New York Post Gazetesi önce Türkiye’nin her an Kuzey Irak’a girebileceği uyarısında bulunmuş, arkasından da Amerika’ya Türkiye’nin nasıl durdurulabileceği konusunda bir öneriler listesi hazırlamış.Tam da ihtiyacımız olan şey... Bir yandan “Bizi kızdırmayın, tek bir Türk askerinin burnu kanarsa geliriz” derken sanki Türk askerinin sadece sınırda öldürülmesi önemliymiş gibi arka arkaya ve 10’ar 10’ar şehit veriyoruz.Bu şehitlerin azılı katilleri nereden geliyor, nereden besleniyor; Kuzey Irak’tan...Silahları, mayınları, mermileri nereden geliyor; onlar da Kuzey Irak’tan... Ve üstelik çoğu ABD malı. Onlar Irak Kürtlerine veriyor, Kürtler de PKK’ya aktarıyor.Amerika ile Barzani ve Talabani’nin (her ne kadar Barzani’ye “yapma, etme” diyerek nispeten iyi polisi oynuyorsa da), plânlarını uygulamak üzere Türkiye’yi sonu gelmeyecek bir savaşın içine çekmeye çalışmaları en kuvvetli ihtimallerden biri...Görünüşü kurtaracak bir gayret de varmış havasında TSK’yı ve Türk milletini tahrik etmeyi sürdürüyorlar.Tabii şimdi Türkiye’nin yerinde hangi ülke olsa her şeyi bir yana bırakır ve gerçekten tek bir askerinin daha (burnunun kanaması komik kalıyor) şehit olmasını istemiyorsa silahlı kuvvetleriyle hükümeti oturur, deneyimli diplomatları da yanlarına alır konuyu en ince detayına kadar tartışırdı, çözüm arardı.Ama burası Türkiye olduğu için en hayati konular bir yana biz seçim sürecindeyiz.Ne zamandır? Bir yıldır... Önce cumhurbaşkanlığı için bütün bir yıl çelik çomak oynadık, şimdi milletvekilliği + cumhurbaşkanlığı için oynuyoruz.Küsenler, barışanlar, liste başlarına yerleşen en alâkasız, en olmayacak ve en çok tepki toplayacak isimler...İstifa edenler, basın toplantısı yapanlar, özür dileyip ağlayanlar... Bir üçüncü dünya ülkesinde ne ararsanız hepsi mevcut.Kendini “demokrasi” ile yönetiliyor sanan bu ülkede, daha doğrusu dünyanın en komik demokrasilerinden birinde genel başkanlar oturmuş 550 kişilik listeler yapmışlar. Kimi beğeniyorlarsa artık...Koruması mı olur, şoförü mü, arkadaşı mı, çocuğunun arkadaşı mı, oy gelsin diye cemaatlerin, tarikatların adamı mı... Listelere bakın, oradadırlar.Onun için biz meşgulüz, çare için yabancı gazetelerin önerilerine bakmak gerekiyor.New York Post’un Amerika’ya önerileri şöyle:- Yüksek diplomasi çabaları...- Nato araya girebilir...- AB birçok PKK ağını kapatabilir, ayrıca üyelik konusunda daha yapıcı olabilir...- Bunların hiçbiri olmazsa ABD, PKK’ya karşı operasyon yapabilir.Hepsi güzel öneriler. Kendi gazeteleri de bunları yazdığına göre bari biz de düşünelim ve talep edelim.Yazık oluyor gencecik, aslan gibi askerlerimize!*****Kadınlarla göz boyamaDün bu seçimde de en iyi ihtimalle ancak 50 kadın milletvekilinin Meclis’e girebileceğini söylemiştim. Doğru tahmin... Ve tabii en iyi ihtimal de olamayacak.Barajı geçebileceği görülen partiler de; örneğin 60’tan fazla kadın aday gösteren AKP’de seçilecek yerlerde yalnızca 22 kadın var. Diğerleri ise CHP; 13, DP; 10, MHP; 3 civarında kadın adayla yine eski seçimleri aratmıyorlar.Tabii bu listelerin üst sıralarına yerleştirilen kadınların bir kısmının da hangi makul nedenlerle, hangi ölçüyle lider tarafından kutsandıkları anlaşılmıyor ama olsun. Sonuçta aynı garip durum birçok erkek aday için de geçerli...Onun için 2007 yılında en az 100 kadının Meclis’e girmesi yönünde gayret göstermeyen genel başkanlara kadın seçmen ne kadar tepki gösterse azdır. Listelere bakın, birinci, ikinci, üçüncü sıralar hep erkeklerin... Nedir bu, doğuştan gelen bir hak mı?Kadınlar liste başı olursa “teşkilat” kızıyor mu? Nedir?72 yılda Meclis’e 8294 erkek ve 186 kadın girmiş. Komediye bakın!Tam 81 ülkede uygulanan kadın kotası konmadığı, pek tabii erkek genel başkanlar karşı çıktığı için 100 kadının bile seçilmesi için daha bir 20-30 yıl beklenecek.KADER’in yeni Genel Başkanı Avukat Hülya Gülbahar “Biz biliyoruz ki Meclis’te tam 275 sandalyemiz var. Ve şu anda 251 sandalyemiz bir takım erkeklerin işgali altında” diyor.Ne kadar haklı olduğunu görmek için “8294” ve “186” rakamlarına bakmak yeterli. Yazıklar olsun!