İsteyen 150 bin diyor, isteyen 2 milyon... Ankara’da yapılan Cumhuriyet Yürüyüşü’ne katılanları herkes kendine göre “sayıyor”.Oysa saymak bu kadar kolay olsaydı nüfus sayımlarının evlere gidilerek tek tek yapılmasına hiç gerek kalmazdı. Her şehrin sakinleri o şehrin en büyük meydanına ve o meydana giden caddelere birkaç saat için çıkar, çekilen fotoğraf ve TV görüntülerinden sayılır, bu iş bitiverirdi.Ankara’da toplanan ve 5-6 saat yürüyen Türkiye’nin dört köşesinden gelmiş insanları belli bir siyasi parti veya bir derneğin toplamış olduğunu söylemek ne kadar büyük bir yanlış ise sayının 200, 500 veya 1 milyon olduğu tahminleri de o kadar yanlıştır. Böyle bir mitingi okullardan toplanıp parti mitinglerine götürülen öğrencilerle karıştırmamak gerekir.Ben oradaydım, orada olduğum gibi çok sayıda insanla televizyon röportajı yaparak onların nerelerden, hangi nedenle geldiklerini öğrendim. Konuştuklarımın kesinlikle hiçbiri ne bir siyasi partiden, ne de bir dernekten söz ettiler... Evet, arada derneklere, partilere ait gruplar da vardı ama çoğunluk kendi isteğiyle, kendi iradesiyle oraya koşmuştu.Ayrıca... Yürüyen yüzbinlerce insan nasıl ki ülkedeki “Laik-demokratik rejime, Türkiye tarihinde ilk kez saldırılara bile maruz kalan Atatürk’e saygı duyanlar”ın tamamı değilse, katılmayanların hepsi de farklı düşünenler değildir.Biz orada türbanlı kadınlar ve eşleriyle de, geleneksel başörtüsüyle gelen köylü, çiftçi kadınlarla da, işçisiyle, memuruyla, öğretmeniyle de konuştuk. Her kesimden insan son iktidar dönemindeki konuşmalara, uygulamalara, toplumda yaratılan bölünmeye, dinin göz göre göre siyasallaştırılmasına, kısacası Türkiye’nin rotasının değiştirilmeye çalışılmasına, rejime ve Cumhuriyet kurumlarına dil uzatılmasına tepkisini belirtiyordu.Ağızlarda tek bir cümle vardı tekrarlanan; “Cumhuriyet, laiklik ve Atatürk için buradayız. Türkiye laiktir, laik kalacak!” Şimdi ister 200 bin dersiniz, ister 2 milyon, ister “rejim tehlikede” dersiniz, isterseniz “Ne tehlikesi, bu isabetsiz bir yaklaşım”... Ama o yüzbinlerin de sembolik bir rakam olduğunu, bununla birlikte Türkiye tarihinin en büyük mitinginin rejim endişesiyle gerçekleştiğini, Türk insanının kazanımlarını geriye çevirmek isteyenlere meydanı bırakmayacağını göremiyorsanız ve bir özeleştiri yapamıyorsanız kendinizi aldatıyorsunuz demektir.Ülke bu kadar gerilmişken, toplum tüm kurumlarıyla ve sokaklara dökülerek tepkileri ortaya koymuşken hâlâ aynı kafada ısrar etmek, “bir adım ileri iki adım geri yine isteğimizi yaparız” demek geleceği tehlikeye atmaktır.Bütün hatalar gerçeklere gözlerimizi kapatıp kendimizi aldatmaktan çıkıyor, tabloları doğru okumak gerekiyor!(Not: Bir “karşı miting” düzenlenmekte olduğu haberleri geliyor. Kutuplaşmayı arttırmak ve bu mitingden hiçbir şey anlaşılamadığını göstermek için daha uygun bir yol olamaz.)*****Medyaya da lazım!Özeleştiri”den söz etmişken ciddi bir özeleştirinin de medya tarafından yapılması gerektiğine değinmeden geçemeyeceğim.Ankara mitingindeki yüzbinler medyanın da taraflı davranmasına olan tepkisini defalarca haykırdı. Bunu aynı anda ve tek bir ses gibi nasıl başardıklarını bilmiyorum ama yaptılar. Televizyon kanallarının (bazıları dışında) Türkiye tarihindeki en büyük mitingi aynı anda naklen vermemesi ve görmezden gelmesi, bazı gazetelerin ise ya katılım rakamını küçülterek veya olayı küçümsemeye çalışarak taraflılığını göstermesi onların haksız olmadığını açıkça gözler önüne serdi.Basın ya halk için vardır; onun sesidir, gözü, kulağıdır veya hiç yoktur. İkisinin ortası ise işte böyle “varlık nedeni” ile arasına set çeker ve saygınlığını yitirmesine sebep olur.Bunu görmenin zamanı gelmedi mi hâlâ?*****“Dinî simge” laiklik tanımında yok mu?En çok sorulan ve TV tartışma programlarında da sık sık geçen bir konu bu... Örneğin “Kamusal alanda türban yasağı”nın olmaması gerektiğini savunan yazarlar sıkça tekrarlarlar:“Laiklik tanımında türbanla kamusal alana girilmez diye bir kural yok, nereden çıkıyor bu?” Merak edilen sorunun cevabının “Anayasa Mahkemesi kararı” ile ilgili olduğunu biliyorum ama bir Anayasa hukukçusundan daha iyi öğrenebilmek için Prof. Süheyl Batum’a bu soruyu sordum. Cevabı şöyle;“Anayasa’da açık hüküm var. Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme, yargı organları ile kişileri de bağlar ve bu mahkemenin yorumu yazılı hukuk düzeni içine girer. Amerika’da böyledir, Avrupa’da da. Oralarda da Anayasa Mahkemesi kararları Anayasa’nın kaynağını oluşturur. Yani Anayasa hükümlerine sadece yazılı hükümler değil, Anayasa Mahkemesinin kararları da girer.ABD’de yargıcın yarattığı hukuk Anayasa hukukunun temel kaynağıdır. Amerikan Anayasası Federal Yüksek Mahkeme yargıcının Anayasa’dan ne anladığıdır.Her ülke laiklik ilkesini kendi şartlarına göre yorumlayabilir. İnsanların dinine göre ayırım yapmak laiklik ilkesine aykırıdır, bu nedenle ‘kamusal alanda dinî simge kullanılmaz’ kuralını getiriyor. AİHM de bunu kabul etmiş ve Türkiye’deki laik-demokratik sistemin korunması açısından önemini belirtmiştir. Yani hiç kimse ‘bu yazılı düzende yok’ diyemez.” Umarım Sayın Batum’un açıklaması yeterince aydınlatıcı olmuştur. Kendisine çok teşekkür ediyorum!(Not: Yarınki yazımda da Prof. Batum’un “Cumhurbaşkanı seçimi” ile ilgili önemli bir açıklamasını vereceğim.)
“Millet”i nasıl tarif ediyorlar bilmem ama benim gördüğüm “millet” oradaydı. Binlerle, on binlerle ölçülemeyecek bir kalabalık seller sular gibi akıyordu Tandoğan Meydanı’na... Kundaktaki bebeğiyle, elindeki, omzundaki çocuğuyla, yaşlısı genciyle akın akın...Daha önce böyle bir manzarayı hayatımda hiç görmemiştim, onun için de bir yandan yürüyor, bir yandan da hayretler içinde insanların büyülenmiş gibi Ata’larını anarak onunla ilgili şarkılar, marşlar, sloganlar söyleyerek büyük bir aşkla Anıtkabir’e doğru ilerleyişini seyrediyordum.10. Yıl Marşı’ndan, Dumlupınar’a, oradan Dağ başını Duman Almış’a atlıyor, biter bitmez Kiziroğlu Mustafa Bey’e geçiyorlardı.“Genciz, güçlüyüz Atatürkçüyüz”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Türkiye laiktir, laik kalacak”, “Ne mutlu Türküm diyene” diye inletiyordu Ankara’yı on binlerce ses aynı anda...Görünen tüm binaların pencerelerine bayraklar asılmıştı, bu da yetmemiş aynı pencerelerden uzanan yüzlerce el küçük Türk bayrakları sallıyordu. Tekerlekli sandalyede gelenler, karnı burnunda hamile kadınlar, zorlukla yürüyen yaşlı gaziler, Mersin’den İzmir’den, Gaziantep’ten Edirne’den geldiğini söyleyen aileler vardı. Yanında kol değnekleriyle bir duvarın üstünde oturan yaşlıca hanım “iki bacağında da platin olduğunu ama Cumhuriyet yürüyüşü için Yalova’dan geldiğini” söylerken gözleri bunu yapabilmiş olmanın mutluluğuyla parladı.Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan bu coşkulu insan seli arasında Anıtkabir’e yürüdük. “Neden buradasınız” diye mikrofon uzattığımız insanların hepsi aynı şeyi söylüyordu: “Cumhuriyet’i, laik rejimi korumak için”...“Bunu yapacağımızı, susuyorsak yapılanları kabul ediyor olmadığımızı göstermek için”...“Evlatlarımıza bırakacağımız Türkiye’nin İran’a döndüğünü görmemek için”...Sonra “Atatürk” diyorlar, “şehitlerimiz” diyorlar ve sözün bir yerinde gözyaşları yanaklarından süzülüveriyordu.Önümde bir genç açlıktan ve yorgunluktan bayıldı. Biri hemen baklava uzattı ağzına. Gözlerini açar açmaz “kalkmak istiyorum, bırakın yürüyeceğim” diyerek doğruldu, tekrar sendeledi ve düştü.Gördüklerimi, ne kadar etkilendiğimi kelimelerle ifade etmem çok zor. Saat 14.00 sıralarında Anıtkabir’e vardığımızda arkamızda kilometrelerce uzanan insan seli akın akın gelmeye devam ediyordu. Bir yanda önce gidip dönmeye başlamış bir kalabalık, bir yanda gelenler. Ve yukarda, Ata’nın huzurunda merdivenlere dizilmiş, tüm alanı doldurmuş onbinlerce insan (bu arada bir görevli Anıtkabir’i doldurmak için en az yüzelli bin kişi gerektiğini söyledi...) Ankara’daki tabloyu kim nasıl değerlendirecek bilmiyorum. Ama ben dün orada çok kararlı, ülkesine, rejimine sahip çıkan, güvenli bir ülkede yaşamak için gereken her şeyi yapacak Türk insanını gördüm. Biraz da kendini yalnız hisseden meclisine de, medyasına da kırgın bir millet. Ne olursa olsun “14 Nisan 2007” mutlaka tarihe geçecektir. Atatürk Türkiye’sinin uyanışı ve tekrar dirilişi olarak!Not: Sevgili okurlarım dün Ankara mitinginde gördüklerimi ve röportajları, Cumhuriyet Yürüyüşü’nün değerlendirilmesiyle birlikte bugün öğlen 11.50’de, Star TV’de Her Açıdan programında bulacaksınız.)
