Manyak mıyız neyiz?

Haberin Devamı

Popülaritenin devamı adına, her dem gündemde kalmak adına mutlaka kavga gerekiyor ya sürekli ekranlarda birbirini yiyen “sanatçı” sergileniyor.

Bazılarının sanatına bir şey denemez (ama onların da kavgayla, şiddetle gündemde kalma sorunu var maatteessüf), bazıları ise neci onu hiç bilemiyoruz. İyi bir skandal tutturan birdenbire zirveye fırlayıveriyor.

Sevgililerin de alenen ekrana getirilip reklâmla şişirilerek yıldız (veya yaldız) yapılması moda olduğu için artık “nasıl sevgili olduk” başlı başına bir program konusu...

O şarkı yarışmalarındaki sıkına sıkına kendini ağlamaya zorlamaları (ve böylece duygu sömürüsüne prim veren halktan puan kapmaları), paten, sirk, mirk ne bulurlarsa striptiz yıldızı gibi anadan üryan soyunmaları filân es geçelim. Girdik mi çıkamayız içinden, o yarışmalarda gördüğümüz çıplaklığı, erkeklerin beline, omzuna bacaklarını sararak örümcek gibi dolanmaları dünyanın başka köşelerinde, hele bu konuların uzmanı ülkelerde hiçbir yarışmada göremezsiniz.

Ama burası Türkiye... Burada, değerleri alt üst edilmiş bir ülkede çıplaklık ve yanında duygu sömürüsü sergileyince TV programı kapıyorsunuz, onun için sürüp gidiyor işte...

Pazartesi akşamı bir magazin programının yine yarı çıplak sunucusu (bırakın akşamı, bele kadar açık kıyafetlerden, tuvaletlerden sabah programlarında bile kaçış yok) en özel hikayelerini anlatıyordu. Sonra ekrana Bülent Ersoy-İbrahim Tatlıses kavgası geldi.

Kavga dediğin böyle olur (!) Kırk yıllık olgun iki ünlü kendilerini gençlerin, çocukların bile izliyor olabileceğini düşünmeden karşılıklı ağızlarına geleni söylediler. Bülent Ersoy yine bir sınır belirlemişti; “cehalet” dedi, “o alt yazıları yediririm” dedi sustu.

İbrahim Tatlıses’in ise sınırı yoktu. Önce “Bülent efendi” dedi, sonra “Bülo, Bülo kendine gel”... Hızını alamadı ve “o salladığın parmağını....” dedikten sonra “O parmakla kulağını kaşıtırım sana” diye devam etti.

“Kim olursan ol yandın... Bunu söylediysen bittin sen” geldi arkadan. Tehdit değilmiş ama onu da söyleyince rahatladık (!)

Haydi sahnede bu rezalet üstü, saygısızlığın daniskası lâflar ediliyor diyelim (reyting için her şey mubah ya), peki stüdyodaki seyirci ne yapıyor o sırada?

“O parmakla... kulağını kaşıtırım”... Şak, şak, şak alkış.

“Kim olursan ol yandın sen”... Şak, şak, şak.

Yahu gerçekten çok merak ediyorum manyak mıyız biz? Hiç mi kafamız yok?

Kafa yoksa utanma da mı yok?

Yazık oldu bu topluma... Tek bir kelime bitirdi her şeyi: reyting!

Gel de güven!

1 Mayıs’ta yürüyüşe katılmayan, köşesinde oturan vatandaşa bile sille tokat girişen polisin imajı hızla irtifa kaybetmeye devam ediyor.

İstanbul’da kendisine kimlik soran sivillerden kimlik isteyen Hakan Yılmaz 4 sivil polisin saldırısına uğramış, yumruk ve sopa darbeleriyle sağ bacağı kırılmış.

Hastanede de olay bitmemiş, kendisini ziyaret eden polislerden biri “İyi olmuş. İyileştiğin zaman iki bacağını da kıracağız” demiş.

İşin bundan da dehşet verici yanı; bacağı kırılan vatandaşı dövmeyi sürdürdükleri gibi bir de karakola götürerek “Polise mukavemet” suçuyla hakkında işlem yaptırmaları...

Yani mağdur; iki kez mağdur... Suçlu ise “hem suçlu, hem güçlü”...

Nerede ve hangi çağda yaşıyoruz? Böyle bir başıboşluğu ve saldırganlığı ancak muz diktatörlüklerinde görebilirsiniz.

Tabii bu polisler bin türlü dalavere ile korunacakları için ceza da görmeyecekler. Hakan Yılmaz durup dururken sebepsiz yere yediği dayakla ve kırık bacağıyla kalacak.

Peki bunları duyan halk polise nasıl güvenecek?

Ya “polisin kendisine kimlik soran vatandaşın bacağını kırdığını” duyan suçluların polisçilik oynaması nasıl önlenecek?

Emniyet önce suçlu polisleri cezalandırdığını göstersin, sonra da polislerini eğitemiyor, vatandaşa saygıyı öğretemiyorsa Batı’dan eğitici getirsin.

Bu skandal tablo sürüp gidemez çünkü!

Erkan Mumcu’ya iki soru

Bazı okurlarımız ısrarla sormamı istiyorlar ve cevap bekliyorlar; Acaba Erkan Mumcu neden Anayasa değişikliklerinde AKP’nin her istediğini anında kabul etti ve neden kendisi de fırsat elindeyken çok gerekli bazı konuları gündeme getirmedi.

Örneğin; dokunulmazlıklar? Bu sorunun cevabını en kısa zamanda almayı umuyorlar... Ben de!

Bir de “türban sorununu nasıl halledeceğini” öğrenmek istiyorlar. Ben de!

Pes doğrusu!

‘DP amblemindeki “kır at”ın yüzü batıya dönmüş, iyi olmuş, hiç değilse onların yönünü anlayabiliriz’ dedim, buna bile kulp takan biri çıktı.

Diyor ki Halil Yıldız:

“Sizin neden hoşunuza gittiği açık, 40 yıllık kır atı ‘sol’a çevirdiler de onun için sevindiniz herhalde.”

E pes yani... Ben kır atın yüzünün “Batı”ya, AB’ye dönük olmasını kastetmiştim, pardon bundan sonra anlamayanlar için tercümeli yazarım!

DİĞER YENİ YAZILAR