*****Yine “onlar ve biz”Amerika’da bir parlamenter (William Jefferson) hakkında yolsuzluk, kara para aklama gibi suçlardan dolayı soruşturma açılmış.Bir şirkete yardım etmek için 400 bin dolar aldığı söyleniyor ve adamın buzdolabında (bozulmasın diye koydu herhalde) 90 bin dolar bulunmuş.Yani toplamı 500 bin dolardan az. Cezası ne olabilirmiş; 235 yıl hapis.Kendisinden sonra da üç kuşak torunlarına da yetecek bir ceza...Bu Amerikalılar ve yolsuzluk nedeniyle intihar eden Japon bakanlar filan gelip Türkiye’yi incelemeliler.Burada öyle 500 bin dolara kimse tenezzül (!) bile etmez, götürünce katrilyonlarla götüreceksin.Sonra artık parti mi kurarsın, milletvekili olur zirveye mi oynarsın o sana kalmış.Kimse ne arar, ne hesap sorar...Yaşanacak yer şu Türkiye!!!
Çocuk yaşlarımda bol miktarda çizgi roman okumanın da etkisiyle 2000 yılında bir başka gezegende olacağımı düşünürdüm.Cem Yılmaz’ın G.O.R.A filmindeki gibi binalarda yaşayacak, gümüş rengi tulum ve çizmelerle dolaşacaktım. Tabii yalnız benim için değil tüm insanlar için geçerliydi bu...Teknolojinin her şeyi mümkün kıldığı, istediğimiz zaman sırtımızdaki mekanizmalarla uçacağımız bir dünya.Sadece uçma kısmı gerçekleşti. Türkiye’de gerçeklerle bir ilgimiz yok, hepimiz uçuyoruz. Özellikle de biz kadınlar, çok yönlü uçuş içindeyiz... Birçok hayal kuruyor, yıllarca yasaları değiştirmeye uğraşıyor, Meclis’te erkek sayısının hiç değilse üçte birine sahip olmayı umuyor sonra eski tas, eski hamam kaldığımızı görüp bu kez kafa üstü uçuyoruz.Çıkarılmasını başarsak da uygulanmayan yasalar nedeniyle kadınlar yine her türlü haksızlıkla, şiddetle yüz yüze...Dayağı yiyen, cinayetlere kurban giden yine onlar.Malın, mülkün ülke genelinde yine yüzde 80’den fazlası erkeklere ait...İşe alınırken yine erkekler daha çok tercih ediliyor ve daha iyi ücretlerle başlıyorlar.Ve Meclis’te 2007 yılında kadın oranı yine yüzde 4,5’tan az (1935’te yüzde 4,5 ile dünya 2.si idik, bugün 167. sıradayız.)Sonra da bakıyorsunuz sanki bu durumların sebebi kendileri değilmiş gibi ortaya çıkıp oy uğruna “kızların okuma hakkı”nı savunuyorlar.Çalıştırmayacaksanız, siyasete girmelerine izin vermeyecekseniz bu gayret niye?Yazımı yazdığım dakikalarda -saat 17.00’den sonra da epeyce beklememe rağmen- henüz partilerin aday listeleri tam olarak belli olmamıştı. Umarım bu kez yanılırım ama ben yine liste başlarına genel olarak erkek adayların oturtulacağını sanıyorum (şu ana kadar görüldüğü kadarıyla öyle...) Olsa olsa, en iyi ihtimalle 50 kadın milletvekili girecektir; yüzde 9...Buyrun bekleyin bir 20 yıl daha belki yüzde 20’ye çıkarsınız. Bu defa “bıyık” takarak girdiniz, bakalım daha neler takacaksınız, bir görsünler ondan sonra!!Ayrıca bazı partiler kadınları yine vitrin olarak kullanacaklar, sonra da bir kenara itiverecekler. Koca kabinede tek kadın bakanla... Kadın milletvekilleri kürsüye bile çıkamıyorlar. Konuşan kaç kadın gördük şimdiye kadar? Bu onların beceriksizliği midir acaba yoksa “Bırak bacım ne yapacaksın konuşup da, otur oturduğun yerde” mi denmektedir?Benim eski kadın vekillerden duyduğum kadarıyla ikincisi...DENİZ BAYKAL YALANLAMADI!Serdar Turgut son günlerde kadınların siyasete girmesi ile ilgili iki yazı yazdı, kadınları budala veya tehlikeli gösteren (ve bana Kadınların Medya İzleme Grubu MEDİZ tarafından gönderilen) iki yazı.Biri Dünya Bankası Başkanı Wolfowitz’in kız arkadaşına iyi bir konum sağlamak için kariyerini tehlikeye attığını, diğeri ise kadınların trafikte veya çantalarının içinde bile yön bulamadıklarını anlatıyor. “Kadın meselesi üzerine” başlıklı