CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Bülent Ecevit’e ve DSP’ye son derece saygılı bir dille çağrı yaptı.“Gelin birleşelim, kalıcı bir birleşme istiyoruz, sadece DSP ile değil, Ecevit’le de bütünleşerek onu gelecek kuşaklara büyük bir lider olarak aktarmak istiyoruz” dedi.DSP’nin olduğu söylenen “büyük para”da gözleri olmadığını, bu parayı bir vakıfta toplamalarını eklemeyi de unutmadı.Buna rağmen Rahşan Ecevit CHP ile birleşmeye karşı olduğunu açıklamış. Tipik bir bencillik örneği değilse nedir bu?DSP’nin parası devlet tarafından ve bu partinin siyasete katkıda bulunması için verilmiş, yani parayı partinin özel işleri için kullanmamaları gerekir. Barajı geçemeyecekleri belli olduğuna göre zaten nasıl kullanırlarsa kullansınlar işe yaramayacak ve milletin parasını heba etmiş olacaklar.“Ben daha önce Baykal’a teklif etmiştim, siyasi şov yapıyor, ne demek istediğini anlamadım” gibi sözlerin kendisi anlaşılacak gibi değil. Acaba son günlerde Türkiye’nin geldiği noktayı, halkın beklentisini endişelerini izlememiş olabilir mi?Baykal o zaman istemiyordu belki, ama şimdi istemek zorunda olduğunu görüyor, DSP de görmek zorundadır.Rahşan Ecevit bu birleşmeye engel olursa kendisinin isteğiyle çıkartılan “genel af”tan sonra bu ikinci büyük tarihî hatası olacak, onu iyi bilmesi gerekiyor!*****Ne diyecektiniz Sayın Arınç?Meclis Başkanı Bülent Arınç birkaç hafta önce annesinin Manisa’daki evinin tarikat evi olarak kullanıldığı iddiaları karşısında “16 Mayıs’tan sonra söyleyeceğim şeyler var” demişti.O günlerde henüz Tandoğan, Çağlayan depremleriyle, Anayasa Mahkemesi kararıyla karşılaşmamıştı (Genelkurmay uyarısına hiç değinmeyelim) ve 16 Mayıs öncesinde de AKP’li bir cumhurbaşkanı seçileceğine emindi (belki hâlâ emindir, o da başka)... Şimdi bazı okurlarımız sormamızı istiyorlar: “Acaba Arınç 16 Mayıs’ta ne söyleyecekti?” Pek haklı bir merak değil mi?Sayın Başkan lütfeder de açıklarsa hepimiz öğrenmiş oluruz.*****Pazar sürprizi mi?Aramızda 6 Mayıs Pazar günü yapılacak 2. tur cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP’nin “fazla zorlamayacağı”na inananların sayısı az değil ama ben farklı düşünüyorum. Zorlama ihtimali de az değil bence. Muhalefet partilerinden gelen duyumlara göre AKP bu işe maddi/manevi önemli kaynak ayırmış. Ne dersiniz, Pazar günü Başbakan Erdoğan’ın söz ettiği “şok”la karşılaşırmıyız acaba?Bir soru daha; Anavatan için de tehlike hâlâ geçerli olduğuna göre Erkan Mumcu milletvekillerine parlak teklifler götüren, “Başbakan’a çok yakın” iş adamlarının isimlerini neden vermiyor bilen var mı?*****Yayla mayla yok, sandığa!.Neymiş efendim, seçim Temmuz’da olursa herkes plajda olurmuş, Doğu Karadeniz’de 1 milyon kişi yaylaya çıkarmış falan filan... Yok artık!Kısa süre önce yazmıştım, tekrarlayayım; bu seçim diğerleri gibi değil... Demokles’in kılıcı veya “kılıçları” desek daha doğru, tepemizde.Kendinize, çocuklarınıza, ülkenize önem veriyorsanız 22 Temmuz’da sandık başında olacaksınız. Yaşlı insanlar, hastalar koltuk değneğiyle, sedyeyle seçime giderken plajda, yaylada “yan gelip yatmak” için vicdan ister yani...Birazcık vatandaş sorumluluğu olan herkesin bu seçimde oyunu kullanması zorunluluktur, tercih değil!*****Bravo Kenan Doğulu! Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etmek üzere önceki gün Finlandiya’ya giden Kenan Doğulu havaalanında kısa bir konuşma yapmış.Bir cümlesi çok önemli, diyor ki: “Türkiye’nin aydınlık yüzü olarak, Cumhuriyetçi, laik kimliğimle güzel bir resim çizmeye çalışacağım.” İşte Atatürk Türkiye’sinin sanatçısı böyle olmalı. Hayranı olan milyonlarca gence doğru mesajını, ülkesinin rejimine bağlılığını tek cümleyle ve en gerekli anda anlatıyor.Kendisinden ve kazancından başka şey düşünmeyen, her gün TV programlarına katılmalarına rağmen magazinden başka şey konuşmayan bunca sanatçı varken ona “helâl olsun” dememek mümkün mü?