Meclis Başkanı Bülent Arınç son günlerde ciddi hatalar yapıyor. Bunlardan biri de bildiğiniz gibi Ankara’da bugün yapılacak olan Cumhuriyet Mitingi için “Düzenleyen derneğin başında Org. Şener Eruygur var, onun hakkında da ciddi iddialar olduğuna göre miting tartışmalı, katılacak olanlar iyi düşünsün” demesi...Her ne kadar kendisi hukukçu ise de diğer hukukçular bu sözün bir hukuk faciası olduğunu düşünüyorlar. Aynen Başbakan’ın yürüyüşten söz ettiği bir konuşmasında “Millet bunlardan nefret ediyor” demesi gibi...Ülkeyi yönetenlerin; insanların demokratik bir hakkından söz ederken bu tür hatalar yapmaları kabul edilir bir durum değildir.Arınç’ın sözleri yürüyüşe katılacak olanları “etkilemek, vazgeçirmeye çalışmak” açısından yanlış olduğu gibi hukuk açısından bir Meclis başkanı için çok daha büyük bir yanlış.“Günlük”ten söz ediyor. Bunu yayınlayan derginin, sorulduğunda kabul edilir bir doğrulayıcı kanıt ortaya koyamadığı, nasıl ellerine geçtiği, kim tarafından gönderildiği, senaryo olup olmadığı belli olmayan, Genelkurmay Başkanı’nın da “Arşivlerinde var diyorlar, bütün arşivi tarattım böyle bir belge bulamadım” dediği günlükten...Ortada olmayan günlükten... Ve bir hukukçu olarak deliller ortaya konmadan insanların mahkum edilemeyeceğini, bunun “masumiyet karinesine” aykırı olduğunu gayet iyi bildiği halde. Herhalde Sayın Arınç bu yolla herkesi, kendisini de suçlamanın çok kolay olacağını, “Yolda bulduğum günlüğünde şunlar yazıyordu” diyerek bin türlü iddianın ortaya atılabileceğini hiç düşünmemiş olmalı.Her fırsatta “demokratik haklar”dan söz edenler için bunlar son derece antidemokratik girişimler olsa da, Ankara’daki mitingin demokrasi çerçevesinde yapılmasını ve katılımı etkilemeyecektir. Gidemeyenlerin pencerelerine asacakları bayrakları da...Anayasa’nın değişmez ilkelerini bile değiştirmekten söz etmek demokrasinin verdiği özgürlükle nasıl mümkün ise diğer insanların tepkilerini ortaya koymaları da aynı şekilde mümkündür.Demokrasi tüm vatandaşların haklarını aynı şekilde korur.Her Açıdan program ekibiyle birlikte ben de bugün Ankara’da olacağım ve katılanlarla yapacağım röportajlar da ertesi günkü programda yayınlanacak.Bakalım neler göreceğiz!*****Asıl aday Hilmi Özkök mü?Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök çok mutlu görünüyor. Allah arttırsın, sivil hayata geçince stresten uzaklaşmış, aldığı ilaçları da bırakmış.Ama konuşmalarını dinleyenlerin sakinleştiriciye başlama ihtimali bence oldukça fazla. Özkök kendisine “Türkiye’nin 2003’te 2 darbe ihtimali atlattığı”nın yazılı olduğu söylenen “günlük”le ilgili görüşü sorulduğunda “Ne söylersem söyleyeyim ateşe benzin dökmek olur” diyor ama hemen arkasından “Zamanı geldiğinde belki açıklanır, benim veya başkaları tarafından” sözleriyle ateşe benzini hortumla veriyor. Ve anında böyle bir açıklamanın üstüne atlayanlar çıkıyor.Bence Genelkurmay Başkanlığı yapmış, sorumluluk taşıyan biri ya bildiği bir şey varsa onu açıklar ve toplumu rahatlatır veya elinde belge yoksa susar.Bunun aksi magazin programlarıyla dedikodu yapan şöhret meraklılarına yakışır, Hilmi Özkök’e değil.Bu arada... Tesadüf bu ya, duyduğuma göre son günlerde AKP teşkilatlarında cumhurbaşkanı adayının Hilmi Özkök olacağı yoğun şekilde konuşuluyormuş.Acaba Sayın Özkök’ün mutluluğunun bir nedeni de bu olabilir mi?Gerçi “Aday olmayacağım” demişti ama zaman geçti, şartlar değişti... Konuşmalar da... Bakarsınız olmuş, burası Türkiye!
