Partilere uyarı!

20 Mayıs 2007

Biz de birleşip partilere mi bir uyarı mektubu göndersek bilmem ki... Bekir Coşkun’un Cumartesi günkü “Sanat dolu bir Meclis” başlıklı yazısı sorunu muhteşem bir ironiyle anlatıyordu yine... Keşke tamamını herkes okuyabilseydi, ben bir bölümünü (izniyle) alıyorum;“Sayın üye... Rica ediyorum, ikide bir izleyici localarına dönüp ‘Adana’dan Osman bey hoş geldiler, şeref verdiler’ demeniz gerekmiyor. Burası Meclis (...) Ayrıca bu ‘istek okuma’ nereden çıktı anlamış değiliz. (...)Sayın üye, sayın üye... Sözünüzü kesmek zorunda kaldım efendim... O sizin ‘kafa masa’ dediğiniz hükümet sıralarında oturan bakanlardır... Bununla birlikte bir hususu daha hatırlatmama izin veriniz, illa ‘Bana puan verin’ diye tutturmanız da usulsüz... Bir defa o ‘jürici Armağan’ değil, başbakan...” Yazıyı kahkahalarla okudum. Partilerin, içinde bulunulan zor günleri hâlâ fark etmemiş de sanki kendilerine “eğlenecek bir ortam” hazırlıyormuş gibi milletvekili adayı olarak sanatçı peşinde koşmaları ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.Sadece şarkıcı, türkücüyle de kalmıyor, tam bir partiye oyunuzu verebileceğinize ikna olmuşken, “partinin tercihi” olarak adı geçen bir “olmayacak, olmaması gereken” aday sizi yine tereddüde düşürebiliyor.Endişe içinde meydanlara çıkan milyonların mesajını asla almadıklarını, hâlâ güvenilemez durumda olduklarını düşünüyorsunuz.OYUNCAK MI BU?Türkiye gibi bin türlü zorlukla boğuşan bir ülkeyi idare etmek bu kadar mı kolay? Siyaset, ekonomi bilen deneyimli insanlar partilerin dışında tutulurken, milletvekili olmayı düşünen iyi yetişmiş hukukçular, profesörler, siyasetçiler beklerken sahnelerden veya geçmişi tartışmalı isimlerden aday seçmek çok mu gerekli?Bunu ciddi sanatçıları (eğer adaylar “ciddi”yse) ve sanatı küçümsemek için söylemiyorum elbette, önümüzdeki çok kritik dönemde konulara hakim, bugüne kadar kafa yormuş, emek vermiş isimlerin tercih edilmesi gerektiğini söylüyorum sadece...Ne CHP, ne de DP’nin bunu yaptığını görmüyoruz. AKP ise sadece oy kaydırmak için görüş olarak diğer partilere daha yakın veya liberal kişileri toplamaya çalışıyor.Kadın adaylara gelince; “yıllardır hiç durmadan Türkiye için çalışan” isimleri kaç kez saydık; TKB Başkanı Sema Kendirci (aynı zamanda 87 örgütlü Ulusal Uyanış ve Dayanışma Platformu Başkanı ve aylardır Anadolu’yu dolaşarak mitinglerin alt yapısını hazırlayan, “müthiş hatip” bir sivil toplum önderi/hukukçu), Türkiye’de kadın hareketine ve kadınların kazanımlarına büyük katkısı olan Avukat Hülya Gülbahar, Avukat Canan Arın, Üniversite Öğretim Görevlisi Selma Acuner, KADER Kadıköy Şubesi Başkanı Benal Yazgan liste başında aday olması gereken birikimli isimlerdir.Örneğin Selma Acuner Türk kadınını yurt içi ve dışında temsil etmiş, kadın hareketinin öncülüğünü yapmış biridir. Ortada dolaşan, önder gibi görünen birçok isimden daha fazla...ALPAGO, AYKUT, KESİCİ...Deneyimli siyasetçi kadınlardan eski CHP Milletvekili ve Bakanı Önay Alpago ile eski ANAP Milletvekili ve Bakanı İmren Aykut da kaybedilmeyecek, mutlaka CHP veya DP’den liste başı aday olması gereken isimlerdir. Neden davet edilmiyorlar?Değerli isimlere başlamışken ekonomi ve siyaset bilgisi, dünya görüşü ile kusursuz bir siyasetçi olan İlhan Kesici’nin de bir partiye ısrarla davet edildiğini, birikiminin takdir edildiğini henüz duymadık.İnsan merak ediyor; acaba bu partilere milletvekili adayı olacak kişilerde herhangi bir özellik aranıyor mu? Aranıyorsa hangileri? Ve bu değerli siyasetçilerin kusuru ne?

Devamını Oku

Din kimin tekelinde?