Çağlayan yürüyüşü ve Anayasa Mahkemesi kararından sonra, hele de Başbakan Erdoğan’ın erken seçime gidileceğini ve cumhurbaşkanını da halkın seçeceğini açıklamasından sonra tatlı bir rehavete giren bazı dostlarım dünkü yazımın başlığına kızdılar.Sevinmek gerekirken neden ‘Uçurumun kenarında adım adım’ başlığını koymuşum... ‘Yazarınız öyle hissediyor, kusura bakmayın’ dedim.Önce de yazmıştım, son haftalarda daha da pekişti duygularım; gü-ven-mi-yo-rum. Nokta son. Güvenmiyorum.Siyasetçilerin çoğunun, özellikle AKP yöneticilerinin kendileri yerine ülkenin geleceğini düşünerek karar vereceğine, bir “B plânı” uygulamadan düzgünce seçime gideceğine filân inanmıyorum.DEMOKRASİYE KURŞUN?? Başbakan Erdoğan’ın Anayasa Mahkemesi kararına bile (AİHM kararında da yapmıştı, istediği sonucu vermeyen en yüksek mahkemelere kızma huyu var. O kararda “ulemâ”ya sorulmasını istemişti, Anayasa Mahkemesi kime sorsun onu söylememiş) sıkılmadan, çekinmeden ve hâlâ germeye devam ederek “Demokrasiye sıkılmış kurşun” dediğini duyduktan sonra ben o samimiyete nasıl inanayım?Mahkeme bu kararın aksi yönünde sonuç açıklasaydı muhakkak ki onu göklere çıkaracak ve “Türkiye bir hukuk devleti, saygılı olmalıyız” diyecekti. Hukuk anlayışı böyle olan bir başbakan görülmüş müdür?Baykal başbakan değil, ana muhalefet partisi lideri ama buna rağmen onun mahkeme henüz karar aşamasındayken “tehlikeli bir çatışma içine girileceğinden” söz ettiği konuşması da büyük bir hataydı.Nitekim Anayasa Mahkemesi bu konuşmaların “Türk Ceza Kanunu anlamında suç sayılacağını” açıkladı. Gelin görün ki “dokunulmazlıkları” var.Ve Başbakan Erdoğan “Eğer 25 yaş için Anayasa’ya madde eklenecekse, seçimler 4 yıla indirilecek, cumhurbaşkanlığı 5+5 olacaksa dokunulmazlıkların da o paket içinde kaldırılması” yönündeki ısrarlara “hayır, olmaz” diyor.Oysa samimiyetle istense kaldırılabilir, seçim barajı düşünülebilir, kadın kotası konabilir ve hatta seçim kanunu tümüyle değiştirilebilir.Ama... Gerçek şu ki seçim tarihini 24 Haziran1 Temmuz gibi bir tarihe aldığınızda bunların hiçbirini yapmanız hukuken mümkün değil.BAŞBAKAN DOĞRUYU SÖYLEMİYORBaşbakan Erdoğan ve AKP “cumhurbaşkanını halka ve genel seçimle aynı günde seçtireceğiz” diyorsa gerçeği saklıyor demektir.Ayrıca “erken seçim” kararını kendisinin aldığını söylüyorsa yine gerçeği saklıyor demektir.Anayasa’nın 102. maddesi cumhurbaşkanlığı seçiminin (aday süresi bittikten sonra) 20 gün içinde yapılmasını ve ancak 4 tur seçim yapılabileceğini söylüyor.Bu sağlanamadığı takdirde zaten kendiliğinden seçime gidiliyor. Karara filân gerek yok. Hele daha önce fırsat varken “erken seçim” kararı almamış bir hükümet için böyle bir böbürlenme hakkı hiç yok.Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi ve diğer değişikliklere gelince; bunların yapılıp, cumhurbaşkanına gönderilip kabul edilip seçime yetiştirilmesi mantıken ve hukuken imkânsız.“Anayasa değişikliğini kabul ettiremezsek referanduma gideriz” şeklinde bir kahramanlık da mümkün değil. Zira referandum için karardan sonra “120 gün” zorunluluğu var.O zaman AKP ne yapıyor?Önce Anayasa Mahkemesi kararına karşı bile “mağdur” pozisyonu alıyor. Seçime mümkün olduğunca erken tarih vererek merkez sağ ve soldaki birleşmeleri, böylece ciddi bir rakibi önlemeye çalışıyor.Seçimde oyunu arttırdıktan sonra cumhurbaşkanını yine Meclis’te seçmeyi plânlıyor.Tufaya gelen kim? Yine halk... Ve yine kendi tabanına “Ben söyledim, bakın yapmadılar” diyeceği diğer partiler...Elbette eğer adam ayartarak 367’yi gelecek turlarda tuttururlarsa ve ülkeyi yeniden gerilimin kucağına atarlarsa Anayasa zahmetine de gerek kalmayacak.Bu durumda ben nasıl güven duyayım söyleyin!(Not: Yine Anayasa’ya göre cumhurbaşkanı seçilemediği sürece Sezer’in cumhurbaşkanlığı devam ediyor. Meclis Başkanı Arınç da -bilmemesi imkansız olduğuna göre- bu konuda doğruyu söylemiyor ve yanıltıyor.)