olanında neredeyse Irak savaşına bile Wolfowitz’in kız arkadaşının neden olduğunu söyleyerek partilerin listelerine kadın aday doldurmasına ciddi bir tepki gösteriyor meslektaşımız.Amerika’da yıllarca yaşayıp da bu anlayışı koruyabilmek doğrusu özel bir yetenek ister.Ayrıca şunu söylemeden geçemeyeceğim; Wolfowitz eğer büyük bir savaş plânında veya kariyerinin geleceğinde kız arkadaşından bu kadar etkilenmişse burada suçlanacak olan kendi budalalığıdır, kadının tehlikesi değil.Turgut, yazıyı yazarken Baykal’a danıştığını, onun da bu konuda bir yazıyı desteklediğini belirtiyor.Haydi Serdar Turgut 21. yüzyılda görülmemiş bir kadın korkusu veya kadın nefretiyle görüşlerini anlattı diyelim, Deniz Baykal’ın yazı yayımlandıktan sonra itiraz etmesi gerekmez miydi?Bence gerekirdi... Üstelik “Atatürk’ün partisi” olduğu tekrarlanmakla birlikte kadın kotası koymayı reddederek ve üstelik 3 bin YTL aday başvuru ücreti isteyerek tepki toplamış bir partide...Yarın adayları öğrendikten sonra devam edeceğim.
Ben, demokrasilerde toplum düzeninin, huzurunun ve güvenliğinin sağlanması için yasalar ve yasaklar olması gerektiğine inanan demokratlardanım.Yani “sınırsız özgürlükten yanayım” demenin realiteye uymadığını, demokrasinin de kuralsızlık rejimi olmadığını bilirim.Bugün yerim az ama hiç değilse Cuma akşamı -maalesef- konusunu bilmeden izlediğim, başrollerini Kevin Costner ve Demi Moore’un oynadığı “Mr. Brooks” isimli filmin Türkiye’de gösterilmemesi gerektiğini yazmak istiyorum.Zevk için cinayet işleyen ve sonra hemen normal günlük yaşamına dönen, kendini de “cinayet bağımlısı” olarak tarif eden başarılı bir iş adamını anlatıyor film. Baştan sona dehşet verici konuşmalar, insanlık dışı, tüyler ürperten sahnelerle...Türkiye gibi zaten şiddeti ve şiddete eğilimli insanı (aynı zamanda eğitimsiz veya bunalımlı) bol bir ülkede asla gösterilmemesi gerekir.Evet, artık her nedense içinde cinayet olmayan film ve dizi kalmadı ama bu hepsinden farklı bir şey. Eğer Kurtlar Vadisi tartışılıyor ve dizisi “topluma zararlı mesaj veriyor” diye kaldırılıyorsa “Mr. Brooks” da hemen kaldırılmalı.“Katil Doğanlar” filmi aşırı şiddet içerdiği için ABD’de yapılmasına rağmen orada yasaklanmış ama Türkiye’de, üstelik her yaşta izleyici rahatça izlemişti.Bu film en az onun kadar zararlı, onun kadar absürd.Vahşi cinayetleri sıradan bir olay veya yaşanması gereken bir heyecan gibi gösteren bu filmin kaldırılması için ilgilileri göreve davet ediyorum!***Süper Adana’m benim!Biliyorsunuz baba tarafından Adanalı, anne tarafından Antakyalıyım...Safkan Akdenizli yani... Sıcaklığım, içtenliğim oradan geliyor (!)Adanalılığımla olduğu kadar “Adanalılarım”la da gurur duyuyorum, onlar kadar sadık dost, onlar kadar hatırşinas insan az bulunur.Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da rahmetli babam Mehmet Ünaldı için (hatırlatayım 25 yıl Adana milletvekili ve senatörü oldu) ölüm yıldönümü olan 1 Haziran’da Salih Bosna Camii’nde mevlit okuttular. Ben asla kaçırmak istemediğim halde bu kez işlerim nedeniyle katılamadım. Organize edenler 500 kişi için hazırlık yapmışken katılım 1000 kişiden fazla olmuş. Cami avlusu yetmediği için sokaklara halılar serilmiş.Mevlit şekerlerinin paketlerine ise (beni ağlatan) şu notu yazmışlar:“Merhum Ünaldı, yerini kimse dolduramadı. Seni çok özlüyoruz.”Ne denebilir ki bu sevgiye, bu saygıya, bu bağlılığa?..Sevgili Adana’m benim, sonuna kadar hemşehriniz olmanın gururunu taşıyacağım. Hepinize gönül dolusu sevgiler, saygılar. Sonsuz teşekkürler.
