Aynı saatte “Her Açıdan” canlı yayında olduğu için ben İstanbul dışındaki mitinglere katılamıyorum. Ancak günü farklıydı Tandoğan’a gidip çekim yapabildim, Çağlayan’a programdan sonra koşup yetişebildim, Çağlayan ve İzmir’i kısmen ve naklen programımda yayınladım ama hepsine yetişmem mümkün olmuyor.
İktidar partisi bir yandan “Laik demokrasiyi en iyi biz koruruz” derken bir yandan cumhuriyet kazanımlarına el uzatmaya devam edilmesi, sonunda yaşam tarzlarının değiştirileceği ve AB’nin de tercihi görünen Arap ülkelerinin radikal sistemine doğru gidişin sürmesi ve de geleceğe duyulan güvensizlik insanlarımızın mitinglerinin de şehir şehir sürmesine neden oluyor.
Ben orada olamıyorum ama olanları gönülden destekliyorum, kalbim onlarla...
Bu arada geçenlerde yazdığım notu tekrar etmek istiyorum. Mitinglerde mikrofona fırlayarak kendine pay çıkarmaya çalışan, yanlış konuşmalar yapan, böylece oralardaki milyonlarca insanın tepkilerinin de bir partiye veya tek bir görüşe ait olduğu izlenimi verenler var.
O mitingler bir siyasi parti toplantısı, organizasyonu değil. Buna kesinlikle engel olunması gerekiyor.
Örneğin: Mitingleri izleyenlerden biri mikrofondan söylenen “Ben kızımı namaza değil, baleye götürmek istiyorum” sözüne kızdığını belirtiyor. Bu tür sözler insanların dinini, inancını siyasete alet etmek isteyenlerin eline verilmiş kozdur. Belki de özellikle yapılıyor, onu da bilemem.
Ama Türkiye’nin dine, inanca saygılı ama rejimine de saygılı insanlarının toplandığı alanlarda buna izin verilmemelidir.
Bir de... Evet, özellikle son yıllarda AB ve ABD’nin hataları, içişlerimize karışmaları çoğumuzda tepki yarattı. Bununla birlikte işi toptan yabancı düşmanlığına da vardırmamak gerekir. Bu da sonuçta bize zarar verir.
Kısacası “dikkat” diyorum!
Cem Özdemir’e açık mektup!
Avrupalı siyasetçi, basın mensubu ve düşünce lideri 34 kişi Türk halkına açık mektup yazmışlar biliyorsunuz. International Herald Tribune’de yayınlanan mektuptaki imzalar arasında Yeşiller’in Avrupa Parlamentosu üyesi Cem Özdemir de var.
Genelkurmay bildirisinin AB sürecini sekteye uğratacak bir müdahale olduğunu tekrarlayan mektupta (bunu biz de onlar kadar biliyoruz, ne gerek varsa) daha önce AB yöneticilerinin ve Avrupa ile Amerika medyasının yaptığı “işimize fazlasıyla burnunu sokma” ve “Türkiye’ye iç siyaset empoze etme” durumları da tekrarlanıyor.
Kısacası “Laiklik tehdidinin abartıldığı, AKP Hükümeti’nin ise hiçbir kusuru olmadığı ve de çok reformist olduğu” bu kez Avrupalı düşünce lideri, siyasetçi vb. tarafından bir kez daha beyin yıkama yoluyla empoze ediliyor ve hatta kafamıza kakılıyor.
Oysa, bir hükümetin demokratik hakları geliştirecek uyum yasalarını AB baskısıyla çıkarırken aynı sırada laik rejimle ve devletin tüm kurumlarıyla kavgaya tutuşmasının mümkün olduğunu, rejimin “demokrasi ve laiklik” kısımlarının birbirine düşürüldüğünü biz son yıllarda gördük.
Yani uyum yasalarını çıkarmakla, bu reformları yapmakla halkta irtica korkusu uyandırmak arasında bir bağlantı yok... İki de bir pişirip pişirip önümüze “reform” diye sürmesinler.
Bence işin en ilginç yanı Yeşiller’in AP üyesi Cem Özdemir’in Türk halkına yazılan mektubu imzalamış olması. Bay Özdemir, bugüne kadar Türkiye’yle ilgili hemen her sorunu yanlış değerlendirdiği gibi burada da kendini göstermiş.
Aslında yapacağı şey çok kolay, onlarla birlikte uzaktan gazel okuyacağına buyursun gelsin ve olup biteni içerden izlesin.
O zaman ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) bizi “Ilımlı İslam” örneği seçmesinden sonra şimdi de AB’nin Akdeniz Birliği Projesi (ABP) ile Arap ülkeleri arasına itme plânları nasıl yürüyor daha iyi görecek.
Aksi halde sussun, zira bu yaptığı mektup yazdıkları Türk halkını fena sinirlendiriyor... Bilmiş olsun!
Bir cezası olmalı!
Dokunulmazlıkların seçim öncesi söz verilip de hiç ağza alınmaması ile ilgili olarak çok sayıda itiraz geliyor. Son günlerde üç mektuptan biri “Meydanlarda verdiği sözleri tutmayan siyasi parti liderlerine bir yaptırım uygulanması gerektiğini” söylüyor.
Yani millet beş yıl içinde verilen sözler zaman kaybedilerek veya kasıtlı olarak tutulmadığı takdirde partilerin ve liderlerinin cezalandırılmasını istiyor. Çok da haklılar... Devletin siyasi partilere vatandaşın kesesinden ve de bol keseden yaptığı parti yardımları, ödemeleri “verdikleri söze inanarak oy veren insanlar aldatılmış olduğu” takdirde boşa gidiyor.
Bugüne kadar aynı olayı sık sık yaşadık ama öyle görünüyor ki bu konuda da halk artık susmak niyetinde değil. En azından böyle partilerin genel başkanı meclis kürsüsüne çıkıp “Biz seçmene yalan söyledik, sözümüzü tutmadık” dese o bile bir yaptırımdır. Ama tabii genel başkanların bir dönem siyasetten men edilmesi gibi bir ceza vicdanları daha çok rahatlatır.
Acaba hangi parti lideri Temmuz seçimi öncesinde bunu halledeceğine söz verecek?

