Şeker bulmuş çocuklar gibi seçtiler cumhurbaşkanı adayını: “Ya bana, ya sana, ya ona”... Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı demek ki “ya şundadır, ya bunda” diye seçilebilirmiş.
Kimseye, üç kişi dışında hiçbir Allah’ın kuluna sormadan, söylemeden, tartışma fırsatı vermeden hoop, oldu bitti... Sorarsanız “daha önce de böyle olmuyor muydu” diyorlar.
Seçim Kanunu için de, Siyasi Partiler Yasası için de, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için de, bu güdük seçim kanunuyla seçmenin üçte bir oyuyla gelip Meclis çoğunluğunu ele geçiren bir partiye genel seçim öncesi cumhurbaşkanını seçtirmek için de aynı şeyi tekrarlıyorlar.
“Daha önce de böyle değil miydi?”
Diyelim ki böyleydi, sonsuza kadar böyle mi kalacak? Yirmibirinci yüzyılda medeni ülkeler başkan/cumhurbaşkanı adaylarını aylar öncesinden halka açıklayıp, haklarında her türlü bilgiyi içeren kitaplar yayınlarken Türkiye hâlâ çağdışı yöntemlere mi mahkûm kalacak?
Yalnızca siyasi partilerin çıkarı için bu yasalar değiştirilmeyecek ve her 5 yılda bir halk aynı sıkıntıyı mı yaşayacak?
Seçmenin, vatandaşın günahı nedir peki?
Milletin hiçbir suçu olmadığı halde örneğin; neden hakkında suç dosyası olan kişiler bir lider tarafından milletvekili olarak kendisine dayatılıyor?
Bugün “daha önce de böyle değil miydi” sistemiyle aday gösterilen Abdullah Gül’e gelen “Onun Erdoğan’dan ne farkı var” tepkilerine karşılık “Ona bir şans verilmeli” diyenler bir düşünsünler bakalım; Bu tepkileri kimler yarattı?
Endişe duyanlara bu korkuyu vermek, güvenlerini sarsmak için kim uğraştı? Halkı “zenci-beyaz” diye kutuplara ayıranlar, Meclis’te “Kadınlar cehennemliktir” diyen uydurma hadisleri dağıtanlar, benzer buluşları ders kitaplarına bile koyduranlar, yasa dışı Kur’an kursları hakkında konuşan eski TÜSİAD Başkanı’na “Dikkat edin, size dinsiz derler” diyenler kimlerdi?
Şimdi tepkileri sadece “türbanlı cumhurbaşkanı eşi”ne imiş gibi gösterenler yine hedef saptırıyorlar.
Dün “Parlak saten örtüler” başlıklı yazımda asıl tepkinin dini, inancı siyasete alet eden bu anlayışa olduğunu yazmıştım. Tekrarlıyorum; bugünkü durumun, endişelerin, gerginliğin sorumlusu “değiştiğine inanarak” kendisine oy verenlerin de güvenini sarsan iktidardır.
O güveni verselerdi bugün hiç kimsenin ne Erdoğan’a, ne de Gül’e bir itirazı olmazdı.
Erken seçim çağrısı!
Dün akşam saat 20.00’ye yaklaşırken ve artık köşe yazıları çoktan sayfalara gönderilmişken açıklama yaptılar. Ağar ile Mumcu’nun uzun süredir beklenen “ikisi bir arada” konuşmalarını görünce daha ne söylediklerini bile dinlemeden yüksek sesle bir “Bravo size” patlatmışım.
Odadakilerin gülmesinden fazlaca bağırdığımı farkettim. Ne yapayım, merkez sağda umut verecek, güçlü bir parti beni heyecanlandırıyor.
DYP ve ANAVATAN partisi Genel Başkanları müthiş bir uyum içinde (aman tahtaya vuralım) birinin bıraktığı sözü diğeri alarak Cuma günü yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi ilk tur oylamasına katılmayacaklarını ima ettiler ve AKP’ye erken seçim çağrısı yaptılar.
“Taze bir Meclis iradesinin daha demokratik, daha adil, daha katılımcı ve daha rahatlatıcı olacağını” söyledikleri ve “milletvekillerinin iradesine karışamayacaklarını ama her milletvekilinin vereceği kararın sonucunu gözönüne alması ve sorumluluğunu taşıması gerektiğini” vurguladıkları bu ikili konuşma DYP ve ANAVATAN seçmeninin beklediği tavırdır.
Bu iki parti oturuma sadece girdikleri anda bile seçmeninden grup çözülmeleri olması kaçınılmazdır.
Şimdi milletvekilleri iyi düşünmeli; ya partisine bağlı kalacak ve doğru karar olan erken seçimi destekleyecek veya pazarlıklara kanacak ve kendi partisini terk edip başka bir partinin saflarına katılacak.
Dama taşı gibi bir oraya, bir buraya sürüklenecek.
Birgün daha beklemeye devam. Siz hâlâ çelik çomağa alışamadınız mı?