Yazılarımı ve TV programlarımı dikkatle izleyenler cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılacak oylamada toplantı yeter sayısının “367 olması şartının” konunun en iyi uzmanı profesörler tarafından defalarca dile getirildiğini hatırlayacaklardır.Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum “Meclis 184 ile her kararı alabilir, savaşa bile karar verebilir ama yalnız cumhurbaşkanı seçimi için 367 üye gereklidir ve bu da bir uzlaşma beklendiğini açıkça göstermektedir” demişti.29 Nisan Pazar günü, Çağlayan Mitingi’nin başladığı saatlerde ekrana gelen Her Açıdan’ın konuklarından biri; 1982 Anayasası’nı hazırlayan komisyonun üyesi ve sözcüsü olan Prof. Şener Akyol da benzer bir açıklama yapmış ve “367 toplantı yeter sayısı”nın uzlaşma beklentisi anlamına geldiğini, bu şartlar altında 1. tur oylamanın geçersiz olduğunu belirtmişti.Dün Anayasa Mahkemesi kararından sonra Prof. Akyol telefonla arayarak şunları söyledi:“Programınızda Sayın Oltan Sungurlu aksi yönde ısrar etmişti, mesleki onurumu kurtarmak için aradım. Hazırladığımız Anayasa’da neyin, nasıl ve hangi nedenle oraya konduğunu biliyorum.” Yazımın başlığı ise Ayşe Özgün’den geldi. Özgün bir yandan Türkiye’nin içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulmasına sevinirken bir yandan da “Uçurumun kenarında yürümekten bıktık, yorulduk artık” diyordu.Ne kadar haklı... Koskoca ülke sürekli bir uçurumun kenarında yürütülüyor... Ve (biraz kötümser bir benzetme olacak ama) ölümlerden ölüm beğenmesi isteniyor. Sırat köprüsünden geçmek gibi bir şey! İşte bu toplum yaptığı mitinglerle “kötülerden kötü beğenme” dayatmalarından artık bıktığını ve buna her şekilde karşı çıkacağını en kaliteli, en zarif şekilde anlatıyor...“Sabrımızı daha fazla zorlamayın” diyor.NEDEN ZAMANINDA YAPMADINIZ? Başbakan Tayyip Erdoğan’ın açıklaması gecenin geç bir saatinde geldi. Başbakan, eğer muhalefet partileriyle de anlaşırlarsa erken seçimi 24 Haziran veya 1 Temmuz’da yapabileceklerini, AKP’nin (benim de dün yazdığım gibi) seçime en hazır parti olduğunu ama bu arada cumhurbaşkanlığı seçim turunun devam edeceğini söyledi. Ben en çok gazetecilerin soruları üzerine “Dokunulmazlıkların kaldırılmasının bu araya sıkıştırılamayacağı, cumhurbaşkanlığı seçiminden sonraya bırakılacağı” cevabına takıldım. Ve bir de orduyla ilgili olarak söylediği “Biz devletin en önemli kurumlarını zayıflatmak istemeyiz, bundan ülkemiz zarar görür” sözlerine...Dokunulmazlıklar kaldırılmadığı takdirde yine hakkında suç dosyası olanlar Meclis’e girecek ve hatta cumhurbaşkanı adayı olabilecek. “Kurumları zayıflatmama”ya gelince; madem durum budur, şimdiye kadar neden düşünmediniz diye sormak lazım. Elbette daha çok konu var. Örneğin; “seçim barajının indirilmesi”nin de bu arada yapılmayacağı ve cumhurbaşkanı seçiminin de genel seçimle birlikte halka yaptırılması gibi... Bunları da daha sonra tartışırız.*****Artık Baykal da germesin!AKP’nin iktidarı boyunca ve özellikle cumhurbaşkanı seçimi süresince yaptığı hataları, yarattığı gerginliği görevimiz gereği elimizden geldiği kadar vurguladık. Halkın sesini de duyurmaya çalıştık.Meclis’teki muhalefet partileri bu seçim süresi içinde görevlerini eksiksiz yerine getirdiler. Kendilerine düşeni her türlü riski de göze alarak yaptılar. Yalnız... Deniz Baykal kendisine yapılan eleştirileri zaman zaman gerçekten haklı çıkarıyor.Son haftalardaki hatalarından ikisi söylenmeyecek gibi değil... Birincisi “Tayyip Erdoğan aday olmazsa hiç konuşmayacağım, bunu takdir etmekle yetineceğim” dedikten sonra Erdoğan adaylıktan çekildiğinde yaptığı “Biz engelledik, biz başardık” tarzındaki konuşma...İkincisi, daha Anayasa Mahkemesi karar aşamasındayken “367 şartı aranmaması durumunda Türkiye’nin tehlikeli bir çatışmaya sürükleneceği”ni söylemesi.Bence ikisi de çok yanlıştı. “Türkiye’nin içine düşeceği durumu” zaten herkes görüyordu ama Ana Muhalefet liderinin özellikle de zamanlama açısından söylemesi son derece gereksizdi. Deniz Baykal da bu tür ani çıkışlar ve gergin konuşmalarla maalesef sürekli puan kaybediyor. Gelen tepkiler CHP’ye oy vermeyi düşünenlerin bile bu konuşmalardan çok olumsuz etkilendiğini gösteriyor.Bu toplum şans arıyor, alternatif arıyor ama aynı zamanda gözünden de hiçbir şey kaçmıyor.Baykal önce bu tarzını değiştirmeli, sonra da en kısa zamanda sol partileri birleştirmek için elinden geleni yapmalı, gerekiyorsa özveride bulunmalı. Sadece muhalefet değil, iktidar olabileceğini göstermeli. Çekişmeyi artık bırakıp çözüm önerileri getirmeli.Yoksa hem partisi hem de ülke zarar görecek.