19 Mayıs 2007

Umrede örtünmüş halde fotoğrafı yayınlandı Türkân Saylan’ın... Ve uzun uzadıya incelendi, etrafında konuşuldu.Neden gerek duyuldu buna? Saylan laik demokratik Cumhuriyet rejimini, çağdaş eğitimi ve yaşamı savunuyor diye...Hep aynı anlayışın, propagandanın sürdüğünü gösteriyor bunlar:Rejime saygılıysanız veya günlük yaşamınızda tesettürlü değilseniz Müslümanlığınız makbul değildir. Dua ederken, camide, umrede, hacda örtünmenizi birileri “yeterli” bulmuyor, sizi de yeterince Müslüman saymıyordur.Birileri Müslümanlığı kendi tekelinde zannetmektedir çünkü... “Dinin bir partiye ve onun destekçilerine tapulu olduğu”, kolay etkilenen, söylenenleri irdelemeyen, üzerinde düşünmeyen beyinlere bugüne kadar kazınmıştır çünkü...Türkân Saylan’ın “Bu fotoğrafı ben kitabıma koydum, ne var ki bunda” demesine bakılmadan “İşte ÇYDD Başkanı... Çağdaş, laik bir kadın olarak o da örtünmüş” vurgusuyla sanki laik ve çağdaş olmak “umrede saygı gereği, gelenek olarak bugüne kadar uygulanan örtünmeye” engelmiş gibi alınır ve tartışılır.Oysa dünyanın parmakla gösterilen tek özgür, laik, demokratik Müslüman çoğunluklu ülkesinde insanların özel alanlarında nasıl giyindiğine, dini nasıl uyguladığına veya neye inandığına hiç kimsenin karışma, eleştirme hakkı yoktur.Zaten laiklik de bunu sağlamaktadır. Baskı yaratılmamasını...Ne zaman anlayabilecek ve Türkiye’nin radikal dinci bir ülke haline getirilmesine karşı çıkanların asla dine karşı olmadığını hepimiz görebileceğiz?*****Biz çıplak mıyız?Aynı şikayeti dile getiren o kadar çok telefon ve mektup geliyor ki... “Her yerde bu afiş, eşarp reklamı değil, türban takmayanlara hakaret” diyen kadınlardan...“Bizim anamız, bacımız çıplak mı geziyor” diyen erkeklerden...Armine isimli eşarp reklam posterleri her semtin en görünecek köşesinde ve üstünde “Giyinmek güzeldir” yazıyor.Buradan anlaşılan ve zaten anlatılmak istenen başı örtülü olmayanların “çıplak” sayıldığı.Malatya’dan yazan ve isminin yazılmasından haklı olarak çekinen genç bir elektrik mühendisi ise çok önemli bir başka noktaya dikkat çekiyor:“Ben Malatya’da yaşıyorum ve durum kötüye gidiyor. Çünkü burada ‘ak partiliysen Müslümansın, değilsen komünistsin’ durumuna döndü ve ak partili olmadığımı söyleyemiyorum, belki işimden olurum.”Erbakan’ın “Refah Partili değilsen patates dinindensin” sözünün daha da beteri, orada patates bile olsa bir dinden (!) söz ediyor, burada “dinsizsin” diyor.İş giderek daha da içinden çıkılmaz, anlaşılmaz ve siyasi amaçla din üzerinden bölünmenin, kutuplaşmanın keskinleştirildiği bir noktaya geliyor.Bugün Her Açıdan’da bu konuyu, mayo reklam yasaklarını ve son günlerin diğer önemli olaylarını tartışacağız.Konuklar; CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ve üç gazeteci:Can Ataklı, Ayşe Özgün, Mustafa Akyol... Program içersinde mayo reklam panolarının yasaklanması konusunu da Nelson mayolarının sahibi Moris Eskinazi, Stroer Kentvizyon Reklamcılık yöneticisi Murat İlbak ve Tekbir Giyim Yönetim Kurulu Başkanı Murat Karaduman anlatacaklar.Saat 11.50’de STAR’da olacağız.*****Dayağa karşı dayanışmanın 20. yılıBugün Maçka Parkı’nda çok sayıda kadın kuruluşunun çok önemli bir toplantısı var. “Dayağa Karşı Kadın Dayanışması”nın 20. yılı nedeniyle 12-18 arasında şiddete karşı çıkan kadınları dayanışmaya ve mücadeleye çağırıyorlar. 20 yıl önce söyledikleri sloganı tekrarlayarak;“Bağır herkes duysun, erkek şiddeti son bulsun.” Kadın hareketini desteklemek isteyenler Maçka’da bekleniyorsunuz!

Devamını Oku

Samsun Mitingi’ne dikkat!

