Normal ve anormal!

Haberin Devamı

Normal devlet yönetimi nasıl olur; Hükümet’i, Meclis’i, devletin diğer kurumları belli bir uyum içinde çalışır, en azından sorunlar konusunda bir “asgari müşterek”te buluşmaları mümkün olur.

Kısacası her kurum kendi sorumluluğunu en ciddi şekilde taşımak zorundadır. Ancak böyle olduğu zaman, bugün Türkiye’de olduğu gibi dış kaynaklı tehlikeler karşısında ülkeyi yönetenler tek yumruk haline gelmeyi ve çözüm bulmayı başarabilirler.

Ama ne yazık ki Türkiye’de “normal” diye bir şey olmadığı, devletin içine... Pardon, içinde her şey alt üst edildiği, “yürütme” bütün kurumlarla ve muhalefet partileriyle, “yasama” ise kendi içinde kıyasıya kavgaya tutuştuğu, tek ve en önemli sorun olarak “koltuk kapma” görüldüğü için iç ve dıştan gelen tüm tehlikelere, yıpratma çabalarına son derece açık durumdayız.

Yani ülke, devlet bünyesindeki çatışmalar nedeniyle uzun süredir yönetim boşluğu içinde...

Siyasetçiler Türkiye’yi öyle bir hale getirdiler ki PKK’nın yaptığı açık seçik ortada olan, yakalanan (canlı bomba) teröristlerin “Bombaları sınırdan biz geçirdik” dediği olayları bile “kimin yaptığı” tartışılır oldu. Sapla saman bugüne kadar da görülmemiş şekilde birbirine karıştırıldı.

Eh, böyle olunca Avrupa ve Amerika basını her türlü küstahlığı yapmaya, ABD’nin Hudson Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları da (icabında Türkiye’deki ortamı daha da içinden çıkılmaz hale getirecek) akıl sır ermez “bulmaca”lar üretmeye imkân buldular. Terör başıboş, rahat bir şekilde arttıkça arttı.

Bizimkilerin seçim konuşmalarına bakın, hâlâ bu trajediden hiçbir ders almamış olduklarını, aynı inatlaşmayı oy uğruna bu kez miting alanlarından sürdürdüklerini görürsünüz.

Tarihte dışardan yazılmış senaryolarla savaşa bile gerek kalmadan kendi içinden parçalanan Türk imparatorlukları hiç de az değil.

Fıkrası bile üretildi, daha önce de yazmıştım hatırlayacaksınız... Cehennemde her ülkenin bir ateş kuyusu (veya kazanı) varmış ve her kuyunun başında da gelenleri aşağı itecek bir zebani beklermiş. Sadece Türklerin kuyusunun başında zebani yokmuş. Yeni gelen biri nedenini sorunca şu cevabı almış: “Türkler için zebaniye gerek yok, onlar geleni kendileri aşağı çekerler zaten!”

O kötü huy, o “iktidar hırsıyla gözün kör olması ve birbirini paralama alışkanlığı” kuşaktan kuşağa aktarılıyor mu nedir?

Tepedekiler böyle olunca toplumun çocuklarında bile saygı, sevgi, paylaşma duygusu azalmaya, bencillik artmaya başladı.

Haydi devam; kim kime ne demiş, kim kimi indirmiş, kim öbürüne haksızlık yapmış... Paralayın birbirinizi, bakalım daha hangi enstitüler, hangi gazeteler sizin için neler üretecekler!

*****

İkinci iş!

Deniz Baykal Pazar akşamı televizyonda gazetecilerin sorularını cevapladı ve bu arada kendisini “orduya yakın siyaset yapmakla” suçlayanlara da net ve güzel bir cevap verdi.

“Ben ordu yüzünden, hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen ‘tam 7 yıl yasaklı’ kaldım, siyaset yapamadım. Buna rağmen TSK’yı yıpratmaya çalışmam, ülkemin ordusunun saygınlığını korurum, bu önemlidir” dediği konuşmanın en sonunda kendisine sorulan:

“İktidara gelseniz ilk icraatınız ne olacak” sorusunu da “Dokunulmazlığı kaldıracağız” diye cevapladı.

İnanın bana o programı 1 dakika daha uzatıp: “Ya ikinci icraatınız, o da şu lider sultasını yok edecek, Meclis’te demokratik bir temsili mümkün kılacak seçim sistemini getirmek olabilir mi” sorusunu sormalarını bütün kalbimle diledim, ama yapmadılar.

Elbette tüm liderlerin ve Deniz Baykal’ın seçim öncesi hiç dokunmadıkları bu soruyu cevaplamaları ve bu sözü millete vermeleri gerekiyor.

Biliyoruz sultan yetkileriyle donatılmak pek hoş bir duygu ama bizim de milletçe çektiklerimiz yetti gari...

“Seçim listelerine aday isimlerini yazmalarına gerek yok, nasılsa adayların tümünü liderler seçtiğine göre liderin fotoğrafını koysunlar yeter” önerisini getiren vatandaşlar yerden göğe kadar haklı. “Seçim sistemi” sözünü bekliyoruz.

*****

PKK’nın sözcüsü gazete

Daha üç dört gün geçti “The Independent” ve “The Guardian” isimli İngiliz gazetelerinin yönetiminde PKK’lılar mı var diye sormamın üzerinden...

Adı “Bağımsız” olanın “bir yerlere bağımlı”, “Gardiyan” olanın da aslında “birilerinin ‘body guard’lığını yaptığı” yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Azılı terör örgütü PKK’yı “özgürlük savaşçısı” olarak tanımlama utanmazlığını gösterenler, Türklerin bayrağına düşkünlüğünün bile dedikodusunu yapanlar şimdi de PKK’nın Türkiye’ye yol göstermesi (!) veya ültimatom vermesi küstahlığına aracılık yapıyorlar.

Kandil Dağı’na kadar gidip teröristlerle buluşarak onların konuşmalarını yazıyor, bir de üstüne yorumluyorlar.

PKK’yı “Kürtlerin temsilcisi” gibi gösteriyor ve bir terör örgütünün, Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı’na dil uzatabilmesini sağlıyorlar.

Hani küstahlığın boyutunu nereye kadar arttırabilir bu gazeteler diye merak ediyor insan...

Bizim de (okurumuz Erol Bozok’un önerdiği gibi) bundan sonra Avrupa veya Amerika’da olabilecek saldırılar sonrasında El Kaide’yi “Emperyalizme karşı özgürlük savaşçısı” olarak mı adlandırmamız gerekiyor acaba?)

DİĞER YENİ YAZILAR