Sevimsiz günler yaşıyoruz. Sevgisiz, hırs ve öfke dolu, endişeli... Herkes birbirine şüpheyle ve dostluktan, içtenlikten uzak gözlerle bakıyor.Veya belki de bana artık öyle geliyor. Toplumu öyle kutuplaştırdılar, öyle gerdiler ki kimse artık “kendisi gibi” değil. İşin garibi bu ülkeyi yönetenler sanki hâlâ tehlikeli kutuplaşmanın farkında değillermiş gibi aynı tempoda faaliyeti sürdürüyorlar.Dün Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt seçilecek cumhurbaşkanında beklenen özellikleri; “Hem cumhurbaşkanımız, hem de ordunun başkomutanı olarak, Anayasa’daki ‘laik-demokratik-sosyal hukuk devleti’ tanımını, cumhuriyetin temel değerlerini özümsemiş, bu değerlere sözde değil özde sahip olan bir kişinin seçileceğine inanıyoruz” sözleriyle açıkladı.Hukuken daha fazlasını söyleme hakkına sahip olmadığını da belirterek... Dinlerken Org. Büyükanıt’ın konuşmasının dürüst, samimi ve özenli olduğunu düşündüm. Aynı zamanda onun “sözlerinin ve cumhurbaşkanı tanımının” son haftalarda ne kadar çok kurum, ne kadar çok siyasetçi, medyacı ve her kesimden insan tarafından tekrarlandığını da düşündüm.Hangimiz daha önce herhangi bir cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde “Türkiye cumhurbaşkanının laik-demokratik rejime bağlı biri olması gerektiği” vurgusunun bu kadar çok yapıldığını duyduk? Bu ilk kez oluyor.Dünya basını bile bir yandan “Erdoğan cumhurbaşkanı olmamalı, gerilimi arttırmamalı” diyerek muhtemel bir tehlikenin farkında olduğunu belirtirken bir yandan da hâlâ adayı olmayan seçimin yarattığı kaosla “Hayalet seçim” diye dalga geçiyor.Bu şartlar altında Hükümet; “Acaba endişeleri, gerginliği nasıl giderebiliriz? Bu gerginliğin ortaya çıkmasında icraatlarımız ve konuşmalarımız kadar, aylar öncesinde cumhurbaşkanı adayını açıklamayarak son güne kadar ortamı germemizin rolü var mı?” diye özeleştiri yapacağına hâlâ kutuplaştıran söylemlerini sürdürüyor.Başbakan “zaman israfı” diyerek ana muhalefet partisi ile görüşmeyi reddettiği gibi gayet gereksiz yere bu parti için “mızıkçılık”tan, “omurgalı olmak”tan başlayıp “delikanlı olmaya” uzanan bir Kasımpaşalı konuşması yapıyor.14 Nisan’da yapılacak Cumhuriyet Mitingi için kullandığı aşırı tepkisel ifadelerin, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın ise “Mitingin başında Eruygur Paşa var, bu miting tartışmalı hale geldi” demesinin de hiçbir mantığı yok... Yüzlerce sivil toplum kuruluşunun ve kim bilir kaç bin vatandaşın katılımını tek bir örgüt veya şahsın sağlayamayacağı açıkça ortada olduğu gibi miting yapmak da en demokratik haklardan biridir.Bu kadar kızmaya, tepki göstermeye, en önemlisi mitingi aşağılama gayretine girmeye ne gerek var? Demokrasiye saygının “sözde değil özde” olması gerektiğinden kasıt işte bu olmalı.Haydi diyelim ki bunu bazı dernek ve kuruluşlar organize etti, peki Danıştay suikastı sonrasında kendiliğinden Anıtkabir’e akan binlerce insana ne demeli?Bu iki Anıtkabir yürüyüşü arasında hiç mi bir benzerlik göremiyorlar acaba?