Bir lisede, okul binası içindeki mescitte namaz kılındığının bir öğrenci velisi tarafından açıklanması dinle, inançla ilgili yeni bir tartışmanın başlamasına neden oldu.Kamusal alanda “dinî simge” tartışmaları siyasetin ve gündemin merkezinde yıllardır dururken, kamusal alanda “dinî uygulama” tartışması da aynı gündemin zirvesine oturdu.Elbette din insanların en hassas olduğu konulardan biri olduğu için yanlış anlaşılması, yanlış anlatılması ve bu hassas duyguların siyaseten kullanılması da çok kolay ve çok etkili olabiliyor.Nitekim Perşembe günü olay gazete ve TV’lere yansıdıktan, haber verildikten sonra Cuma günü bir gazetenin “Namaz düşmanlığına tepki yağdı” başlığı bu kadar hassas bir konuda infial yaratacak bir duyarsızlık örneği sayılabilirdi.Gizli kamerayla namaz görüntülerini çeken veli “Öğretmen tarafından yapılan baskılarla çocuğumun ruh hali bozuldu. Konu sadece namaz değil, kızım evde zaten namaz kılıyor. Ama evde bile ‘kapalı’ dolaşmaya, annesine ‘kapan’ diye baskı yapmaya başladı. Kişiliği değişti, içine kapandı, bizimle bile ilişkisi koptu” diyor. “Ben çocuğumun psikolojisiyle, geleceğiyle ilgiliyim” diyor. “Okulda mescit” haberi doğal olarak laik devlet okullarında görülmemiş bir uygulama olduğu için medyada yer alıyor, tartışılıyor. Bu durumda haberin verilmesine tepki duyan vatandaşlar da olacaktır, her konuda olumlu ve olumsuz tepkiler gelir. Peki böyle bir durumu “namaz düşmanlığına tepki” olarak vermek ve toplumu “Danimarka’daki karikatürlerle aynı tepkiye” sürüklemek ne derece doğru bir yaklaşımdır?Bu konudaki yaklaşımın da “kamusal alanda; devlet kurumlarında dinî simge yasağı”nın gerekliliğine inanan, laik bir demokrasiyi benimseyen insanları, partileri veya orduyu “din karşıtı, dindar karşıtı” göstermekten hiçbir farkı yok. “Namaza karşı olmak”la, “okullarda mescit açılmasını veya dinî uygulama yapılmasını doğru bulmamak” ya da laik devlet okullarının kurallarına uyulmasını istemek tümüyle, toptan, tamamen farklı şeylerdir. Kimse lâf oyunlarıyla insanları aldatmasın çünkü bu gidiş doğru bir gidiş değil.DİYANET NE DİYOR?Dün “okulda namaz” ve “kaza namazı” konularındaki sorularımı Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Mehmet Görmez’e sordum. “Başörtüsü” ile “namaz”ın çok farklı olduğunu (elbette; namaz İslâm’ın 5 şartından biri olduğuna göre), namazın İslâm dininin en temel ibadetlerinden biri olduğunu ve aynı kefeye konamayacağını söyleyen Mehmet Görmez lise ve üniversite öğrencilerinin istedikleri takdirde gün içinde namazlarını kılmaları gerektiğini söyledikten sonra şöyle devam etti:“Aslında Ankara’da birçok devlet kurumunun içinde mescit var. Bu, ordu için de geçerli, kışlalarda da mescit vardır. Batı’da bazı okulların içinde küçük kiliseler bulunur. Ama Türkiye’de hemen her okulun yanı başında camiler olduğu ve milli eğitim okullarında zorunlu din dersi dışında dinî uygulama olmadığı için isteyen öğrenci boş vaktinde namazını camide kılabilir.” Bunları söyledikten sonra “namazın Kuran’da, Nisa suresi 103. ayette ‘vakitli bir ibadet’ olduğunu anlatan Mehmet Görmez ‘meşru mazeret’ halinde kaza namazı kılınabileceğini, öğlen ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarının birleştirilebileceğini” de açıkladı. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Görmez’in anlattığına göre meşru mazeret “çok önemli bir iş, hastalık, yolculuk” gibi nedenler olabiliyor. Bu durumda “devletin yasalarına, kurallarına uymak” meşru mazeret sayılır mı, sayılmaz mı onu başlı başına bir konu olarak ele almak lazım. Mehmet Görmez din konusunda hiçbir baskının (örneğin; öğretmenlerin veya öğrencilerin) kabul edilemeyeceğini de sözlerine ekledi. Görüldüğü gibi 80 bin camisi olan bir ülkede “okulda namaz” tartışmasına hiç gerek yok...Toplumun bazı gazete ve TV programları öncülüğünde “namaz” üzerinden bölünerek düşman edinmesine ise hiç!*****Her Açıdan’da bu haftaSevgili okurlarım son haftanın en önemli gelişmeleriyle birlikte bu konuyu da Pazar sabahı saat 11.50’de Her Açıdan’da konuşacağız. İlgilenenlere önceden bildirmek istedim.