18 Mayıs 2007

Aynı saatte “Her Açıdan” canlı yayında olduğu için ben İstanbul dışındaki mitinglere katılamıyorum. Ancak günü farklıydı Tandoğan’a gidip çekim yapabildim, Çağlayan’a programdan sonra koşup yetişebildim, Çağlayan ve İzmir’i kısmen ve naklen programımda yayınladım ama hepsine yetişmem mümkün olmuyor.İktidar partisi bir yandan “Laik demokrasiyi en iyi biz koruruz” derken bir yandan cumhuriyet kazanımlarına el uzatmaya devam edilmesi, sonunda yaşam tarzlarının değiştirileceği ve AB’nin de tercihi görünen Arap ülkelerinin radikal sistemine doğru gidişin sürmesi ve de geleceğe duyulan güvensizlik insanlarımızın mitinglerinin de şehir şehir sürmesine neden oluyor.Ben orada olamıyorum ama olanları gönülden destekliyorum, kalbim onlarla...Bu arada geçenlerde yazdığım notu tekrar etmek istiyorum. Mitinglerde mikrofona fırlayarak kendine pay çıkarmaya çalışan, yanlış konuşmalar yapan, böylece oralardaki milyonlarca insanın tepkilerinin de bir partiye veya tek bir görüşe ait olduğu izlenimi verenler var.O mitingler bir siyasi parti toplantısı, organizasyonu değil. Buna kesinlikle engel olunması gerekiyor.Örneğin: Mitingleri izleyenlerden biri mikrofondan söylenen “Ben kızımı namaza değil, baleye götürmek istiyorum” sözüne kızdığını belirtiyor. Bu tür sözler insanların dinini, inancını siyasete alet etmek isteyenlerin eline verilmiş kozdur. Belki de özellikle yapılıyor, onu da bilemem.Ama Türkiye’nin dine, inanca saygılı ama rejimine de saygılı insanlarının toplandığı alanlarda buna izin verilmemelidir.Bir de... Evet, özellikle son yıllarda AB ve ABD’nin hataları, içişlerimize karışmaları çoğumuzda tepki yarattı. Bununla birlikte işi toptan yabancı düşmanlığına da vardırmamak gerekir. Bu da sonuçta bize zarar verir.Kısacası “dikkat” diyorum!*****Cem Özdemir’e açık mektup!Avrupalı siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi Türk halkına açık mektup yazmışlar biliyorsunuz. International Herald Tribune’de yayınlanan mektuptaki imzalar arasında Yeşiller’in Avrupa Parlamentosu üyesi Cem Özdemir de var.Genelkurmay bildirisinin AB sürecini sekteye uğratacak bir müdahale olduğunu tekrarlayan mektupta (bunu biz de onlar kadar biliyoruz, ne gerek varsa) daha önce AB yöneticilerinin ve Avrupa ile Amerika medyasının yaptığı “işimize fazlasıyla burnunu sokma” ve “Türkiye’ye iç siyaset empoze etme” durumları da tekrarlanıyor.Kısacası “Laiklik tehdidinin abartıldığı, AKP Hükümeti’nin ise hiçbir kusuru olmadığı ve de çok reformist olduğu” bu kez Avrupalı düşünce lideri, siyasetçi vb. tarafından bir kez daha beyin yıkama yoluyla empoze ediliyor ve hatta kafamıza kakılıyor.Oysa, bir hükümetin demokratik hakları geliştirecek uyum yasalarını AB baskısıyla çıkarırken aynı sırada laik rejimle ve devletin tüm kurumlarıyla kavgaya tutuşmasının mümkün olduğunu, rejimin “demokrasi ve laiklik” kısımlarının birbirine düşürüldüğünü biz son yıllarda gördük.Yani uyum yasalarını çıkarmakla, bu reformları yapmakla halkta irtica korkusu uyandırmak arasında bir bağlantı yok... İki de bir pişirip pişirip önümüze “reform” diye sürmesinler.Bence işin en ilginç yanı Yeşiller’in AP üyesi Cem Özdemir’in Türk halkına yazılan mektubu imzalamış olması. Bay Özdemir, bugüne kadar Türkiye’yle ilgili hemen her sorunu yanlış değerlendirdiği gibi burada da kendini göstermiş.Aslında yapacağı şey çok kolay, onlarla birlikte uzaktan gazel okuyacağına buyursun gelsin ve olup biteni içerden izlesin.O zaman ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) bizi “Ilımlı İslam” örneği seçmesinden sonra şimdi de AB’nin Akdeniz Birliği Projesi (ABP) ile Arap ülkeleri arasına itme plânları nasıl yürüyor daha iyi görecek.Aksi halde sussun, zira bu yaptığı mektup yazdıkları Türk halkını fena sinirlendiriyor... Bilmiş olsun!*****Bir cezası olmalı!Dokunulmazlıkların seçim öncesi söz verilip de hiç ağza alınmaması ile ilgili olarak çok sayıda itiraz geliyor. Son günlerde üç mektuptan biri “Meydanlarda verdiği sözleri tutmayan siyasi parti liderlerine bir yaptırım uygulanması gerektiğini” söylüyor.Yani millet beş yıl içinde verilen sözler zaman kaybedilerek veya kasıtlı olarak tutulmadığı takdirde partilerin ve liderlerinin cezalandırılmasını istiyor. Çok da haklılar... Devletin siyasi partilere vatandaşın kesesinden ve de bol keseden yaptığı parti yardımları, ödemeleri “verdikleri söze inanarak oy veren insanlar aldatılmış olduğu” takdirde boşa gidiyor.Bugüne kadar aynı olayı sık sık yaşadık ama öyle görünüyor ki bu konuda da halk artık susmak niyetinde değil. En azından böyle partilerin genel başkanı meclis kürsüsüne çıkıp “Biz seçmene yalan söyledik, sözümüzü tutmadık” dese o bile bir yaptırımdır. Ama tabii genel başkanların bir dönem siyasetten men edilmesi gibi bir ceza vicdanları daha çok rahatlatır.Acaba hangi parti lideri Temmuz seçimi öncesinde bunu halledeceğine söz verecek?

Devamını Oku

Böyle örtünün!