AKP milletvekillerinin, AKP’li belediye başkanlarının görüşünü soran, bazı eski siyasetçilerle bazı köşe yazarlarının “mutlaka Çankaya’ya çıkmalı” şeklinde verdiği gazların da muhtemelen etkisinde olan Başbakan Erdoğan acaba 14 Nisan’da Anıtkabir’e yürüyecek kalabalıkların görüşünü de dikkate alacak mı?Üçyüzden fazla sivil toplum kuruluşunun organize ettiği 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi’ne kaç kişi katılacak bilmiyorum ama şu anda o tarihte İstanbul’dan Ankara’ya giden uçakların hiçbirinde yer yok.Bırakın THY’i; Pegasus, Atlas, Öger Tur gibi daha küçük firmalarda da yer yok. Şu andan itibaren gitmeye kalkanlar ya Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan uçacak veya arabalarıyla yola çıkacaklar.Mitinge katılımın tahminlerin üstünde olacağı görülüyor ama asıl önemlisi bu demokratik tepkinin ne kadar dikkate alınacağı...Bütün büyük kurumların “uzlaşmayla seçilecek bir aday” isteğine tepki gösteren, yalnızca kendisine yakın kimselerin görüşünü dikkate alan bir başbakan eğer 300’den fazla STK’ya ve şehir aşırı Cumhuriyet Mitingi’ne koşan halka da gözlerini ve kulaklarını kapatırsa onun “demokrasi anlayışı”ndan şüphe duymak yanlış mı olur?*****“Kuru fasulyeci” de konuşmuşÇayeli’nde beş cumhurbaşkanına kuru fasulye servisi yapan Hüsrev Lokantası’nın sahibi de “Tayyip Bey Köşk’e çıksın” demiş.Der tabii neden demesin ki demokratik ülkelerde herkesin konuşma özgürlüğü vardır. Yalnızca yargı, ordu, üniversite ve sivil toplum kuruluşları konuştuğunda ve görüş açıkladığında sorun olabiliyor. Onlarınki, ‘kuru fasulyeci’nin söylediği kadar bile olsa “siyasete haksız müdahale” olarak karşılanıyor ve günlerce tartışılıyor. Kurumlar aşağılanıyor.Şimdi 14 Nisan’da görüşünü anlatmak üzere Ankara’da toplanacak olan millete takmış vaziyetteler; “Gerginlik istenmiyorsa neden yürüyecekler ki” diyorlar.Gerginlik istenmiyorsa bu herkesin sorumluluğu olmalıdır. Bir taraf gerginliği “son güne kadar” tırmandırmak üzere organize olurken geriye kalan herkesin gerginliği önlemek için susması beklenemez.Kuru fasulye restoranının sahibi konuşuyorsa onlar da konuşacaktır.*****Önce gazeteni tartıya koy!Demek ki bu kavramlar bir gün herkese lâzım olabiliyormuş. Her üçüyle de pek ilgisi olmayan bir gazeteci son zamanlarda centilmenlikten, vefadan, saygıdan filân söz edince insanın güleceği geliyor.Aynı kişi bulunduğu gazetenin tiraj raporlarından söz edip VATAN’la karşılaştırırken tesadüfen (!) Pazar gününü örnek verip VATAN’ın “kuponlu” satış sayısının, kendisinin bulunduğu gazetenin kuponsuz halinden çok az olduğunu da not olarak araya sıkıştırıyor.Sanki kendi şahsi başarısıymış gibi...Oysa önce Pazar günü kendi gazetesini ilaveleriyle birlikte (yemek ve çocuk ilaveleri dahil tam 6 ilave gazete) teraziye koysun, sonra bir de yalnızca iki ilaveyle VATAN’ı tartsın.7 gazete olarak çıkınca kabadayılık yapmak kolay oluyor. Oysa hemen ertesi gün; 9 Nisan Pazartesi’ni örnek gösterecek olsa arada öyle dehşet bir fark yok; biri 200 binli, öbürü 300 binli rakamlarda... Hafta içinde de 10 sayfa daha fazla olmalarına rağmen.Bu arada... 300 binli olanın tam 23 yıllık bir geçmişi ve buna bağlı olarak alışkanlık edinmiş kitlesi olduğunu, VATAN’ın ise daha 4,5 yıllık bir gazete olduğunu kendisine hatırlatmak lâzım.Okuyucuya asıl biz teşekkür edelim. Sırtını zengin holdinglere veya iktidarlara dayamadan, gazeteci gücüyle 4,5 yılda, kendini büyük sananların “korkusu” olmak, “en iyi gazeteler” içinde anılmak, daha da önemlisi “en güvenilir” bulunmak az şey değildir.Haydi şimdi teraziye!