Meclis Başkanı Bülent Arınç “Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başarıyla tamamlanacağını” söylemiş.“Cumhuriyet mitinginde verilen mesajları çok olumlu bulduğunu” da...“Başarı” ve “olumlu” sözcüklerinden ne anladığını merak ediyor insan, haliyle...Bir yanda ülkeyi en ciddi krizlerin eşiğine getiren, koca bir yıl süren bir “aday açıklamama” taktiği, tüm kurumların ve halkın tepkilerine kulak tıkama ve bunun sonunda ülkeye bir “muhtıra” daha yaşatma, tüm dünyada “Türkiye demokrasisinin hâlâ tartışmalı olduğu” imajını yaratma, böylece AB üyeliğini tehlikeye atma, uzlaşmaya yanaşmayarak ortamı germe ve öte yanda galeyana gelen dev kitlelerin en açık mesajları...“Tehlikenin farkındayız, onun için buradayız”...“Bindirilmiş kıtayız, önderimiz Ata’mız”...“Ne darbe, ne AKP, tam bağımsız Türkiye”...“Atatürk düşmanı, Meclis Başkanı”...Bu mesajları veren toplum kesimini birinci mitingde belli partilerin, kuruluşların yönlendirdiğini söylediler.Şimdi ikinciye de ne yakıştıracaklarını bilemiyorlar. Gerçeği görmeleri için acaba bütün Türkiye’nin aynı anda sokağa dökülmesi mi gerekiyor?AKP yöneticileri hâlâ yüzbinleri “belli odakların harekete geçirdiği kitle” diye adlandırarak, orduya cevap yetiştirmeye çalışarak, “genel seçim kararı için Mahkeme sonucunu bekleyeceklerini” söyleyerek gerginliği “kopma noktasına” sürüklemekte ısrar ediyorlar. Avrupa basınının bir kısmı ile AB yöneticileri ise yanlış değerlendirmeleriyle onlara arka çıkarak bu gerginliğe destek veriyor. El Pais gazetesi olayları “İslâmi hükümetle ordu arasındaki bilek güreşi Türkiye’nin istikrarını tehdit ediyor” şeklinde vermiş.Aslına bakarsanız ordunun son açıklaması olmasaydı, işi tümüyle sivil topluma bıraksalardı bunlar söylenemeyecekti. Eğer ortada bir bilek güreşi varsa bu “halkla İslâmi hükümet” arasındadır, Türk toplumu bunu anlatmak için elinden geleni yapmıştır.Ki o toplum asker müdahalesini de, bu iktidarı istemediği kadar istememektedir.Daha önce de yazdığım gibi, AB’nin uzaktan gazel okuması kolay oluyor, bu milletin çektiklerini, korkularını anlayabilmesi oralardan mümkün değil.Nasıl anlatsak ki bunlara?*****Sandık tehdidi!İki tür mektup yağıyor; Birincisi Tandoğan ve Çağlayan’da yürüyenlerden veya yürüyüşlere katılmasa bile kendini orada hissedenlerden... Diğeri AKP’yi savunan ve mitinglere kızanlardan...İlk grup sivil toplumun artık susmayacağını ve bu mitinglerle ülkesinin geleceğini kendi emelleri uğruna ipotek altına alanlara gereken mesajın verildiğini söylüyor, ikincisi sandık tehdidinde bulunuyor:“Biz mitinge gitmedik, sandığa gideceğiz. Biz kim miyiz geçen seçimde AKP’yi iktidara getirenler” diyor.“Asıl miting sandıklar açıldığı gün yaşanacak” diyor.“Muhtırayı sandıkta görecekler. AKP’yi yine iktidara taşıyacağız” diyor.Elbette demokrasiye inanan bir toplumun sandık sonucu karşısında boynu kıldan incedir. Ama unutmamalı ki geçen seçimde oyunu tepki nedeniyle veya kararsız olduğu için kullanmayan milyonlarca insan vardı.Bu kez onlar da sandığa gitmek zorunda olduklarını, aksi takdirde istemeyecekleri iki seçenekten birine razı olmak durumunda kalacaklarını biliyorlar.Türkiye, tarihinde ilk kez daha önceki seçimlerde yaşamadığı deneyimleri yaşayarak, karşılaştığı tabloları açıkça görerek sandığa gidiyor. Merkez sağ ve solda ise partilerin birleşmesi yönünde gelişmeler ortaya çıkıyor. Yani ortada şimdiye kadar görülenden çok farklı bir durum var. Hiç beklenmedik bir sonuç çıkabilir.Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener seçimin Ağustos’ta yapılabileceğini söyledi. AKP’ye yakın isimler ise seçime kampanyalar ve kapattığı tüm “billboard”lar ile sadece AKP’nin hazır olduğunu...Bunu da gözönüne alarak seçmenin şimdiden yaz aylarında yapılacak bir seçime hazır olması gerekiyor.Tatil filân yok, önce SEÇİM. Bunu yapmayanlar yürüyüşlere hiç katılmasınlar veya sevinmesinler... “Atatürk’ün izinde” iseler bu kez o izin üzerinde olduklarını ancak oylarını kullanarak göstereceklerAksi takdirde “onun izinde” değil, yalnızca “izinde” olacaklar... Yani tatilde...Bu seçim çok önemli!