Yüksek Seçim Kurulu 22 Temmuz seçimiyle ilgili açıklamalarını yaparken hâlâ 1,5 milyon “kimlik numarası olmayan seçmen” bulunduğunu açıklıyor.Bir ay önce bu konuyla ilgili olarak yaptığımız “Her Açıdan”a telefonla katılan YSK Başkanı Muammer Aydın benim ve Bülent Tanla’nın sorularını cevaplamış, daha sonra da program bandını tekrar izlemek üzere bizden istemişti.O programda “kimlik numarasız seçmen”, dolayısıyla “mükerrer oy” meselesi üzerinde yeterince durmuştuk ve seçim/kamuoyu araştırması konularında uzman olan Bülent Tanla “1,5 milyon”un ciddi bir rakam olduğunu, kimlik numarası olmayan seçmenlerin (Muammer Aydın’ın telefonda belirttiği gibi) herhangi bir kimlik göstererek oy kullanması durumunda mükerrer oyların önlenemeyeceğini söylemişti.Aynı programa katılan Cengiz Aktar ise muhtarlıktaki listelere bakıldığında 20 kişiden 10’unda kimlik numarası olmadığının görüldüğünü belirtmişti.Bu nedenle de ben YSK Başkanı bandı istediğinde ‘Herhalde konunun üzerinde duracaklar’ diye düşünerek sevinmiştim.Şu anda rakam 1,5 milyon mudur yoksa Cengiz Aktar’ın tahmini gibi çok daha fazla mıdır ona da emin değiliz, bizde bu tür araştırmalarda hata ihtimali yüksektir. Ama 1,5 olsa da, daha önceki seçimlerde “mükerrer oy, hatalı seçmen kütükleri” gibi sorunlar yaşandığı ve kim bilir belki bu yüzden (ve çöpe atılan oylar yüzünden) hak etmeyen kişiler tarafından yıllarca yönetildiğimiz için 22 Temmuz seçimlerinde benzerinin yaşanmayacağına emin olmak hakkımızdır.Türkiye’nin hakkıdır.Yüksek Seçim Kurulu’nun “farklı kimliklerle” mükerrer oy kullanılma ihtimalini nasıl ortadan kaldıracaklarını, sandıkları tam güvenceye almak için ne önlemlerin uygulanacağını en kısa zamanda açıklaması gerekir, bekliyoruz!Namaz kılmakta ne sakınca var?İnanan insanlar için bırakın sakıncayı namaz kılmak dinimizin en güzel şartlarından, uygulamalarından biridir.Hem dinî görevinizi yerine getirdiğinizi bilir, hem de kendinizi Allah’ın huzurunda, birebir karşısında hissedersiniz.Ruhunuzu müthiş bir huzur, secde edip başınızı yere değdirdiğinizde alnınızdan başlayarak vücudunuzu da bir serinlik, hafiflik duygusu kaplar. Adeta o anda evrende yapayalnızmışsınız gibi...Onun için “Ne sakınca var” diye sorulduğunda elbette cevap: “Ne sakıncası, harika bir duygu” olacaktır.Ama iş liselerde, iş yerlerinde mescit yapmaya vardığında “özel alanınız içinde dinî görevinizi yerine getirmek”ten ibaret olan namaz (veya bir başka dinî uygulama) sakıncalı hale dönüşebilir.Bir dönem bazı liselerin öğrencilerinden sıkça gelen mektuplarda “mescide gidip namaz kılmaya zorlandıkları”, “gitmeyenlere bazı öğretmenler tarafından kırık not verildiği ve sınıf geçmelerinin mümkün olduğunca zorlaştırıldığı” gibi olayları duyduk. Hatta artan baskılarla okul değiştirdiğini yazanlar bile olmuştu.Laik devlet okullarında “dinî uygulamalara ve simgelere” yer verilmemesinin en önemli nedeni de bu zaten... Aynı dinden olan öğrencilerin bile kendini dinî baskı altında hissetmemesi... Bunun eğitim açısından -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- sakıncaya dönüşmemesi.Gereken bilgilerin “din dersinde” öğretilmesi... Okul yönetimlerinin bunun dışına çıkamaması, okulların bilimsel ortamdan çıkarılıp dinsel ortama, ibadet yerine dönüştürülmemesi.Çıktığı zaman ne olduğunu dünkü gazetelerde bir baba “Kızımın beyni yıkandı” sözleriyle anlatıyordu.Okulları ve işyerlerini dinsel ortama çevirdiğinizde ortaya çıkacak türlü çeşitli baskılar, beyin yıkamalar “dindarlıktan çok siyasetle ilgili” duruma kısa sürede, kolayca gelebilir. Konu bunun için önemlidir. Ayrıca, gerçekten namazın “kaza”sı yapılabildiğine, hepsi akşam kılınabileceğine göre iş veya okul saati içinde dindarlık gösterisi yapmaya, kuralların buna izin vermemesini “gençlere dinlerini uygulama izni verilmiyor” havasına sokmaya ne gerek var bunu da anlamak zor!