17 Mayıs 2007

Özellikle, sanki bir parti “dinin, inancın sahibi ve koruyucusu” imiş gibi bir hava yaratmak ve inandırabildikleri kesimin oyunu kazanmak için türban üzerinden toplum bölündü ve bu bölünme, kutuplaşma halen sürdürülüyor. Mümkün olduğu sürece de sürdürülecektir.Çünkü dinin siyasi amaçlı kullanımının getirisinin ne kadar yüksek olduğu görüldü. Onun içindir ki solda da “Müslüman sol” diye yeni bir oluşum başlatılmış baksanıza...“Sağın Müslüman’ı” belli, şimdi de “solun Müslüman’ı” çıktı ortaya. (Geriye kalanlar neci, orası belli değil.)Tabii durum bu olunca günün birinde iş “dindar cumhurbaşkanı”na dayanıyorYoksa üniversitede “dini simge” yasağı da, orduevlerine dini simge sayılan başörtüsüyle (şimdi daha çok türban) girilmemesi de sorun olmazdı.Bugün bazı üniversitelerde saçını şapka ile örten genç kızlar okuyor. Aynı şekilde orduevlerine de bir şapka ile girilebilir. Devletle kavga etmek istenmiyorsa çözüm bulunabilir. İki gün önce basında “İran’da son 1 ay içinde 17 bin kadını şeriata uygun giyinmedikleri için uyaran ahlâk polisi şimdi de mağazalara kadınların nasıl örtünmesi gerektiğini gösteren şeriat mankenleri yerleştirdi” haberleri çıktı. Mankenlerin üzerinde “gerçek örtünme böyle olur”, “Kadınlar bu şekilde örtünmelidir” yazıyormuş.Tahran’ın tesettürlü kadınları bile şaşırmışlar bu işe... Ahlâk polisi “şeriat kurallarına uygun giyinmiyor” diye 50 kadının da uçağa binmesini yasaklamış.Şimdi birlikte düşünelim; İran’daki yönetim tam tesettürlü kadınları bile yeterince dindar bulmaz ve burka modeline doğru (ağız, burun da kapalı) giderken acaba Türkiye’nin “üstü türban, altı blue jean”li, sandaletli (veya tayyörlü) kadınlarını nasıl değerlendirir?Bu, onlara göre yarımın da yarımı tesettür İran’da olsa nasıl bir ceza görür?Türkiye’de siyasi İslâm tümüyle geçit bulsa (meselâ laiklik olmasa) acaba içindeki çok miktarda “İran devrimi hayranı İslâmcı” hangi noktada “yeter” der ve durur?Türban yeter mi, İran’da bugün beğenilmeyen tesettür yeter mi, yoksa son olarak vitrinlere koydukları çarşaf modeline kadar varır mı iş?“İnancıma göre ben de çarşafla kamusal alanda olabilmeliyim” diyenler de haklı olmaz mı? Sonunda Taliban dönemi burkasına varılır mı?Haydi düşünelim birlikte... Bu gidişle gelişecek baskıyı da düşünelim. Biraz daha zamanımız var nasılsa!*****‘Sol hareket’ bekleniyorCHP ile DSP’nin ittifak kararı açıklanır açıklanmaz telefon ve mailler arka arkaya gelmeye başladı.Merkez sağdan sonra solda da seçime bölük pörçük partiler yerine derli toplu, oyları bölmeden gidilecek olması nasıl da mutlu etmiş insanları... “Televizyonda haberi görünce sevinçten ağladım” diyenler bile var.Gerçekten de “tarihî” bir karar verildi, her iki taraf da tarihî biz özveride bulundu ve bence Türkiye’nin iki “önemli geçmişe sahip” partisi ile liderlerinin, meydanları dolduran milyonların “birleşin” isteğine kulak vererek bu özveriyi göstermesi bugüne kadar yaptıkları hataları da bağışlatacak bir gelişmedir. Umuyoruz ki birlikte hazırlayacakları seçim programı (sağlıktan eğitime, güvenlikten ekonomiye, terörden dış politikaya kadar her konuyu kapsayan) insanlara bekledikleri alternatifi güvenle sunacak ve Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye’de demokratik sol hareket yok” iddiasını temelden çürütecek bir program olur.Yalnız... Çok önemli bir nokta var; CHP “Seçimde kadın kotası koymayacağını” açıkladı.Atatürk’ün kurduğu, “O’nun partisi” denilen bir parti için çok mu zordu kadın kotası?Meclis’e en az 50 kadın milletvekili girmesi için tek başına erkek milletvekillerine karşı mücadele veren ve 1937 TBMM’sinde 18 kadın milletvekili bulundurmayı başaran Atatürk’ü daha iyi hatırlamaları gerekmez mi?TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ “Seçimde kadınların aday gösterilmesi için siyasi partilerin samimiyet sınavı vereceklerini” söyledi. Bu sözleri onunla birlikte binlerce, milyonlarca kadın söylüyor.Seslerini duyurmak için bıyık kampanyaları yapmak zorunda bile bırakılan kadınlar... Kendi sivil toplum örgütlerinde siyaset okulları açarak öğrenmeye çalışan ve Meclis’e girmeyi uman kadınlar... Ve Meclis’teki yüzde 4’lük kadın oranıyla dünyanın en geri ülkelerinden bile geride olmaktan utanan kadınlar. Oysa erkeklerin de biraz utanması gerekmiyor mu?Elbette yalnız CHP’den söz etmiyorum, TBMM’yi dolduran ve dolduracak olan tüm partilerden söz ediyorum.Liderler kadın adayları liste sonlarına postalayıp sadece vitrin olarak seçtikleri kadınları seçilecek yerlere koymasınlar.Artık bu haksız düzen değişmeli, değişmediği takdirde seçim sonrası bunu yüzlerine varmak için bekliyoruz, ona göre!

Devamını Oku

Hafıza sorunu mu Sayın Başbakan?