Dün “Her Açıdan”ı bitirir bitirmez Çağlayan Mitingi’ne gittim. 1982 Anayasa’sını hazırlayan komisyonun üyesi ve sözcüsü Prof. Şener Akyol, CHP Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, Anavatan Partisi MKYK üyesi/eski Adalet Bakanı Oltan Sungurlu ve Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’ın katıldığı tartışma programı 13.30’a doğru bittiği için yetişememekten korkuyordum.Ahmet Hakan “Yetişiriz, gidelim” dedi. Mustafa Özyürek “Benim aracımla polis barikatlarını geçeriz, sizi götürürüm” dedi, ben de “Haydi o zaman, neden hâla duruyoruz” dedim.Aslına bakarsanız yola çıkarken içten içe bir endişe de duymuyor değildim; Hakan’ın zaman zaman AKP Hükümeti’ne ve Başbakan Erdoğan’a destek verir nitelikteki yazıları, mitingdeki kalabalığın da genelde AKP iktidarına ve eylemlerine tepki içinde olduğunu biliyor olmam benzer bir tepkinin ona da gösterilebileceği korkusunu hissettiriyordu bana...Ama yanıldığımı gördüm. Yaşamın her anı bir yeni deneyim getiriyor. Korktuğumun tam aksine tanıyanların çoğu ona büyük bir ilgi gösterdiler. Bu da bana demokrat çizgisini özenle korumayı başaran ve tabii mesleğinde de başarılı bir yazara, kendileriyle birçok görüşü farklı olsa da yine demokrasiye sözde değil özde bağlı insanların katıksız bir saygıyla yaklaşacağını anlattı.Ankara’daki gibi temiz, pırıl pırıl ve gayet ölçülü bir tepki ortaya koyan binlerce kişinin arasında uzunca bir süre yürüdük. Çağlayan’a gelen tüm yollar ve meydan iğne atsanız yere düşmeyecek şekilde doluydu. O mitingde de bulunduğum için karşılaştırmayı daha iyi yapabiliyorum; gördüğüm kadarıyla Ankara’dakinden farksız bir kalabalık, coşkulu bir katılım vardı. Çocuklu aileler, genç, yaşlı, kadın, erkek tek ses olmuş dev kitleler... Ellerinde salladıkları kırmızı bayraklarla rüzgârda dalgalanan bir gelincik tarlasına dönmüş koca bir meydan...Belki tek fark Anıtkabir’de, Ata’nın huzurunda şahlanan duygularla ortaya çıkan Kurtuluş Savaşı psikolojisiydi.Yine oradaki sloganların aynısı yükseliyordu:“Türkiye laiktir, laik kalacak”“Çankaya yolları şeriata kapalı”“Mustafa Kemal’in askerleriyiz”“Hükümet istifa”...Bu arada gördüğüm bir pankart bana çok yaratıcı geldi; aynı anda Ahmet Hakan’ın da dikkatini çektiğini gördüm:“Bin ‘dirilmiş’ kıtalar”Milletin nasıl her cümleye dikkat ettiğini, tepkilerini küçümseyen yöneticilere ne kadar kızdığını, oluşan öfkenin onları nasıl kenetlediğini ve “dirilmiş kıtalar”a dönüştürdüğünü artık fark etmek gerekiyor.MAĞDURİYET YOK!“Artık” diyorum, çünkü gerginliğin son noktasındayız. En önemli sivil toplum kuruluşlarının, en önemli cumhuriyet kurumlarının, sokaklara dökülen yüzbinlerin sesine, uyarısına kulak tıkayanlar ülkeyi büyük bir krizin eşiğine getirdiler.Bugün ordunun siyasete müdahale etmesinden rahatsızlık duyabiliriz ama şunu biliyoruz ki orduyla aynı endişeleri taşıyan vatandaşların sayısı küçümsenmeyecek kadar fazladır.Ve bu kez halk Cumhuriyet tarihinin en görkemli, en demokratik tepkisini vermekte, “hâlâ inat ederseniz biz buradayız” demektir.Ortada iktidara ait bir mağduriyet yoktur, zira bu noktaya adım adım, bilinçli uygulama, söylem, inat ve her türlü anti-demokratik, totaliter dayatmalarla, uzlaşmadan kaçarak kendileri gelmişlerdir. Şimdi “Birileri Hükümetle Genelkurmay’ı karşı karşıya getirmek istiyor, bunları boşa çıkaralım” diyorlar.O “birileri” kendilerinden başkası değildir. Bunu “boşa çıkarmak” ise yine kendilerine kalmıştır.“Siyasi afetin sonu hüsrandır, sosyal dokumuzu yaralamak isteyenleri millet ve tarih affetmez” diyorlar. Millet ve tarih önce bu hüsrana neden olanları affetmeyecektir.Hükümet bu kutuplaşmayı, inatlaşmayı derhal durdurmadığı taktirde sorumluluk yalnızca ona ait olacak.Gerisi lâfı güzaftır.Kadınları korkutamadılar!Hepsinin başında kadınların bulunduğu 9 sivil toplum kuruluşu hazırladı Çağlayan Mitingi’ni...Onlar öncülük ettiler ve laik rejime yönelik girişimlerden rahatsızlık duyan on binler bu kez İstanbul’da sokaklara döküldü.Hem de günler öncesinden başlayan bomba tehditlerine rağmen... Bırakın kendi canlarını düşünmeden, her tehlikeyi göze alarak koşmalarını, çoğu çocuklarını yanlarında veya omuzlarında taşıyarak...Benim “Acaba bu tehditler etkili olabilir mi” diye düşündüğüm anlar oldu ama hayır, ne yüzbinlerce insan ve ne de o 9 kadın en ufak bir tereddüt duymadılar.Hepsinin kararlılığını, cesaretini ve sivil toplum tepkilerini ayakta alkışlıyorum. Bu mitingler bize bir kez daha Atatürk’ün kurduğu özgür Türkiye’nin sonsuza kadar yaşatılacağını gösterdi.Laik demokrasimizden rahatsızlık duyanlara da “ona el uzatılamayacağını” en net şekilde anlattı. Az şey mi bu?