Dün VATAN’ın manşetinde yere çökmüş ağlayan ve “4 oğlum daha var, onları da vatan için feda ederim” diyen şehit babasının fotoğrafına bakıp da yüreği dağlanmayan insan olabilir mi?Fotoğrafı gören “insan”sa eğer olamaz.Aynı şekilde şehit eşinin tabutuna sarılmış ağlarken 1,5 yaşındaki oğlu Efe’ye bakıp “İşte senin gibi bir kahraman daha yetişiyor” diyen genç kadının fotoğrafı da dayanılır gibi değil.Bir yanda bu tarifsiz acıları çekerken hâlâ geride kalan “can”larını vatana armağan etmeyi düşünen vatandaşlar, öte yanda koltuk telaşına düşmüş aylardır ülkeye huzuru haram eden siyasetçiler! Her iki “tür”e de vatandaş deniyor.Ve asıl üzücü nokta geriye kalan vatandaş topluluğunun bu karşılaştırmayı yapmaktan aciz olması... Ülkenin acil iç ve dış sorunlarına eğilip çare aramak ve çözüm bulmak yerine zamanı kendi çıkarının peşinde harcayan, terör sorununu çözeceğine “kadrolaşma”ya, kesesini doldurmaya, kendisine destek verecek sermaye gruplarını zengin etmeye yoğunlaşan bir iktidara hatalarını haykırmaması...Ne medyasıyla, ne sivil toplum örgütleriyle “İşine bak, görevini yap, bencilliği bırak” diyememesi... Bu nedenle de iktidarın, yapamadıklarının üstünü örterek, unutturarak, her olumlu olayı da kendine yontarak yoluna devam etmesi. Üstelik bunca çözümsüz sorunla bir başka ülkede rüyasında göreceği “tekrar iktidar olmayı” çantada keklik olarak görmesi...Bir Iraklı Kürt lider koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ne kafa tutuyor. PKK’ya verdikleri destek açıkça ortada olan Barzani ve Talabani ikili oyunlarıyla, biri diğerinden habersizmiş gibi taktikleriyle oyalamayı sürdürürken terör örgütü de son hızla eylemlerini sürdürüyor; ülke 72 saatte 10 şehit veriyor. Ve aynı sıralarda Barzani küstahlığını “Türkiye bize karışırsa biz de Diyarbakır’a karışırız” boyutuna getiriyor. Ancak bundan sonra ve yüzlerce kez “Barzani haddini aştı” dedikten sonra Hükümet Irak’a bir nota veriyor.Oysa “Camiyi çalan kılıfını hazırlar”... Tezkere’yi kabul etmeyerek ABD’yi karşısına alan Hükümet ciddi bir hamleyi çok daha önce; Talabani’nin Türkiye’ye savurduğu tehditler sonrasında yapabilirdi, yapmalıydı. Zamanında “Tezkere geçmeli, yoksa sonunda bizim başımız Kuzey Irak’la derde girer, Amerika bunu yanımıza bırakmaz” dediğimizde pek kızanlar olmuştu ama yine de Barzani’nin bu cesareti ve küstahlığı sadece ABD’nin arkalarında oluşundan almadığı da bir gerçek. O “Biz de Diyarbakır’a müdahale ederiz” demeden önce Diyarbakır’dan “Kuzey Irak’a müdahale olursa Diyarbakır karşı tarafın yanında yer alır” sesi yükselmişti.Barzani iyice saçmalayıp Türkiye’de 30 milyon Kürt olduğunu söyler ve onların da kendileriyle birlik olacağını ima ederek Türk toplumuna etnik bölünme telkini yaparken gücünü o sesten alıyordu.Yani bir ihanet bekliyor. Hatta son derece emin şekilde bekliyor.Ama böyle bir beklentinin öncelikle bu ülkenin Kürt vatandaşları tarafından geri tepeceğini, boğulacağını, vatan uğruna şehit olanlar arasında “Kürtçe ağıtlar yakılanları” olduğunu hiç düşünmüyor.O duyduğu ses büyük bir çoğunluğun sesi değildir. Bütün Kürt vatandaşların PKK destekçisi olmadığı gibi... Bu gerçeği Barzani’nin suratına tokat gibi çarpma görevini acaba kim üstlenecek?(Not: Talabani’den gelen özürün hiçbir anlamı yok. Bir yandan Barzani’yle birlikte PKK’ya destek veren ve Türkiye’ye meydan okuyan bir adamın sözüne güvenilemez.Umalım da Hükümet bir süre de bu özürle oyalanmasın ve gerekli stratejiyi üretsin!)