16 Mayıs 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın IPI Kongresi’nde yaptığı konuşmayı cümle cümle kendisiyle tartışabilmeyi, en azından salonda olup ona soru sorabilmeyi gerçekten çok isterdim.Örneğin; “Siyasette farklılaşma demokrasi, laiklik, din üzerinden yapılamaz” sözü son derece doğru olmasına rağmen 4,5 yıldır AKP’nin, özellikle Bülent Arınç ile kendisinin neden bunu her fırsatta yaptıklarını sormak isterdim.“Laiklik tüm inançlara eşit mesafede durmaktır” dedikten sonra neden “kişilerin laik olmayacağını” söyleme gereğini duyduğunu da... Kendisi belli bir dini benimsemekle birlikte her dinden insana aynı saygıyı gösterebilen, dinin, inancın siyaset malzemesi yapılmasını, devlet işlerine karıştırılmasını istemeyen herkes laik değil midir? Değilse neden değildir?“Laikliği İslâm karşıtı olarak getirdiğiniz zaman yanlışa düşersiniz” düşüncesinde ise (ki doğrusu budur) partisinin ve kendisinin neden bunca yıldır bu yanlışı sürdürdüğünü ve hem laik hem de Müslüman olan insanları din karşıtı gösterdiğini de sormak isterdim.“Türkiye’de kamplaşma filan yaşanmıyor” sözlerine karşılık da bir sorum olurdu.Ona bunları sorabilmeyi gerçekten çok isterdim. Ama gel gör ki kendisini desteklemeyen gazetecilerin karşısına çıkmıyor.*****Tek kişilik parti!Siyasete girmek istemediğimi, bağımsız gazeteciliğimi sürdürmeyi tercih ettiğimi yazdıktan sonra yurt dışında yaşayan okurlarımdan bile “Girmelisiniz, Türkiye’nin sizin gibi insanlara ihtiyacı var” diyen çok sayıda mektup aldım.Ama aynı zamanda doğru karar verdiğime inananların sayısı da az değil. Bakın meselâ Muammer Sokollu isimli okurumuz ( “Ben yaşlı biriyim” notuyla birlikte) ne diyor:“Milletvekili olduktan sonra bu kadar özgür olabilecek misiniz? Türk milletine bugüne kadar sağladığınız yararın üstünde yarar sağlayabilecek misiniz?Siz şu anda tek başınıza bir muhalefet partisisiniz. Bir parti içinde kendinizi eritmenize gerek var mı?Sizden istirhamımız gelin; bizim değerli Ruhat Mengi’mize yazık etmeyin. Siyasete girmeyin.” Girmeyeceğimi açıkladım zaten Sayın Sokollu... Ve onun gibi düşünen diğer okurlarım... Beni siyasette görmek isteyenlere sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum, istemeyenlere de.Nerede olursam olayım sizler için, ülkemizin geleceği için iyi niyetle ve dürüstçe çalışmayı sürdüreceğimi de bilmenizi istiyorum.*****Adayını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!Basında partilerin milletvekili adaylıkları için öyle bazı isimler geçiyor ki, bazıları için de öyle “tercih nedenleri” yazılıyor ki çoğunu gördüğümde yukardaki başlığı düşünüyorum.Hani bir takım isimlere ve nedenlere baktığınızda kesinlikle o partiye oy vermekten vazgeçebilirsiniz.Hele liderlerinin de anlaşılmamış bir takım konuşmaları hatırınızdaysa kesin vazgeçersiniz. Diyelim ki AKP’ye alternatif bir parti arıyorsunuz... Güvenebileceğiniz, iyi yetişmiş, dünya siyasetinden ve iç siyasetten anlayan, entelektüel birikimiyle sentez ve analiz yapabilen kişilerden oluşmuş kadrosuyla ülke sorunlarını çözebilecek bir parti...Ve karşınıza uzun süre cemaatlerin adamı olmuş ve bunu açıkça söylemiş ya da o güne kadar şarkıdan, türküden başka şey düşünmemiş adaylarla çıkan partiler görüyorsunuz. Sistem hâlâ padişah gibi tek başına karar veren liderler sistemi olduğu ve bunu değiştirme cesaretini maalesef hiçbiri gösteremediği için o isimler arasından kazanacak yerlere konacakları da yine liderler seçecek.12 Eylül’ün danışma meclisini bile 5 general seçmişti, bizde her partinin sadece “bir generali” var.Bu generaller (!) halkın karşısına doğru dürüst, hak eden ve en zor yıllarında ülke sorunlarına çözüm üretebilecek adaylarla çıkmadıkları takdirde oy kaybına uğrayacaklarını bilmek zorundalar.(Not: Neden aday olmadığımı anlayabiliyor musunuz şimdi, yazamazdım bunları, yazamazdım!)*****Mitinglere siyaset karıştırmayın!Ankara mitinginde “1 milyon” u kabul etmediler, İstanbul’da kabul etmeyecek gibi değildi, İzmir’de ise artık milyonları görmemek için kör olmak lâzım.Ama hâlâ birileri utanmadan, sıkılmadan bu “eli bastonlu ninelerin, dedelerin, çiftçinin, köylünün, işçinin, bebenin” omuz omuza katıldığı dev mitingleri “belli bir partiye” ve orduya mâletmeye çalışıyor.“Biz meydanlara çıksak daha kalabalık oluruz” diyenler bile var. (Milyonların tepkisine, aykırı olmak adına “müsamere” diyenleri hiç saymıyorum. Başbakan Erdoğan da onların yardımıyla “orta oyunu” deme gücünü buldu.)Toplumun son yıllardaki tüm uygulamalara, tüm söylenenlere birden gösterdiği bir tepki bu oysa... O yılların birikiminin sonucu. Parti, pırtı gözetmeden rejime karşı duyduğu endişenin sonucu.Bunu görmemekte kesin kararlı olarak hâlâ bir partinin mitingi olduğunu söyleyenler komik duruma düşüyor.Aynı komiklik bu mitingler kendi partisine aitmiş gibi ortalara fırlayan siyasetçiler ve onlara yakın isimler için de geçerli.İzmir mitinginde Türkân Saylan’ı sırf “Hangi partiye oy vereceğimi henüz bilmiyorum” dediği için mikrofona çıkarmayanlar, Zülfü Livaneli çıktığında mikrofona “arıza” yaptıranlar için de...Doğal tepkisini göstermek isteyen milyonlarca insana büyük haksızlık yapıyorlar!

