Hatalı bir seçime doğru...

Haberin Devamı

Yüksek Seçim Kurulu 22 Temmuz seçimiyle ilgili açıklamalarını yaparken hâlâ 1,5 milyon “kimlik numarası olmayan seçmen” bulunduğunu açıklıyor.

Bir ay önce bu konuyla ilgili olarak yaptığımız “Her Açıdan”a telefonla katılan YSK Başkanı Muammer Aydın benim ve Bülent Tanla’nın sorularını cevaplamış, daha sonra da program bandını tekrar izlemek üzere bizden istemişti.
O programda “kimlik numarasız seçmen”, dolayısıyla “mükerrer oy” meselesi üzerinde yeterince durmuştuk ve seçim/kamuoyu araştırması konularında uzman olan Bülent Tanla “1,5 milyon”un ciddi bir rakam olduğunu, kimlik numarası olmayan seçmenlerin (Muammer Aydın’ın telefonda belirttiği gibi) herhangi bir kimlik göstererek oy kullanması durumunda mükerrer oyların önlenemeyeceğini söylemişti.
Aynı programa katılan Cengiz Aktar ise muhtarlıktaki listelere bakıldığında 20 kişiden 10’unda kimlik numarası olmadığının görüldüğünü belirtmişti.

Bu nedenle de ben YSK Başkanı bandı istediğinde ‘Herhalde konunun üzerinde duracaklar’ diye düşünerek sevinmiştim.
Şu anda rakam 1,5 milyon mudur yoksa Cengiz Aktar’ın tahmini gibi çok daha fazla mıdır ona da emin değiliz, bizde bu tür araştırmalarda hata ihtimali yüksektir. Ama 1,5 olsa da, daha önceki seçimlerde “mükerrer oy, hatalı seçmen kütükleri” gibi sorunlar yaşandığı ve kim bilir belki bu yüzden (ve çöpe atılan oylar yüzünden) hak etmeyen kişiler tarafından yıllarca yönetildiğimiz için 22 Temmuz seçimlerinde benzerinin yaşanmayacağına emin olmak hakkımızdır.

Türkiye’nin hakkıdır.
Yüksek Seçim Kurulu’nun “farklı kimliklerle” mükerrer oy kullanılma ihtimalini nasıl ortadan kaldıracaklarını, sandıkları tam güvenceye almak için ne önlemlerin uygulanacağını en kısa zamanda açıklaması gerekir, bekliyoruz!


Namaz kılmakta
ne sakınca var?


İnanan insanlar için bırakın sakıncayı namaz kılmak dinimizin en güzel şartlarından, uygulamalarından biridir.
Hem dinî görevinizi yerine getirdiğinizi bilir, hem de kendinizi Allah’ın huzurunda, birebir karşısında hissedersiniz.
Ruhunuzu müthiş bir huzur, secde edip başınızı yere değdirdiğinizde alnınızdan başlayarak vücudunuzu da bir serinlik, hafiflik duygusu kaplar. Adeta o anda evrende yapayalnızmışsınız gibi...

Onun için “Ne sakınca var” diye sorulduğunda elbette cevap: “Ne sakıncası, harika bir duygu” olacaktır.

Ama iş liselerde, iş yerlerinde mescit yapmaya vardığında “özel alanınız içinde dinî görevinizi yerine getirmek”ten ibaret olan
namaz (veya bir başka dinî uygulama) sakıncalı hale dönüşebilir.

Bir dönem bazı liselerin öğrencilerinden sıkça gelen mektuplarda “mescide gidip namaz kılmaya zorlandıkları”, “gitmeyenlere bazı öğretmenler tarafından kırık not verildiği ve sınıf geçmelerinin mümkün olduğunca zorlaştırıldığı” gibi olayları duyduk. Hatta artan baskılarla okul değiştirdiğini yazanlar bile olmuştu.
Laik devlet okullarında “dinî uygulamalara ve simgelere” yer verilmemesinin en önemli nedeni de bu zaten... Aynı dinden olan öğrencilerin bile kendini dinî baskı altında hissetmemesi... Bunun eğitim açısından -yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi- sakıncaya dönüşmemesi.
Gereken bilgilerin “din dersinde” öğretilmesi... Okul yönetimlerinin bunun dışına çıkamaması, okulların bilimsel ortamdan çıkarılıp dinsel ortama, ibadet yerine dönüştürülmemesi.
Çıktığı zaman ne olduğunu dünkü gazetelerde bir baba “Kızımın beyni yıkandı” sözleriyle anlatıyordu.

Okulları ve işyerlerini dinsel ortama çevirdiğinizde ortaya çıkacak türlü çeşitli baskılar, beyin yıkamalar “dindarlıktan çok siyasetle ilgili” duruma kısa sürede, kolayca gelebilir. Konu bunun için önemlidir.
Ayrıca, gerçekten namazın “kaza”sı yapılabildiğine, hepsi akşam kılınabileceğine göre iş veya okul saati içinde dindarlık gösterisi yapmaya, kuralların buna izin vermemesini “gençlere dinlerini uygulama izni verilmiyor” havasına sokmaya ne gerek var bunu da anlamak zor!



DİĞER YENİ YAZILAR