Bugünkü yazımı yazdıktan saatler sonra Genelkurmay’ın laiklik konusunda yaptığı muhtıra niteliğinde uyarı açıklaması geldi.Genelkurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesindeki olayları, halen devam etmekte olanları, yapılan konuşmaları, inatla benzer bir aday çıkarma yönündeki gayreti dikkatle izlediklerini ve GEREKTİĞİNDE tavrını açıkça ortaya koyacağını bir kez daha net bir şekilde bildiriyor.Önce tekrar hatırlatayım ki, benim adım “Genelkurmay andıçı” denilen listede, askerin siyasete müdahalesine karşı olan yazarlar listesinde yer alıyor. Uzun süredir, özellikle “Paşam, lütfen bu kez siviller kurtarsın” başlıklı yazımdan sonra bir çok kez yazılarımda “eğer demokrasinin tekrar kesintiye uğramasını istemiyorsak sivil toplum elini taşın altına koymalıdır” cümlesini tekrarladım.Çünkü aslında Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın daha önceki konuşmaları, 12 Nisan’da söyledikleri dün gece yapılan açıklamaya çok benziyordu. O konuşmalarda Cumhurbaşkanı adayının aynı zamanda ordunun başkomutanı olacağı, laik-demokratik rejime özünde bağlı bir ismin seçilmesi gerektiği, Genelkurmayın gelişmeleri dikkatle izleyeceği yeterince vurgulanmıştı. Bunların üstüne diğer önemli cumhuriyet kurumlarının, sivil toplumun, örgütlerinin de rahatsızlığı ciddi tepkilerle ortaya konulmasına rağmen, bu tepkiler küçümsendi.Ve aynı ısrar, aynı inatlaşma sürdürüldü. Adeta bir muhtırayı davet eder gibi toplumun, ülkenin geleceğiyle çelik-çomak oynanarak bugüne kadar gelindi.Şimdi, bu anlayışta ısrar edilmesini teşvik edenler, Abdullah Gül’ün adaylığına itiraz edilmemesi gerektiğini söyleyenler haklılık payı arayacaklardır.Bir muhtırayı veya darbeyi demokrasi anlayışına sahip hiç bir aydın istemez. Ama eğer bir toplumun bütün kurumlarına ve gözle görülür bir çoğunluğuna endişe salacak gelişmeler olmuşsa ve bu endişeler yıllarca ısrarla artırılarak sürdürülmüşse ortada düşünülmesi gereken bir durum var demektir. Bu durum gözönüne alınmadan inadı, kışkırtıcı bir tavrı devam ettirmenin akıllıca olduğunu aynı tecrübeleri daha önce yaşamış bir ülkede hiç kimse söyleyemez.Şimdi “İyi ama zaten 367’yi tutturamadıklarına göre ordu neden beklemedi” diye düşünenler olacaktır. Bence Genelkurmay bu olaydan mağdur görüntüsünde çıkan ve bunu avantaj olarak kullanacak olan Başbakan Erdoğan’ın aslında olayları Abdullah Gül’ün değil, kendisinin Cumhurbaşkanı olacağı şekilde yönlendirdiğini görüyor.AKP bu şekilde daha büyük bir oyla erken seçimi kazandığı takdirde Erdoğan hem Gül’ün rekabetinden kurtulacak, hem de istediği birine başbakanlığı bırakarak (Örneğin Abdüllatif Şener) Çankaya’ya çıkacak. Planı aynen yürüdüğü gibi kimseye de itiraz hakkı kalmayacak.Bu arada ilk tur oynamada fire verdikleri için oy kaybına uğrayacağını tahmin ettiği DYP ve Anavatan’ı da zayıflatmış olacak. Yani plan kusursuz... Şimdi demokrasi açısından bu gelişmeye üzülürken, sıkı bir özeleştiri yapmamız da gerekiyor. Biz elimizden geleni yaptık mı, yoksa sadece susup oturarak bekledik mi?Veya provokatif eylemlere yardımcı olduk mu ? Haydi düşünelim bakalım! *****Anayasa’yı hazırlayan ünlü hukukçu Her Açıdan’da!Konu o kadar çok uzatıldı, o kadar çok zaman kaybedildi ve sonunda öyle bir kriz noktasına gelindi ki ancak 1982 Anayasa’sını hazırlayan ve özünü, ruhunu bize anlatabilecek biri içinden çıkabilir. Onun için bu hafta Her Açıdan’da Anayasa’yı hazırlayan kuruldan önemli bir isim; Prof. Şener Akyol’u konuk edeceğiz.Tartışmanın diğer isimleri CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, ANAVATAN Partisi MKYK üyesi Oltan Sungurlu ve Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan olacak. Bundan sonra neler olacağını merak edenlere “Çağlayan Cumhuriyet Mitingi”nin de zaman zaman naklen verileceği bu programı kaçırmamalarını öneriyorum.29 Nisan Pazar sabahı 11.50’de STAR TV’de!*****Ümmet Bey iyi hazırlanmış!DYP’nin verdiği iki fireden biri; Denizli milletvekili ve eski AKP’li Ümmet Kandoğan oylamaya katıldıktan sonra bir de konuşma yapmış “İktidar partisine destek için değil, demokrasinin yanında yer almak için gittim. Tabanın istediğine uydum” dediği konuşması AKP’li dostlarından büyük alkış almış.Farklı illerin DYP teşkilatlarından gelen sesler Ümmet Kandoğan’ın tabana değil, kendi keyfine göre oylamaya katıldığını gösteriyor. “Bunu lütfen yazın” şeklinde gelen ısrarların sayısı az değil. Ayrıca Ümmet Kandoğan’ın konuşmasının önceden plânlandığını, aksi takdirde söz alamayacağını söyleyenlerin sayısı da az değil.Öyle görünüyor ki Ümmet Kandoğan sonunda dama taşı rolünü devam ettirerek eski partisi AKP’ye dönmek zorunda kalacak.