Devamını Oku

Manyak mıyız neyiz?

15 Mayıs 2007

Popülaritenin devamı adına, her dem gündemde kalmak adına mutlaka kavga gerekiyor ya sürekli ekranlarda birbirini yiyen “sanatçı” sergileniyor.Bazılarının sanatına bir şey denemez (ama onların da kavgayla, şiddetle gündemde kalma sorunu var maatteessüf), bazıları ise neci onu hiç bilemiyoruz. İyi bir skandal tutturan birdenbire zirveye fırlayıveriyor.Sevgililerin de alenen ekrana getirilip reklâmla şişirilerek yıldız (veya yaldız) yapılması moda olduğu için artık “nasıl sevgili olduk” başlı başına bir program konusu...O şarkı yarışmalarındaki sıkına sıkına kendini ağlamaya zorlamaları (ve böylece duygu sömürüsüne prim veren halktan puan kapmaları), paten, sirk, mirk ne bulurlarsa striptiz yıldızı gibi anadan üryan soyunmaları filân es geçelim. Girdik mi çıkamayız içinden, o yarışmalarda gördüğümüz çıplaklığı, erkeklerin beline, omzuna bacaklarını sararak örümcek gibi dolanmaları dünyanın başka köşelerinde, hele bu konuların uzmanı ülkelerde hiçbir yarışmada göremezsiniz.Ama burası Türkiye... Burada, değerleri alt üst edilmiş bir ülkede çıplaklık ve yanında duygu sömürüsü sergileyince TV programı kapıyorsunuz, onun için sürüp gidiyor işte...Pazartesi akşamı bir magazin programının yine yarı çıplak sunucusu (bırakın akşamı, bele kadar açık kıyafetlerden, tuvaletlerden sabah programlarında bile kaçış yok) en özel hikayelerini anlatıyordu. Sonra ekrana Bülent Ersoy-İbrahim Tatlıses kavgası geldi.Kavga dediğin böyle olur (!) Kırk yıllık olgun iki ünlü kendilerini gençlerin, çocukların bile izliyor olabileceğini düşünmeden karşılıklı ağızlarına geleni söylediler. Bülent Ersoy yine bir sınır belirlemişti; “cehalet” dedi, “o alt yazıları yediririm” dedi sustu.İbrahim Tatlıses’in ise sınırı yoktu. Önce “Bülent efendi” dedi, sonra “Bülo, Bülo kendine gel”... Hızını alamadı ve “o salladığın parmağını....” dedikten sonra “O parmakla kulağını kaşıtırım sana” diye devam etti.“Kim olursan ol yandın... Bunu söylediysen bittin sen” geldi arkadan. Tehdit değilmiş ama onu da söyleyince rahatladık (!)Haydi sahnede bu rezalet üstü, saygısızlığın daniskası lâflar ediliyor diyelim (reyting için her şey mubah ya), peki stüdyodaki seyirci ne yapıyor o sırada?“O parmakla... kulağını kaşıtırım”... Şak, şak, şak alkış.“Kim olursan ol yandın sen”... Şak, şak, şak.Yahu gerçekten çok merak ediyorum manyak mıyız biz? Hiç mi kafamız yok?Kafa yoksa utanma da mı yok?Yazık oldu bu topluma... Tek bir kelime bitirdi her şeyi: reyting!Gel de güven!1 Mayıs’ta yürüyüşe katılmayan, köşesinde oturan vatandaşa bile sille tokat girişen polisin imajı hızla irtifa kaybetmeye devam ediyor.İstanbul’da kendisine kimlik soran sivillerden kimlik isteyen Hakan Yılmaz 4 sivil polisin saldırısına uğramış, yumruk ve sopa darbeleriyle sağ bacağı kırılmış.Hastanede de olay bitmemiş, kendisini ziyaret eden polislerden biri “İyi olmuş. İyileştiğin zaman iki bacağını da kıracağız” demiş.İşin bundan da dehşet verici yanı; bacağı kırılan vatandaşı dövmeyi sürdürdükleri gibi bir de karakola götürerek “Polise mukavemet” suçuyla hakkında işlem yaptırmaları...Yani mağdur; iki kez mağdur... Suçlu ise “hem suçlu, hem güçlü”...Nerede ve hangi çağda yaşıyoruz? Böyle bir başıboşluğu ve saldırganlığı ancak muz diktatörlüklerinde görebilirsiniz.Tabii bu polisler bin türlü dalavere ile korunacakları için ceza da görmeyecekler. Hakan Yılmaz durup dururken sebepsiz yere yediği dayakla ve kırık bacağıyla kalacak.Peki bunları duyan halk polise nasıl güvenecek?Ya “polisin kendisine kimlik soran vatandaşın bacağını kırdığını” duyan suçluların polisçilik oynaması nasıl önlenecek?Emniyet önce suçlu polisleri cezalandırdığını göstersin, sonra da polislerini eğitemiyor, vatandaşa saygıyı öğretemiyorsa Batı’dan eğitici getirsin.Bu skandal tablo sürüp gidemez çünkü!Erkan Mumcu’ya iki soruBazı okurlarımız ısrarla sormamı istiyorlar ve cevap bekliyorlar; Acaba Erkan Mumcu neden Anayasa değişikliklerinde AKP’nin her istediğini anında kabul etti ve neden kendisi de fırsat elindeyken çok gerekli bazı konuları gündeme getirmedi.Örneğin; dokunulmazlıklar? Bu sorunun cevabını en kısa zamanda almayı umuyorlar... Ben de!Bir de “türban sorununu nasıl halledeceğini” öğrenmek istiyorlar. Ben de!Pes doğrusu!‘DP amblemindeki “kır at”ın yüzü batıya dönmüş, iyi olmuş, hiç değilse onların yönünü anlayabiliriz’ dedim, buna bile kulp takan biri çıktı.Diyor ki Halil Yıldız:“Sizin neden hoşunuza gittiği açık, 40 yıllık kır atı ‘sol’a çevirdiler de onun için sevindiniz herhalde.” E pes yani... Ben kır atın yüzünün “Batı”ya, AB’ye dönük olmasını kastetmiştim, pardon bundan sonra anlamayanlar için tercümeli yazarım!