Yüksek Seçim Kurulu 22 Temmuz seçimiyle ilgili açıklamalarını yaparken hâlâ 1,5 milyon “kimlik numarası olmayan seçmen” bulunduğunu açıklıyor.Bir ay önce bu konuyla ilgili olarak yaptığımız “Her Açıdan”a telefonla katılan YSK Başkanı Muammer Aydın benim ve Bülent Tanla’nın sorularını cevaplamış, daha sonra da program bandını tekrar izlemek üzere bizden istemişti.O programda “kimlik numarasız seçmen”, dolayısıyla “mükerrer oy” meselesi üzerinde yeterince durmuştuk ve seçim/kamuoyu araştırması konularında uzman olan Bülent Tanla “1,5 milyon”un ciddi bir rakam olduğunu, kimlik numarası olmayan seçmenlerin (Muammer Aydın’ın telefonda belirttiği gibi) herhangi bir kimlik göstererek oy kullanması durumunda mükerrer oyların önlenemeyeceğini söylemişti.Aynı programa katılan Cengiz Aktar ise muhtarlıktaki listelere bakıldığında 20 kişiden 10’unda kimlik numarası olmadığının görüldüğünü belirtmişti.Bu nedenle de ben YSK Başkanı bandı istediğinde ‘Herhalde konunun üzerinde duracaklar’ diye düşünerek sevinmiştim.Şu anda rakam 1,5 milyon mudur yoksa Cengiz Aktar’ın tahmini gibi çok daha fazla mıdır ona da emin değiliz, bizde bu tür araştırmalarda hata ihtimali yüksektir. Ama 1,5 olsa da, daha önceki seçimlerde “mükerrer oy, hatalı seçmen kütükleri” gibi sorunlar yaşandığı ve kim bilir belki bu yüzden (ve çöpe atılan oylar yüzünden) hak etmeyen kişiler tarafından yıllarca yönetildiğimiz için 22 Temmuz seçimlerinde benzerinin yaşanmayacağına emin olmak hakkımızdır.Türkiye’nin hakkıdır.Yüksek Seçim Kurulu’nun “farklı kimliklerle” mükerrer oy kullanılma ihtimalini nasıl ortadan kaldıracaklarını, sandıkları tam güvenceye almak için ne önlemlerin uygulanacağını en kısa zamanda açıklaması gerekir, bekliyoruz!*****Namaz kılmakta ne sakınca var?İnanan insanlar için bırakın sakıncayı namaz kılmak dinimizin en güzel şartlarından, uygulamalarından biridir.Hem dinî görevinizi yerine getirdiğinizi bilir, hem de kendinizi Allah’ın huzurunda, birebir karşısında hissedersiniz.Ruhunuzu müthiş bir huzur, secde edip başınızı yere değdirdiğinizde alnınızdan başlayarak vücudunuzu da bir serinlik, hafiflik duygusu kaplar. Adeta o anda evrende yapayalnızmışsınız gibi...Onun için “Ne sakınca var” diye sorulduğunda elbette cevap: “Ne sakıncası, harika bir duygu” olacaktır.Ama iş liselerde, iş yerlerinde mescit yapmaya vardığında “özel alanınız içinde dinî görevinizi yerine getirmek”ten ibaret olan namaz (veya bir başka dinî uygulama) sakıncalı hale dönüşebilir.Bir dönem bazı liselerin öğrencilerinden sıkça gelen mektuplarda “mescide gidip namaz kılmaya zorlandıkları”, “gitmeyenlere bazı öğretmenler tarafından kırık not verildiği ve sınıf geçmelerinin mümkün olduğunca zorlaştırıldığı” gibi olayları duyduk. Hatta artan baskılarla okul değiştirdiğini yazanlar bile olmuştu.Laik devlet okullarında “dinî uygulamalara ve simgelere” yer verilmemesinin en önemli nedeni de bu zaten... Aynı dinden olan öğrencilerin bile kendini dinî baskı altında hissetmemesi... Bunun eğitim açısından -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- sakıncaya dönüşmemesi.Gereken bilgilerin “din dersinde” öğretilmesi... Okul yönetimlerinin bunun dışına çıkamaması, okulların bilimsel ortamdan çıkarılıp dinsel ortama, ibadet yerine dönüştürülmemesi.Çıktığı zaman ne olduğunu dünkü gazetelerde bir baba “Kızımın beyni yıkandı” sözleriyle anlatıyordu.Okulları ve işyerlerini dinsel ortama çevirdiğinizde ortaya çıkacak türlü çeşitli baskılar, beyin yıkamalar “dindarlıktan çok siyasetle ilgili” duruma kısa sürede, kolayca gelebilir. Konu bunun için önemlidir. Ayrıca, gerçekten namazın “kaza”sı yapılabildiğine, hepsi akşam kılınabileceğine göre iş veya okul saati içinde dindarlık gösterisi yapmaya, kuralların buna izin vermemesini “gençlere dinlerini uygulama izni verilmiyor” havasına sokmaya ne gerek var bunu da anlamak zor!