Bu soruyu yalnız ben değil Avrupalı parlamenterler de soruyor. Brüksel’de, Londra’da konuştuğum AB ülkesi parlamenterleri “Ermeniler ve onları destekleyen siyasetçiler hiç boş durmuyorlar, sürekli ikna edecekleri isimlerin peşindeler, Türk diplomatlarını ise hiç görmüyoruz. Haklı olduğunuz konuların hepsinde kendinizi anlatma sorununuz var, bu nedenle haklıyken haksız duruma düşüyorsunuz” dediklerinde bunu defalarca yazdım.Senelerce sustuğumuz için, bizim bazı akademisyen ve yazarlarımızın da gönüllü ve gözü kapalı destekleri sayesinde 1915 olaylarında ölen Ermeni sayısı arşiv kayıtlarındaki “300-350 bin”den “1.8 milyon’a, hatta bazen 2-2,5 milyona çıkarıldı. Oysa öldürülen Türklerin sayısı Ermenilerinkinden daha fazlaydı ve bunun sözü bile edilmedi (530 bin Türk; isimleri tek tek, köyleriyle arşivlerde mevcut...)Ermeni Millî Delegasyonu Başkanı Bogos Nubar Paşa (ki kendisi kurulacak olan Ermenistan’ın cumhurbaşkanı olarak tanıtılmıştı) 1918’de Fransa Dışişleri Bakanı’na yazdığı mektupta; “İhtilaf devletlerine inandık, onlarla birlikte Türklere karşı savaştık ve çok yararlı olduk” dedikten sonra ikinci mektubunda “Sürgün edilen tüm Ermeniler’in sayısı 600-700 bindir. Bunların 250 bini (kendi istekleriyle) Kafkasya’ya kaçtı, 40 bini İran’a, geri kalanı Suriye’ye sürgün edildi. 390 bini yaşamaktadır, geriye kalanların akıbetini tespit edemedim” demiş. Kendi belgeleriyle gerçek ortada... Buna rağmen yalan üzerine kurulu faaliyetlerini sürdürüyorlar.Pazar günü yazmıştım, tekrarlıyorum; Ermeni diasporası internet üzerinden bir “poster oylaması” başlatmış. Soykırımı en iyi ifade eden posteri seçmek için mi yapıyorlar bilmiyorum ama seçmeye gerek yok, bence her biri diğerinden daha ikna edici...Bunlar sonuç olarak sokaklara, binalara, işyerlerine asılıp, dergi ve kitaplara girdikten sonra Türkiye’nin gerçeği anlatması ve inandırması çok daha zor olacaktır.Önyargı ile ve siyaseten soykırımı kabul eden ülkeleri, Time gibi uluslararası üne sahip dergileri gördük. Daha ne bekliyoruz, bunların sayısının iyice artmasını mı?BİR YANDA BARZANİ, BİR YANDA ERMENİ BASKISIBizim Dışişleri Bakanı’mız ve Bakanlığımız cumhurbaşkanı seçimine odaklanmışken bir yanda meydanı boş bulan Barzani Türkiye’nin Kürt vatandaşlarının sayısını; DTP Diyarbakır İl Başkanı’nın “20 milyon” rakamını da yeterli bulmayarak 30 milyona çıkarıyor ve aynı ağızla “olası bir müdahalede onların kendileriyle aynı safa geçeceklerini” ima ediyor. Hem Türk halkına bölücülük yapıp etnik kutuplaşma yaratıyor, hem de aklınca bize gözdağı veriyor.Öte yanda ise Ermeni iddiası için kullanılan rakam (kendi belgelerini bile yalanlayarak) 2 milyonlara çıkarılıyor. Binlerce kitap, gazete yazısı ve konferanstan sonra poster kampanyaları başlatılıyor.Son 10 yıldır yoğun olarak tekrarladığım çığlığı atıyorum yine;Bizim Dışişlerimiz nerede?(Not: Umalım da bugün MGK’da Irak sorunu yanında Ermeni sorununu konuşmayı da unutmasınlar.)***Mehmet Ağar’a TakdirlerUzun süredir çok sayıda seçmenin isteği olan merkez sağda birlik görüntüsü nihayet şekilleniyor gibi... Eğer sonradan yine bir anlaşmazlık çıkmazsa DYP ve ANAVATAN partilerinin liderleri şimdilik “kardeş parti” olma konusunda anlaşmışlar. Hürriyet’te Şükrü Küçükşahin’in haberine göre ilk adım olarak bundan sonra birbirlerine karşı “yıpratıcı” çıkışlar yapmayacaklar.Merkez sağda DYP ve ANAVATAN dışındaki tüm küçük partilerin oy bölünmesine katkısı olduğu, böylece hepsi baraj altında kalırken bunun diğer partilere yaradığı bilenen bir gerçek. Aslında ideal olanı hepsinin aynı çatı altında toplanarak ve halka ümit veren gerçekçi projelerle ortaya çıkarak seçmene güçlü bir alternatif sunmalarıdır.Ama bunun için gerekli olan ilk şart partilerin genel başkanlarının “küçük olsun, benim olsun” anlayışından vazgeçip özveride bulunması ki o özveriyi de maalesef çoğu gösteremediler.Bu arada, yüzde 2’lik oy ihtimali varken kendini yüzde 30’larda gören (daha doğrusu rüya gören) genel başkanlar yanında Hür Parti Genel Başkanı Yaşar Okuyan gibi “Son anketlere bakacağız ve ikinci parti durumunda kim varsa kendimiz yerine onun için çalışarak destek vereceğiz” diyen bir lider olduğunu görmek de ümit verici, kim bilir belki diğerlerinin sağlıklı düşünmesini sağlar.DYP ve ANAVATAN’a gelince; beklenen birlik gerçekleşir, gerçekleşmez onu zaman gösterecek ama Mehmet Ağar’ın beklentileri dikkate alarak ilk adımı atmış olması, Erkan Mumcu’nun da bu yaklaşıma olumlu cevap vermesi bence çok takdir edilecek bir gelişme... Şu anda önemli bazı konularda iki parti arasında görüş ayrılıkları var, önce bunun giderilmesi ve ortak paydalarda buluşulması gerekiyor. Zor ama imkansız değil. Ben ümitliyim ve bu birliğin gerçekleşmesini de umuyorum.Tabii araya fitne sokacak birileri girerek etkili olmazsa!
