Bir lisede, okul binası içindeki mescitte namaz kılındığının bir öğrenci velisi tarafından açıklanması dinle, inançla ilgili yeni bir tartışmanın başlamasına neden oldu.
Kamusal alanda “dinî simge” tartışmaları siyasetin ve gündemin merkezinde yıllardır dururken, kamusal alanda “dinî uygulama” tartışması da aynı gündemin zirvesine oturdu.
Elbette din insanların en hassas olduğu konulardan biri olduğu için yanlış anlaşılması, yanlış anlatılması ve bu hassas duyguların siyaseten kullanılması da çok kolay ve çok etkili olabiliyor.
Nitekim Perşembe günü olay gazete ve TV’lere yansıdıktan, haber verildikten sonra Cuma günü bir gazetenin “Namaz düşmanlığına tepki yağdı” başlığı bu kadar hassas bir konuda infial yaratacak bir duyarsızlık örneği sayılabilirdi.
Gizli kamerayla namaz görüntülerini çeken veli “Öğretmen tarafından yapılan baskılarla çocuğumun ruh hali bozuldu. Konu sadece namaz değil, kızım evde zaten namaz kılıyor. Ama evde bile ‘kapalı’ dolaşmaya, annesine ‘kapan’ diye baskı yapmaya başladı. Kişiliği değişti, içine kapandı, bizimle bile ilişkisi koptu” diyor. “Ben çocuğumun psikolojisiyle, geleceğiyle ilgiliyim” diyor. “Okulda mescit” haberi doğal olarak laik devlet okullarında görülmemiş bir uygulama olduğu için medyada yer alıyor, tartışılıyor. Bu durumda haberin verilmesine tepki duyan vatandaşlar da olacaktır, her konuda olumlu ve olumsuz tepkiler gelir. Peki böyle bir durumu “namaz düşmanlığına tepki” olarak vermek ve toplumu “Danimarka’daki karikatürlerle aynı tepkiye” sürüklemek ne derece doğru bir yaklaşımdır?
Bu konudaki yaklaşımın da “kamusal alanda; devlet kurumlarında dinî simge yasağı”nın gerekliliğine inanan, laik bir demokrasiyi benimseyen insanları, partileri veya orduyu “din karşıtı, dindar karşıtı” göstermekten hiçbir farkı yok.
“Namaza karşı olmak”la, “okullarda mescit açılmasını veya dinî uygulama yapılmasını doğru bulmamak” ya da laik devlet okullarının kurallarına uyulmasını istemek tümüyle, toptan, tamamen farklı şeylerdir. Kimse lâf oyunlarıyla insanları aldatmasın çünkü bu gidiş doğru bir gidiş değil.
DİYANET NE DİYOR?
Dün “okulda namaz” ve “kaza namazı” konularındaki sorularımı Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Prof. Mehmet Görmez’e sordum.
“Başörtüsü” ile “namaz”ın çok farklı olduğunu (elbette; namaz İslâm’ın 5 şartından biri olduğuna göre), namazın İslâm dininin en temel ibadetlerinden biri olduğunu ve aynı kefeye konamayacağını söyleyen Mehmet Görmez lise ve üniversite öğrencilerinin istedikleri takdirde gün içinde namazlarını kılmaları gerektiğini söyledikten sonra şöyle devam etti:
“Aslında Ankara’da birçok devlet kurumunun içinde mescit var. Bu, ordu için de geçerli, kışlalarda da mescit vardır. Batı’da bazı okulların içinde küçük kiliseler bulunur. Ama Türkiye’de hemen her okulun yanı başında camiler olduğu ve milli eğitim okullarında zorunlu din dersi dışında dinî uygulama olmadığı için isteyen öğrenci boş vaktinde namazını camide kılabilir.” Bunları söyledikten sonra “namazın Kuran’da, Nisa suresi 103. ayette ‘vakitli bir ibadet’ olduğunu anlatan Mehmet Görmez ‘meşru mazeret’ halinde kaza namazı kılınabileceğini, öğlen ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarının birleştirilebileceğini” de açıkladı.
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Görmez’in anlattığına göre meşru mazeret “çok önemli bir iş, hastalık, yolculuk” gibi nedenler olabiliyor. Bu durumda “devletin yasalarına, kurallarına uymak” meşru mazeret sayılır mı, sayılmaz mı onu başlı başına bir konu olarak ele almak lazım.
Mehmet Görmez din konusunda hiçbir baskının (örneğin; öğretmenlerin veya öğrencilerin) kabul edilemeyeceğini de sözlerine ekledi. Görüldüğü gibi 80 bin camisi olan bir ülkede “okulda namaz” tartışmasına hiç gerek yok...
Toplumun bazı gazete ve TV programları öncülüğünde “namaz” üzerinden bölünerek düşman edinmesine ise hiç!
Her Açıdan’da bu hafta
Sevgili okurlarım son haftanın en önemli gelişmeleriyle birlikte bu konuyu da Pazar sabahı saat 11.50’de Her Açıdan’da konuşacağız. İlgilenenlere önceden bildirmek istedim.