*****Lemi Bilgin görevine döndüDevlet Tiyatroları’nın “en başarılı” Genel Müdürlerinden biri olarak tanınan Lemi Bilgin 2005 yılında sebepsiz yere görevinden alınmış yerine de Bakan Atilla Koç tarafından vekaleten Mine Acar isminde bir “dramaturg” atanmıştı.Yapılan haksızlık ve Devlet Tiyatrosu’na genel müdür olacak kişinin “A kadrosu sanatçısı” olması gerekirken bu vasfa sahip olmayan birinin atanması Tiyatro içinde büyük bir tepkiye neden olmuş ve aralarında eski Genel Müdür Tamer Levent’in de bulunduğu çok sayıda sanatçı ile “12 bölgenin müdürleri” istifa etmişlerdi.Lemi Bilgin’in ayrılmasından sonra oyunlarıyla adından pek söz ettiremeyen Devlet Tiyatroları sonunda bu talihsiz dönemi atlattı ve Bilgin yargı kararıyla görevinin başına döndü.Çalışkan, deneyimli ve başarılı insanların sırf siyasi kadrolaşma uğruna veya başka birtakım küçük hesaplarla en verimli dönemlerinde görevlerinden alınmasına, böylece onlarla birlikte ülkeye büyük haksızlık yapılmasına (yerimizde saymamızın önemli bir nedeni de budur) fena halde içerleyenlerden olduğum için doğrusu bu sonuca en az Devlet Tiyatrosu çalışanları kadar sevindim.Yargıya güvenebileceğimizi gösteren bir örnek olduğu için ayrıca sevindim.Umalım da bu tür haksızlıklara, yanlışlara hiç değilse 21. yüzyıl Türkiye’sinde son verilsin.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’nun Başbakan Erdoğan’ın “367 kararı yargı için talihsizdir, yüz karasıdır. Her şey art niyetli” şeklindeki konuşmasına verdiği cevap aslında cumhurbaşkanını halkın (bu sistemle) seçmesi konusuna da açıklık getiriyor...Son haftalardaki tüm gelişmelere baktığımızda karşımıza çıkan asıl sorunun “Hukuk olsun mu, olmasın mı” noktasına geldiğini görüyoruz. Bireysel hukuk davalarında bile sonuçlar hoşumuza gitmeyebilir (ben de aynı sorunu defalarca yaşadım) ama sonuçta yargı kararlarına uymak zorunda mıyız, değil miyiz?Hele de Türkiye’nin başbakanı isek en yüksek yargı kurumu olan Anayasa Mahkemesi’ni halka ve dış dünyaya “Kararı yüz karasıdır, art niyetlidir” sözleriyle şikayet edebilir miyiz, edemez miyiz?Edebileceğimiz, aslında artık “yapılmaması gereken her şeyi yapabileceğimiz” görüldü de “etmeli miyiz” sorusunun cevabı verilmedi (Tuğcu’nun cevabıyla şimdi verilmiş oldu.)Eğer devletin ve toplumun tüm kurumlarını; yargı, cumhurbaşkanlığı (ki ona da “art niyetli” denmişti), ordu, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları (örneğin TÜSİAD) yerle bir eder, halkla kurumları gerçekleri saptırarak karşı karşıya getirirseniz elde ne kalır?.. Sadece yasama ve yürütme... Meclis ve hükümet... İşte bütün kurumların etkisiz hale getirilmeye çalışıldığı bu durumda tek söz sahibi başbakan oluyor ve yetkilerini denetleyecek hiçbir kurum bulunmadığı için ciddi bir yönetim sorunu ortaya çıkıyor.Yargının olduğu gibi cumhurbaşkanının “yasal yetkisi dahilindeki” tüm kararlarına da en ölçüsüz şekilde eleştirme alışkanlığı getirildiği için “halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı” ile halkın seçtiği başbakan kıyasıya çekişme içine girebiliyor.Ve ne oluyor; rejim kilitleniyor.Cumhurbaşkanını halk seçecekse bu durumda önce “başbakan ile cumhurbaşkanının yetki sınırları kesinlikle belirlenmeli ve bunlara saygı gösterilmelidir” denmesinin, Sezer’in bu konudaki Anayasa değişikliğini veto etmesinin nedeni de, söz ettiği “sakınca” da budur ve çıkacak sorunlar şimdiden görülmektedir.EGEMENLİK MİLLETİNDİR AMA...Başbakan Erdoğan’ın gerek “367” konusunda, gerek “Sezer’in vetosu” konusundaki çıkışları hep “milletin iradesine saygı gösterilmiyor” temeline dayandırıldı.Oysa demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne gerçekten inananların gayet iyi bildiği, Anayasa Mahkemesi Başkanı Tuğcu’nun da açıkladığı gibi: “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir ama Türk