Reklâmın iyisi, kötüsü olmaz, reklâm reklâmdır” anlayışı bir tek bizde geçerlidir, onun için de her türlü rezalet, skandal gülücüklerle karşılanır sahibi tarafından... Üzülmeye gerek yoktur çünkü en kötü durum kısa süre sonra nasılsa sahibine yarayacaktır.Artık ölçüyü iyice kaçırdığımız, değerleri tümüyle yerle bir ettiğimiz, kısacası arkadaşlar dibe vurduğumuz için bizi bol bol sömürüyorlar.Eh, en olmayacak şeyi kabullenir, en rezalet programı ağzımız açık izler ve iş tepkiye gelince “Boşver canım, ben mi yorulacağım” der dalgamıza bakarsak sonunda yaşadığımız memleket de cadı kazanına döner tabii, olacağı budur.Reklâmdan geçinenler çok... Hem de kötü reklâmdan... Başkalarını istismar ederek, adını ağzına alamayacağı isimleri sömürerek yükseliyorlar. Sonra bunlar unutuluyor, istismarcılar kazandığıyla kalıyor.Şimdi sözünü edeceğim kişinin de reklâmı olacak yine, onun için ismini yazmadan konuyu anlatacağım.Bir kadın... “Sanatçı” demek için bir sanat icra ediyor olması lâzım, onu diyemeyeceğim. Sıradan bir oyuncu. Önce mankenlikten Dormen Tiyatrosu’na seksi figüran olarak atlıyor, orada bir süre küçük rollerde güzel vücut sergiledikten sonra Tiyatro kapanınca Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatrosu’na geçiyor. Kısa bir zaman sonra anlaşamayarak oradan da ayrılıyor ve üçüncü mekân Tiyatro İstanbul.Bir süre açıkta kaldıktan sonra Gencay Gürün’ü ikna ederek buraya transfer oluyor ama çalıştığı süre içinde Genco Erkal’ı ve tiyatrosunu çekiştirmeyi ihmal etmiyor. Tiyatro İstanbul’dan pek memnundur ama eski çalıştığı tiyatro “tu kaka”dır. Aynen şimdi Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’na geçtikten sonra Türkiye’nin parmakla gösterilen tiyatrolarından biri olan ve 2006 yılında gişe rekoru kıran eski işyeri Tiyatro İstanbul’un “tu kaka” olduğu gibi...Taze oyuncu yeni işinin, yeni rolünün reklâmını yapması gerektiğini, reklâmın her türlüsünün de nasılsa geçerli olduğunu bilerek yine eski ucuz yöntemine dönüyor ve bir gazete röportajında, kendisini en ünlü tiyatro sanatçılarıyla birlikte sahneye çıkaran, isminin duyulmasını sağlayan ve Türk Tiyatrosu’na büyük emeği geçmiş bir ustayı; Gencay Gürün’ü enine boyuna çekiştiriyor, hem de kendinde onun “vizyon”unu, tiyatrosunun yönetimini, “politika”sını tartışma yetkisi, cesareti görerek... (Bu yalanları kullanan gazeteye de “helâl olsun” demek lazım tabii.)Bu da yetmiyor; Haldun Dormen, Genco Erkal, Can Gürzap, Cihan Ünal, Metin-Nevra Serezli, Nilgün Belgün gibi değerli tiyatrocuların kullandığı kulisleri, soyunma odalarını beğenmiyor ve “pis kulislere” alışık olduğunu söylüyor. “Görmedik” demeyin, bakın ne cevherler var Türkiye’de! Hanımefendi Tiyatro İstanbul’u beğenmiyor ama kulisinden tuvaletine, vizyonundan yönetimine üç günde tiyatro uzmanı olup çıkıvermiş, yabana atmasın!Şu sıralarda Ali Poyrazoğlu kendisine iyi bir rol verdi, şık / lüks bir tiyatroda çalışmasını sağladı diye onu yağlamakla meşgul. Ben Poyrazoğlu’nun yerinde olsam ayrıldığı her patronun arkasından konuşan, kötü reklâmla isim duyurmaya çalışan birini tiyatroma almazdım. Haydi böyle bir hata yaptım diyelim, onun Gencay Gürün gibi saygın bir meslektaşıma, Tiyatro’nun önemli bir ismine yaptığı saygısızlığı tamir etmesini ister veya onun adına ben özür dilerdim.Bağışlanır gibi değil çünkü...