genel Başkan’larının “sultan odası”ndan söz etmiştim, bazı okurlarımız CHP’nin Genel Merkezi’nin de jakuzili odaları olduğunu yazmışlar.Ben yazımda CHP’nin binasının da görkeminden söz etmiştim ama jakuzili odaları da yazalım.O parti, bu parti değil; AKP, CHP ve hiçbir partinin bu tür gereksiz harcamalar yapmaya hakkı yoktur. Çok gerekliyse birkaç odaya mütevazı bir duş ilâve edersiniz olur biter.Türkiye G-8 ülkesi değil, olanlar da bu israfı yapmıyor. Türkiye ilkokul öğrencilerinin ayakkabı veya önlüğü olmadığı için okula gidemediği, üniversite öğrencilerinin okuyabilmek için ‘ayda 50 milyon burs’ diye kapı kapı dolaştığı veya okul harcını yatıramadığı, vatandaşının cebinde kalan son kuruşlarının da ağır vergilerle çekildiği bir ülke... O zaman bir yanda “taş devri”ni yaşayan, yolu, suyu, köprüsü, okulu olmayan, insanların derme çatma sallarla azgın nehirleri geçmeye çalıştığı bölgeleri bulunan böyle bir ülkede bazı partilere bu yağın bolluğu nereden geliyor?Ve bu nasıl bir “sorumluluk” duygusudur?Genel başkanlar bu soruyu cevaplarlar mı acaba?Ramazan’da gecekondu mahallesinde iftar açarak “halk adamı” edebiyatı yapmakla, kendileri dışındakileri “elitler, zenginler” diye adlandırıp en elit, en zengin hayatı yaşamakla olmuyor çünkü!*****Şehit Binbaşı’nın oğlu okumalı!Son şehitlerimizden Binbaşı Ramazan Armutçuoğlu’nun oğlu Emre’nin bugün ÖSS sınavına girmesi gerekiyor.Böyle büyük bir talihsizlik, bu kadar kötü bir tesadüf bu gencin tüm geleceğini etkileyebilir. En iyi ihtimalle 2007 yılında üniversite hakkını kaybedebilir.Bazı okurlarımız “Şehit Binbaşımıza şükran hislerimizi göstermek için üniversiteye sınavsız girme hakkı Emre’ye verilmeli” istediğini dile getiriyorlar.Kararı ben verecek olsaydım bunu derhal gerçekleştirirdim, öyle olmadığı için duyuruyorum.Bu imkân sağlanamaz mı acaba?

Devamını Oku

“Saçmaladılar” yetmiyor, “azdılar”

16 Haziran 2007

Geçen gün Herald Tribune’un PKK’yı “özgürlük savaşçısı” olarak adlandırmayı sürdürmesi üzerine “iyice saçmaladılar” diye yazmıştım, bugün “The Guardian” da onlara katılmış.Efendim, Türkiye’deki “Kuzey Irak’a harekât ve cumhurbaşkanlığı seçim sürecini” yorumlayan Guardian yazarı Jonathan Steele bizim bu ülkenin vatandaşları olarak anlamakta zorlandığımız bir karmaşayı şıp diye anlayıvermiş.Ne hikmetse, seçim sürecinde açıkça dışardan destek verdiklerinin anlaşıldığı bir partiye yine arka çıkarak ve Başbakan’ın hatasından dolayı özür dilediği “İçerde 5 bin terörist, dışarda 500” lâfını da (özrü beklemeden kaleme sarıldıkları için) doğru kabul ederek şöyle yazmış:“Başbakan Tayyip Erdoğan şimdiye kadar dayandı ve bu hafta cesur bir şekilde ‘Irak’taki her bir PKK militanına karşılık Türkiye içinde 10 militan bulunduğunu’ söyledi. Başbakan’a göre asıl mücadele, sınırın öbür tarafında değil içerde verilmeliydi. Aslında laik kesim AKP’ye kıyasla daha dar görüşlü ve milliyetçi. (Vay, vay, vay... Nasıl da emin arkadaş! R. M) Cumhuriyet mitinglerine katılanlar, genelde orta ve üst sınıflardan geliyordu ve varoşlardaki göçmenlere karşı güçlü bir önyargı taşıyorlardı. (Tam bir cahil üstelik. Mitinglerde köylüsünden işçisine, çobanından çiftçisine her kesim oradaydı ve sadece iktidar icraatlarına tepki gösteriyorlardı. R. M)Türkiye’de asıl mesele Kemalizm’in modernleşmesinin mümkün olup olmadığı. Laikler tekrar ilerici ve açık görüşlü bir parti oluşturup sınıfsal önyargılara dayanmayan, İslamlaşmaya yönelik fantezilerden arınmış ve sırtını askere yaslamayan bir şekilde İslamcılarla mücadele edebilecek mi?” Yani Jonathan Bey mitinglerde yürüyen milyonları ve laik rejimin korunması gerektiğine inanan her Türk vatandaşını bir kalem vuruşuyla “gerici, dar görüşlü, milliyetçi, sırtını askere yaslayan” olarak tanımlarken İran benzeri bir rejime gidiş endişesini ise “fantezi” olarak görmüş. Ama yine de son cümlesine bakılırsa bu anlayışla mücadele etmek lâzımmış. Tabii bunları yazanın “İyi ama nasıl” sorusunu da cevaplaması gerekiyor. UKALÂ VE KÜSTAHDini istismar ederek oy avcılığı yapan, toplumu din, inanç üzerinden bölerek ve her türlü uygulamayla adım adım ilerleyen, erzak poşetleri ve çeşitli imkânlar sunarak “gecekondu tapularınızı onlar vermedi, biz vereceğiz” diyerek gücünü korumaya ve vitrinler hazırlayarak olduğundan da farklı görünmeye çalışan partilerle mücadele onun zannettiği kadar kolay değil. Kolay olmadığı için o mitinglerde milyonlarca insan sokaklara dökülerek tepkisini, endişesini anlatmaya çalıştı.Hani bunu yazan adam “Aman bize bir hastalık getirmesinler diye Türkiye’den kalkan uçaklarda yolculara ilaç sıktıran ülkeden” olmasa anlayacağım. Demek kendileri en ufak korkuda insanları “hakaret eder gibi” ilaçlatacaklar, üstlerine hiç vazife olmadığı halde Irak’a girip bütün bölgeyi altüst edecekler, sonra da Türkiye’nin iç işlerine, dış işlerine müdahale edip, ahkâm keserek küstahlık edecekler. Haydi Jonathan başka kapıya... Kendi işine bak sen ukalâ!