Hayatını ülkesinin ilerlemesine, çağdaş cumhuriyet değerlerinin korunmasına, eğitimin yaygınlaştırılmasına adamış bir sivil toplum abidesidir o bana göre... Ciddi yaşam tehlikesi yaratan bir hastalıkla mücadele döneminde bile çalışmalarını aksatmamış, tedavisi devam ederken, dökülen saçlarıyla Türkiye’nin dört köşesine koşturmuş bir cesaret ve irade örneğidir. İnsanların, ülkelerinin geleceği söz konusu olduğunda her şart altında elini taşın altına sokabileceğinin en canlı kanıtıdır.İşte bu değerli bilim kadını, başında olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve yanında hepsinin başkanı yine çok değerli sivil toplumcu kadınlar olan 8 sivil toplum kuruluşu 29 Nisan’da İstanbul Çağlayan’da yapılacak olan ikinci ‘Cumhuriyet Mitingi’ni hazırladılar.Diyorlar ki: “29 Nisan Pazar günü, halkımızın tepkilerinin devamı olarak İstanbul Çağlayan’da saat 13’te toplanarak 14.00-16.00 arasında Cumhuriyet Mitingi yapılacaktır. Bu mitingin özü olarak, toplumca şeriata, bölücülüğe, darbeye ve ırkçılığa karşı olduğumuzu, laik cumhuriyetimizin çağdaşlaşma yolunda birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde hızla ilerlemesi gerektiğini, seçilmiş ve atanmışlardan, seçilecek ve atanacak olanlardan Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda hareket etmelerini beklediğimizi haykıracağız.Toplumun yarısından fazlasını oluşturan ve hâlâ çocuk yaşta parayla satılma, töre cinayetleri, berdel ve kuma edilme kıskacında bulunan kadınlar bu mitingin düzenlenmesinde öncü olmuşlardır.29 Nisan Pazar günü yurtsever, demokrat, laikliğin olmazsa olmazlığını özümsemiş, kadın, erkek, genç, yaşlı tüm yurttaşlarımızı saat 13’ten itibaren ellerinde bayraklarıyla Çağlayan Abide-i Hürriyet Meydanı’na bekliyoruz.” Bu mitingde hiçbir STK’nın adı diğerinin önünde değil, 9 örgütün ortak organizasyonu...Ankara’daki 14 Nisan yürüyüşünün farkı “Anıtkabir’de buluşma” olmasıydı. Zorda kalan, yıllarca susup sabreden ama artık dayanamayacağını anlayan insanların bir anlamda Atatürk’ün huzuruna kavuşması ve onun kurduğu Cumhuriyet’i koruma yemini etmesiydi.Bu yürüyüşün doğru algılanmaması, Başbakan tarafından neredeyse alay konusu yapılması, büyük toplum tepkisine rağmen hâlâ aynı ısrarın sürdürülmesi ve Türkiye’nin geçmişte yaşadığı rejim bunalımlarının yeni bir versiyonuna sürüklenmesi Çağlayan Mitingi’nin nedeni olmuştur.Aynı endişe sürüyor. Bu görüşte olan vatandaşların Çağlayan Mitingi’ne katılması sivil toplum tepkisinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak açısından büyük önem taşıyor. Mazeret aramayın, sorumluluk hissediyor ve endişeleri paylaşıyorsanız bunu gösterin.Önce Çağlayan’a, sonra da mutlaka ama mutlaka sandığa gidin. Türkiye bu çıkmazdan yine ancak toplumumunun sağduyusuyla kurtulabilir!*****Miting mi? Evde yokuz!Bir okuyucumuz; Amaç Bükmen’in mektubu çok ilginç. Sizinle paylaşmak istiyorum.“Ruhat Hanım,Pazar günü İstanbul’da yapılacak olan cumhuriyet mitingine gidelim diye bütün arkadaşlarımı arıyorum. Hepsinin bir bahanesi var, şu ana kadar ‘tamam gidelim’ diyen olmadı. Hatta tepki gösterdiğimde bazıları cumhuriyeti sevmenin göstergesi mitinge gitmek mi diye soruyor, ‘ne peki oturmak mı’ diyorum, cevap yok... Tabii ben gideceğim, tek başıma!”Amaç Bükmen’in arkadaşlarına söyleyebileceği çok şey var. Örneğin; Cumhuriyet’i kuranlar da onlar gibi davransa ve bırakın gösterdikleri büyük cesaret ve özveriyi bir yana, en ufak bir yorgunluktan kaçsalardı bu beyler ve hanımlar bugün özgür bir ülkenin nimetlerinden yararlanıyor olmayacaklardı.İkincisi; şimdi kılını kıpırdatmaktan kaçanlar yakında o özgürlüğü ve huzuru da mumla arayabilirler. Demokratik bir “çözüm” ama göstermelik değil gerçek bir çözüm (gelecekte rejime yeni müdahaleleri veya başka sorunları önleyecek) için herkesin üstüne düşeni yapması gerektiğini gerçekten kör olanlar bile görebilirler.Ve son olarak; 14 Nisan mitinginde karnı burnunda hamileler, iki bacağı da sakat kol değnekli yaşlı kadınlar, tekerlekli sandalyeyle gelenler vardı.Neyse ki herkes Amaç Bükmen’in arkadaşları gibi değil, üzülmesin!*****Okurlarıma teşekkür!Son birkaç gündür yoğun gündeme paralel olarak ve bu durumda doğal olarak sizlerden gelen mektuplar fazlasıyla arttı. Her gün 20 dakikada bitirdiğim “e-posta”ları artık 40 dakikada ancak tamamlayabiliyorum.Hepsini tek tek okumakla birlikte tek tek cevaplamam maalesef mümkün olamıyor. Görüşlerinizi, endişelerinizi ve gönderdiğiniz bilgileri yazılarımda dikkate aldığımı bilmenizi istiyor, hepinize ilgilerinizden dolayı teşekkür ediyorum. Tabii nazik takdirlerini yazanlara da...Okurken yorumlarını hayranlıkla izlediklerim oluyor, onu da unutmadan söylemek isterim.Sağolun, varolun.