Devamını Oku

Millet siyasetçinin önünde!

14 Mayıs 2007

VATAN’ın Estima’ya yaptırdığı “Seçmen Eğilimleri Araştırması” nın sonuçları uzun süredir topluma pompalanan rakamlardan çok farklı çıkmış...Bugüne kadar iç ve dış basına “büyük bir çoğunluk bizi istiyor” şeklinde yapılan psikolojik baskıların ve partilerin ya da şahısların yaptırdığı anketlerdeki “yüzde 40 ve üstü” şeklindeki oy tahminlerinin AKP’nin gerçek oy potansiyelini yansıttığından tümüyle şüpheye düşürecek şekilde.AKP: 29.6, CHP: 19.2, DP: 15.3, MHP: 10.3, GP: 8.7, DTP: 5.1, DSP: 3.8 ve diğerleri...Tabii hâlâ yüzde 18.5 görünen kararsızlar, ne kadar öfkeli (veya siyasete uzak) olurlarsa olsunlar ülkelerinin, çocuklarının geleceği için oylarını kullanmaları gerektiğini hatırlayacak olurlarsa bu tablo yine büyük ölçüde değişebilir.Anketin sonuçları 22 Temmuz seçimlerine katılımın bu haliyle bile daha önceki seçimlerden çok daha fazla; yüzde 96 civarında olacağını gösteriyor.İktidarın cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yol açtığı huzursuzluk, oylarından yüzde 10 kadarının diğer partilere kaymasına neden olmuş.DYP-ANAP birleşmesi, tam da tahminlerimize uygun olarak seçmen tarafından olumlu algılanmış. CHP ve DSP’nin oyları -belki de- birleşme konusunda eskisinden farklı bir yaklaşım sergiledikleri, sert ve uzlaşmaz tutumlarından az da olsa vazgeçmiş göründükleri için biraz artmış.DYP ve ANAP kadar özverili olabilselerdi daha büyük bir artış görülebilecekti.Baraj altında olan GP’nin merkez sağ, DSP’nin ise solu bölmesinin ne kadar büyük bir şanssızlık olduğu da açık seçik ortada...Sonuç şu ki; 22 Temmuz seçiminde iş kararsızlarla, oyunu “yüksek oran gösteren” partilere vermeyi akıl edecek kararlı seçmene kalıyor.Yalnız... Aynı sözleri birleşme öncesinde DYP ve Anavatan’a da söylemiştik, onlar uyarıları ve halkın beklentisini dikkate aldılar, CHP ile DSP birleşmeden seçime gittikleri takdirde halk bunu her zaman yüzlerine vuracak, unutmayacak ve belki de sırf bu inat nedeniyle oylarını başka partilere kaydıracaktır.Ülkenin geleceğiyle inatlaşmaya kimsenin hakkı yok!*****Eurovision skandala dönüştüSon bir iki yıldır Eurovision şarkı yarışmasında siyaset eskisi kadar rol oynamıyor, biraz daha adil, daha dürüst bir yarışmaya dönecek galiba derken bu yıl ülkeler kudurdu.Bir şarkı yarışmasında olduklarını unutarak sadece milliyetçilik ve dayanışmaya dayalı bir puanlama yapıldı. Hem de öyle böyle değil, izleyenin dudağını uçuklatacak kadar belirgin şekilde... İskandinav ülkeleri birbirini tutuyor, eski Sovyet grubu birbirine destek veriyor...Ve üstelik verilen puanların çoğunda izleyici telefonunun esas alındığı da belli değil. Sanki bir grup yönetici oturmuş istediği puanı, ahbap ülkelere bol keseden dağıtmış gibi... Hemen söyleyeyim bizim Ermenistan’a, Yunanistan’a verdiğimiz puanlarda da aynı şeyi düşündüm. Yalnız ben değil, çok kişi düşündü.Çok alicenap milletiz ya, sempati dağıtıyoruz şarkı oyu değil. Sonra da onlar tek puan vermeyince ağzımızın payını alıyoruz.Tipik “ezik” sendromu... Önceki yıllarda Güney Kıbrıs’la da yaşamıştık hatırladığım kadarıyla.Bu yarışmada oyların müzikle değil siyasetle bağlantılı olduğunu açıkça gören İngilizler de isyan ederek “Biz adil olduğumuzu gösterdik ve şarkısını beğendiğimiz Türkiye’ye 12 puan verdik ama diğer ülkeler şarkıya göre puanlama yapmadılar. Hiç değilse Eurovision’u Batı/Doğu Avrupa diye ayırsınlar, yoksa yakında Batı Avrupa ülkeleri bu yarışmada silinip gidecekler” demiş.Dikkati çeken bir başka nokta da bu yarışmada eşcinsel şarkıcıların veya travestilerin oy patlaması yaşadığı. Onlar da yarışma öncesi basın toplantıları yaparak kendi gruplarından destek istemiş. Görünüşe göre sayıları da oldukça fazla.Gelelim Kenan Doğulu’ya; o kadar profesyonel, o kadar kusursuzdu ki şarkıdan performansa, kıyafetten sempatiye hiçbir eksiği yoktu... Onu izlerken gurur duyduk, böyle sanatçılarımız olduğu için göğsümüz kabardı.Eğer bu kusursuzluk olmasaydı, yarışmanın bu haliyle 4. olmamız da mucize olabilirdi.Onun için Kenan Doğulu ancak mutlu olmalıdır, üzgün değil. Bu kadar çok sayıda ülkeyi geride bırakıp siyasi bir yarışmada 4. olmak büyük başarıdır.Hele de pop müziğin merkezi olan İngiltere’den 12 tam puan alarak!