Devamını Oku

Gürtuna, Gül ve türban!

14 Haziran 2007

Enteresan haberler duyuyoruz bir süredir... Önce Abdullah Gül “eğer Köşk’e çıkarlarsa” eşinin daha modern bir baş bağlama stilini tercih edeceği şeklinde bazı açıklamalar yaptı.Sonra Ali Müfit Gürtuna’nın eşi Belediye Başkanlığı öncesinde ve sonrasında sımsıkı bağladığı türbanını yavaş yavaş çıkardı, çıkarmakla kalmadı makyajıyla, giyimiyle, “açıktaki ziynetleriyle” en modern tarzı seçti.Ve sonunda Abdullah Gül’ün kızı perukla bitirdiği üniversitenin mezuniyet gününde ortaya yine türbanla çıktı.Yanlış anlamaya hazır bekleyenler olduğunu bildiğim için önce tekrarlayayım ki hiç kimsenin özel alanı içinde yaptıkları, yaşam ve tercihleri, din kurallarını nasıl algıladığı ve uyguladığı bizi ilgilendirmez. Din, ibadet “Allah’la kul arasında” olduğuna göre başkalarını da ilgilendirmez. Olsa olsa işin “samimiyet” kısmıyla ilgilenebiliriz.Diyanet İşleri İslam’ın 5 şartından biri olan namaz konusu ile “başörtüsü”nün aynı şekilde değerlendirilemeyeceğini açıklıyor.Bunun nedeni “namaz”ın “olmazsa olmaz” bir emir, bir şart oluşudur. “Örtülerini yakalarının üstüne indirsinler” şeklinde anlatılan (ve aslında “saç” ve “baş”tan hiç söz edilmeyen) örtünme ise “onlar için daha iyidir” veya “daha hayırlıdır” şeklinde bir tavsiye olarak Kur’an’da yer almaktadır.Ama bunu da “dinin emri” olarak algılayıp takanlar olabilir tabii. Peki o zaman bu nasıl bir din emri ki mevkiye göre anında değişebiliyor?Siyasi konumda, Dışişleri Bakanlığı’nda Arap usulü bağlanan türban, siyasi gömleğin çıkarılacağı Cumhurbaşkanlığı’nda modernleşebiliyor?Önce Türkiye’yi türban nedeniyle AIHM’ye şikayet eden biri istediğinde (yakaların üstüne inmesi gereken) türbana şekil değiştirtebiliyor?Veya eşi Belediye Başkanı iken sımsıkı bağlanıp sonra çıkarılabiliyor?Son olarak Fas’ta açık örneği görüldüğü gibi “okullarda öğrenci ve öğretmenlere türban (veya bir başka dini simge) baskısını önlemek üzere” ve laikliğin gereği olarak konmuş bir kurala okul süresince uyulabiliyorsa “bir gün daha” beklenememesi nasıl açıklanabilir?Galiba bunları Gürtuna’nın “Eşim türbanı çıkardı ama davaya ihanet psikolojisi yok” sözleri ciddi ölçüde açıklıyor.Röportajı ben yapıyor olsaydım “hangi dava”dan söz ettiğini Sayın Gürtuna’ya sorardım.Türban bazıları tarafından “siyasi bir davanın gereği olarak” mı takılmaktadır ki çıkarıldığında davaya ihanet duygusu olsun?Ne olabilir bu “siyasi dava” onu da hep birlikte düşünelim bence!*****Bush ne demiş, ne demiş?Amerika devreye girmiş; Başkan Bush, Mesut Barzani’yi aramış ve;“Teröre karşı verilen mücadelede birlikte hareket ederek ikili ilişkilerimizi sürdüreceğiz” demiş.Barzani’nin Bush’a defalarca teşekkür etmesine şaşmamak lâzım, ABD Başkanı iyi niyetli olsaydı bu sözleri Barzani’ye değil bize söylemesi gerekirdi. Ona ise “Kendinize gelin, terör örgütünü orada çalıştırıp, yetiştirip, bizim verdiğimiz silahlarla, bombalarla donatıp Türkiye’ye göndermeyin, yoksa sizi biz bile kurtaramayız” demeliydi.Ama kendisi terör örgütüne havadan erzak desteği verirken bunu söylemesi biraz güç tabii.Önceleri Amerikalı ve İngilizlerin “Bush’un zekâsı” ile alenen alay ettikleri kitaplar, karikatürler bana çok acımasız geliyordu ama şimdi destekliyorum. Daha fazlasını hak ediyor bu adam!

Devamını Oku