AKP milletvekillerinin, AKP’li belediye başkanlarının görüşünü soran, bazı eski siyasetçilerle bazı köşe yazarlarının “mutlaka Çankaya’ya çıkmalı” şeklinde verdiği gazların da muhtemelen etkisinde olan Başbakan Erdoğan acaba 14 Nisan’da Anıtkabir’e yürüyecek kalabalıkların görüşünü de dikkate alacak mı?
Üçyüzden fazla sivil toplum kuruluşunun organize ettiği 14 Nisan Cumhuriyet Mitingi’ne kaç kişi katılacak bilmiyorum ama şu anda o tarihte İstanbul’dan Ankara’ya giden uçakların hiçbirinde yer yok.
Bırakın THY’i; Pegasus, Atlas, Öger Tur gibi daha küçük firmalarda da yer yok. Şu andan itibaren gitmeye kalkanlar ya Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan uçacak veya arabalarıyla yola çıkacaklar.
Mitinge katılımın tahminlerin üstünde olacağı görülüyor ama asıl önemlisi bu demokratik tepkinin ne kadar dikkate alınacağı...
Bütün büyük kurumların “uzlaşmayla seçilecek bir aday” isteğine tepki gösteren, yalnızca kendisine yakın kimselerin görüşünü dikkate alan bir başbakan eğer 300’den fazla STK’ya ve şehir aşırı Cumhuriyet Mitingi’ne koşan halka da gözlerini ve kulaklarını kapatırsa onun “demokrasi anlayışı”ndan şüphe duymak yanlış mı olur?
“Kuru fasulyeci” de konuşmuş
Çayeli’nde beş cumhurbaşkanına kuru fasulye servisi yapan Hüsrev Lokantası’nın sahibi de “Tayyip Bey Köşk’e çıksın” demiş.
Der tabii neden demesin ki demokratik ülkelerde herkesin konuşma özgürlüğü vardır. Yalnızca yargı, ordu, üniversite ve sivil toplum kuruluşları konuştuğunda ve görüş açıkladığında sorun olabiliyor. Onlarınki, ‘kuru fasulyeci’nin söylediği kadar bile olsa “siyasete haksız müdahale” olarak karşılanıyor ve günlerce tartışılıyor. Kurumlar aşağılanıyor.
Şimdi 14 Nisan’da görüşünü anlatmak üzere Ankara’da toplanacak olan millete takmış vaziyetteler; “Gerginlik istenmiyorsa neden yürüyecekler ki” diyorlar.
Gerginlik istenmiyorsa bu herkesin sorumluluğu olmalıdır. Bir taraf gerginliği “son güne kadar” tırmandırmak üzere organize olurken geriye kalan herkesin gerginliği önlemek için susması beklenemez.
Kuru fasulye restoranının sahibi konuşuyorsa onlar da konuşacaktır.
Önce gazeteni tartıya koy!
Demek ki bu kavramlar bir gün herkese lâzım olabiliyormuş. Her üçüyle de pek ilgisi olmayan bir gazeteci son zamanlarda centilmenlikten, vefadan, saygıdan filân söz edince insanın güleceği geliyor.
Aynı kişi bulunduğu gazetenin tiraj raporlarından söz edip VATAN’la karşılaştırırken tesadüfen (!) Pazar gününü örnek verip VATAN’ın “kuponlu” satış sayısının, kendisinin bulunduğu gazetenin kuponsuz halinden çok az olduğunu da not olarak araya sıkıştırıyor.
Sanki kendi şahsi başarısıymış gibi...
Oysa önce Pazar günü kendi gazetesini ilaveleriyle birlikte (yemek ve çocuk ilaveleri dahil tam 6 ilave gazete) teraziye koysun, sonra bir de yalnızca iki ilaveyle VATAN’ı tartsın.
7 gazete olarak çıkınca kabadayılık yapmak kolay oluyor. Oysa hemen ertesi gün; 9 Nisan Pazartesi’ni örnek gösterecek olsa arada öyle dehşet bir fark yok; biri 200 binli, öbürü 300 binli rakamlarda... Hafta içinde de 10 sayfa daha fazla olmalarına rağmen.
Bu arada... 300 binli olanın tam 23 yıllık bir geçmişi ve buna bağlı olarak alışkanlık edinmiş kitlesi olduğunu, VATAN’ın ise daha 4,5 yıllık bir gazete olduğunu kendisine hatırlatmak lâzım.
Okuyucuya asıl biz teşekkür edelim. Sırtını zengin holdinglere veya iktidarlara dayamadan, gazeteci gücüyle 4,5 yılda, kendini büyük sananların “korkusu” olmak, “en iyi gazeteler” içinde anılmak, daha da önemlisi “en güvenilir” bulunmak az şey değildir.
Haydi şimdi teraziye!