milleti egemenliğini Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır.Kuvvetler ayrılığı prensibi devlet organları arasında (yasama, yürütme, yargı) üstünlük sıralaması anlamına gelmez.” Anayasa’nın tanımı bu olduğuna göre sizce Başbakan bu aşırı, hakarete varan tepkilerinde haklı mı, yoksa Anayasa’yı bizim bildiğimiz kadar bile bilmiyor mu?Tülay Tuğcu, Erdoğan’ın mahkemeyi hedef gösterdiğini, Anayasa Mahkemesi kararının ancak bilimsel ve hukuksal olarak tartışabileceğini de söylüyor.Başbakan ve Hükümet ülkenin gündemini ve geleceğini “mağdur rolüyle seçim propagandası”na feda etmemeyi, her vatandaş gibi hukuka ve kurumlara saygıyı acilen öğrenmek zorundalar!*****İran’da “derin devlet” mi?İran’ın batısında teröristlerle çıkan silahlı çatışmada 7 güvenlik görevlisi ile 5 terörist ölmüş... Çatışma teröristlerin İran devrim muhafızlarına pusu kurmasıyla çıkmış.Türkiye’deki terör olaylarını; Ankara saldırısını ve 6 şehit verdiğimiz PKK mayınlarını bile “derin devlet”e mâl edenler acaba İran’dakini de Türk derin devletinin yaptığını söylerler mi bu durumda merak ediyorum.
Dün AKP ile ona yakın gazetelerin Cumhurbaşkanı Sezer’e “verdiği kararlardan dolayı” tepkilerini belirtirken konuları yanlış yansıttıklarından söz etmiştim.Elbette “olumsuz tepki” vermek de demokratik bir haktır ama tepki verdiğiniz konuda haklılık payınızın olması gerekir. Örneğin Cumhurbaşkanı, “halkın seçmesi” ile ilgili Anayasa değişikliğini “Her ikisini de halk seçecekse önce başbakan ve cumhurbaşkanının yetki sınırlarını belirleyecek bir denge mekanizması kurulmalıdır. Bu yapılmadan yarım yamalak seçime gidilirse rejim için sakıncalı olur” demişse bu açıklamanın sadece bir kısmını alıp “kendi kullandığı yetkiye sakıncalı dedi” şeklinde çeviri (!) yapamazsınız.Bu hem yanıltılan halka, hem de açıklamanın sahibine büyük bir haksızlık olur.Aynen “Anayasa’da yazılı olduğunu” bile bile, cumhurbaşkanını Meclis seçemediği ve seçim kararı alındığı takdirde yeni cumhurbaşkanı seçilinceye kadar yerinde kalacağı yasal olarak belirlenmiş olan Cumhurbaşkanı’na “görev süresi bitti, hâlâ orada oturuyor” demenin büyük haksızlık olduğu gibi...Bunları tekrarlayıp duranlar bir yandan halka Cumhurbaşkanı Sezer “cumhurbaşkanını milletin seçmesini istemiyor, engellemeye çalışıyor” havası yaratır ve “Bakın, biz dememiş miydik, işte halkın seçmesini de istemiyorlar” sonucunu empoze ederken bir yandan da Avrupa ve Amerika’ya sanki Sezer “ordunun isteği üzerine, zorla yerinde kalıyor” mesajı göndermekteler.Onun bu şartlar altında yerinde kalmasını Anayasa’nın söylediğini, açıklamasıyla da ne anlatmaya çalıştığını bilmelerine rağmen...Örnekleri görülmüşken, gerekli sistem değişikliği tümüyle yapılmadan sırf “Halka seçtiriyoruz” diyerek seçilen cumhurbaşkanlarının bundan önce diğer ülkelerde nasıl kargaşa yarattığı ortadayken siyaset oyunu oynamanın anlamı yoktur.Portekiz, Yunanistan, Peru, Şili gibi Güney Amerika ülkeleri, başkanlık sistemi isteyen ama bunu eksik yöntemlerle yapmaya çalışan bütün Afrika ülkeleri aynı başarısız deneyimi yaşamıştır.Aynı şekilde yarım yamalak bir “sözde” başkanlık sistemini yürütebileceğini sanan ama yetki denetim araçları olmadığı için Yeltsin’in parlamentoyla kapıştığı Rusya’da yaşanmıştır.Halkın seçtiği parlamento (veya başbakan), halkın seçtiği cumhurbaşkanı ile karşı karşıya gelince kıyamet kopuyor.Peki önümüzde yaşanmış örnekleri dururken inatla “Hayır, biz de kendi elimizi yakarak yanmamayı öğreneceğiz” demenin âlemi var mı?Devletin tüm kurumlarının uyarıları da dikkate alınmazken, Anayasa Mahkemesi ve en önemli sivil toplum kuruluşlarının karar veya önerilerine öfke gösterilirken “böylesi bir kapışma anında” zirvede sorunun nasıl çözülebileceği konusunda önerisi olan var mı? Önce bu önerileri açıklasınlar, suçlamaları sonra dinleyelim lütfen!