Şeker bulmuş çocuklar gibi seçtiler cumhurbaşkanı adayını: “Ya bana, ya sana, ya ona”... Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı demek ki “ya şundadır, ya bunda” diye seçilebilirmiş.Kimseye, üç kişi dışında hiçbir Allah’ın kuluna sormadan, söylemeden, tartışma fırsatı vermeden hoop, oldu bitti... Sorarsanız “daha önce de böyle olmuyor muydu” diyorlar.Seçim Kanunu için de, Siyasi Partiler Yasası için de, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için de, bu güdük seçim kanunuyla seçmenin üçte bir oyuyla gelip Meclis çoğunluğunu ele geçiren bir partiye genel seçim öncesi cumhurbaşkanını seçtirmek için de aynı şeyi tekrarlıyorlar.“Daha önce de böyle değil miydi?”Diyelim ki böyleydi, sonsuza kadar böyle mi kalacak? Yirmibirinci yüzyılda medeni ülkeler başkan/cumhurbaşkanı adaylarını aylar öncesinden halka açıklayıp, haklarında her türlü bilgiyi içeren kitaplar yayınlarken Türkiye hâlâ çağdışı yöntemlere mi mahkûm kalacak?Yalnızca siyasi partilerin çıkarı için bu yasalar değiştirilmeyecek ve her 5 yılda bir halk aynı sıkıntıyı mı yaşayacak?Seçmenin, vatandaşın günahı nedir peki?Milletin hiçbir suçu olmadığı halde örneğin; neden hakkında suç dosyası olan kişiler bir lider tarafından milletvekili olarak kendisine dayatılıyor?Bugün “daha önce de böyle değil miydi” sistemiyle aday gösterilen Abdullah Gül’e gelen “Onun Erdoğan’dan ne farkı var” tepkilerine karşılık “Ona bir şans verilmeli” diyenler bir düşünsünler bakalım; Bu tepkileri kimler yarattı?Endişe duyanlara bu korkuyu vermek, güvenlerini sarsmak için kim uğraştı? Halkı “zenci-beyaz” diye kutuplara ayıranlar, Meclis’te “Kadınlar cehennemliktir” diyen uydurma hadisleri dağıtanlar, benzer buluşları ders kitaplarına bile koyduranlar, yasa dışı Kur’an kursları hakkında konuşan eski TÜSİAD Başkanı’na “Dikkat edin, size dinsiz derler” diyenler kimlerdi?Şimdi tepkileri sadece “türbanlı cumhurbaşkanı eşi”ne imiş gibi gösterenler yine hedef saptırıyorlar.Dün “Parlak saten örtüler” başlıklı yazımda asıl tepkinin dini, inancı siyasete alet eden bu anlayışa olduğunu yazmıştım. Tekrarlıyorum; bugünkü durumun, endişelerin, gerginliğin sorumlusu “değiştiğine inanarak” kendisine oy verenlerin de güvenini sarsan iktidardır.O güveni verselerdi bugün hiç kimsenin ne Erdoğan’a, ne de Gül’e bir itirazı olmazdı.*****Erken seçim çağrısı!Dün akşam saat 20.00’ye yaklaşırken ve artık köşe yazıları çoktan sayfalara gönderilmişken açıklama yaptılar. Ağar ile Mumcu’nun uzun süredir beklenen “ikisi bir arada” konuşmalarını görünce daha ne söylediklerini bile dinlemeden yüksek sesle bir “Bravo size” patlatmışım.Odadakilerin gülmesinden fazlaca bağırdığımı farkettim. Ne yapayım, merkez sağda umut verecek, güçlü bir parti beni heyecanlandırıyor. DYP ve ANAVATAN partisi Genel Başkanları müthiş bir uyum içinde (aman tahtaya vuralım) birinin bıraktığı sözü diğeri alarak Cuma günü yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi ilk tur oylamasına katılmayacaklarını ima ettiler ve AKP’ye erken seçim çağrısı yaptılar.“Taze bir Meclis iradesinin daha demokratik, daha adil, daha katılımcı ve daha rahatlatıcı olacağını” söyledikleri ve “milletvekillerinin iradesine karışamayacaklarını ama her milletvekilinin vereceği kararın sonucunu gözönüne alması ve sorumluluğunu taşıması gerektiğini” vurguladıkları bu ikili konuşma DYP ve ANAVATAN seçmeninin beklediği tavırdır.Bu iki parti oturuma sadece girdikleri anda bile seçmeninden grup çözülmeleri olması kaçınılmazdır.Şimdi milletvekilleri iyi düşünmeli; ya partisine bağlı kalacak ve doğru karar olan erken seçimi destekleyecek veya pazarlıklara kanacak ve kendi partisini terk edip başka bir partinin saflarına katılacak.Dama taşı gibi bir oraya, bir buraya sürüklenecek. Birgün daha beklemeye devam. Siz hâlâ çelik çomağa alışamadınız mı?