Devamını Oku

Çatma, kurban olayım çehreni...

12 Mayıs 2007

Çağlayan Mitingi öncesinde “mitinge bombalı saldırı düzenleneceği” telefonları gelmişti, bütün diğer mitinglerden daha görkemli olacağı tahmin edilen İzmir Mitingi öncesinde korkuyu daha somut bir şekle dönüştürme çabası görülüyor.Bornova’da bir pazar yerinde bomba patlatıldı ve 14 kişi yaralandı, 1 kişi öldü... Bugünkü miting için bir gün öncesinden göz dağı mı acaba?“Her an, her şey olabilir ona göre” endişesi salmak mı?Oysa halk haftalardır en demokratik hakkını, en saygın şekilde kullanarak ülkesinin rejimi için duyduğu endişeyi ortaya koyuyor.100 bin değil, 300-500 bin değil, milyonlar çıkıyor meydanlara.Çağlayan’da hiç kimse korkmadı, bayrağını kapan geldi, İzmir’de de hiçbir etkisi olmayacaktır.Hele de tüm tepkilerinin üstüne, kendilerine kısa süre önce Hükümet’in başı tarafından yapılan “gavur İzmir” haksızlığını unutmamış olan İzmirliler için böyle bir etki söz konusu bile değildir.Bugün yine yüzbinler, bu kez üzerinde “çehresini daha da çok çatmış birer hilâl” bulunan bayrakları ellerinde Türkiye’nin “laik kalacağını” haykıracaktır, hiç şüphesiz.Mitinglerden rahatsız olanların -her kim iseler- Türk halkının kararlılığını küçümsememek için bu ülkenin tarihini tekrar incelemeleri gerekiyor.*****Halk seçimi ve 5+5Başka çare kalmadığını, ülkenin krize sürüklendiğini görünce birçoğumuz “cumhurbaşkanını halka seçtirin, rejimi tehlikeye sokmayın” dedik ama elbette bu “gerekli düzenlemeleri yapmadan, oldu bittiye getirerek, hemen ertesi gün Anayasa’yı değiştirin” demek değildi. Şok bir şekilde bu yapıldı. Sanki her şey önceden planlanmış bir senaryo ile bu noktaya getirilmiş gibi...Şimdi, bir de “5+5”i kabul ettikleri için “Beni halk seçti, istediğimi yaparım” gücü verilecek cumhurbaşkanı gerekli önlemler alınmadan, belki belli yetki kısıtlamalarına gidilmeden geldiği takdirde 10 yıl orada kalabilecek.Bu süre içinde kendi siyasi görüşünden olmayan hükümetlerle “tam yetki” kriz yaratabileceği gibi (örneğin Erdoğan-Baykal), aynı partiden bir hükümetle tüm yetkilerin “aynı elde toplanması ve sınırsız uygulama” durumu ortaya çıkacak.Yunanistan’ın 76-86 yılları arasında yaşayıp olmayacağını görünce Anayasa değişikliği yapmak zorunda kaldığı durumun aynısı yani...5+5 durumunda ayrıca cumhurbaşkanının bugüne kadar “tarafsız” zorunluluğu olan konumunun “halka veya siyasi partilere hoş görünme” zorunluluğuna dönmesi de kesinleşmiş olacak.O zaman cumhurbaşkanlığı seçiminden önce “halka seçtirme” ile ilgili gerekli düzenlemelerin yapılması ve “5+5”te cumhurbaşkanlığı konumunun siyasallaşmasını önleyici denge mekanizmalarının kurulması mutlaka şart koşulmalı değil midir?Kafalardaki bu soruları da yine bu sabah 11.50’de Her Açıdan programında; Milletvekili Bülent Tanla, Dr. Cengiz Aktar ve Siyaset Bilimi Profesörü Nurşen Mazıcı ile tartışacağız. İzmir Mitingi’nden naklen yayını da unutmayarak...Tabii zamanımız yettiğince...

Devamını Oku