İsteyen 150 bin diyor, isteyen 2 milyon... Ankara’da yapılan Cumhuriyet Yürüyüşü’ne katılanları herkes kendine göre “sayıyor”.
Oysa saymak bu kadar kolay olsaydı nüfus sayımlarının evlere gidilerek tek tek yapılmasına hiç gerek kalmazdı. Her şehrin sakinleri o şehrin en büyük meydanına ve o meydana giden caddelere birkaç saat için çıkar, çekilen fotoğraf ve TV görüntülerinden sayılır, bu iş bitiverirdi.
Ankara’da toplanan ve 5-6 saat yürüyen Türkiye’nin dört köşesinden gelmiş insanları belli bir siyasi parti veya bir derneğin toplamış olduğunu söylemek ne kadar büyük bir yanlış ise sayının 200, 500 veya 1 milyon olduğu tahminleri de o kadar yanlıştır. Böyle bir mitingi okullardan toplanıp parti mitinglerine götürülen öğrencilerle karıştırmamak gerekir.
Ben oradaydım, orada olduğum gibi çok sayıda insanla televizyon röportajı yaparak onların nerelerden, hangi nedenle geldiklerini öğrendim. Konuştuklarımın kesinlikle hiçbiri ne bir siyasi partiden, ne de bir dernekten söz ettiler... Evet, arada derneklere, partilere ait gruplar da vardı ama çoğunluk kendi isteğiyle, kendi iradesiyle oraya koşmuştu.
Ayrıca... Yürüyen yüzbinlerce insan nasıl ki ülkedeki “Laik-demokratik rejime, Türkiye tarihinde ilk kez saldırılara bile maruz kalan Atatürk’e saygı duyanlar”ın tamamı değilse, katılmayanların hepsi de farklı düşünenler değildir.
Biz orada türbanlı kadınlar ve eşleriyle de, geleneksel başörtüsüyle gelen köylü, çiftçi kadınlarla da, işçisiyle, memuruyla, öğretmeniyle de konuştuk. Her kesimden insan son iktidar dönemindeki konuşmalara, uygulamalara, toplumda yaratılan bölünmeye, dinin göz göre göre siyasallaştırılmasına, kısacası Türkiye’nin rotasının değiştirilmeye çalışılmasına, rejime ve Cumhuriyet kurumlarına dil uzatılmasına tepkisini
belirtiyordu.
Ağızlarda tek bir cümle vardı tekrarlanan; “Cumhuriyet, laiklik ve Atatürk için buradayız. Türkiye laiktir, laik kalacak!”
Şimdi ister 200 bin dersiniz, ister 2 milyon, ister “rejim tehlikede” dersiniz, isterseniz “Ne tehlikesi, bu isabetsiz bir yaklaşım”... Ama o yüzbinlerin de sembolik bir rakam olduğunu, bununla birlikte Türkiye tarihinin en büyük mitinginin rejim endişesiyle gerçekleştiğini, Türk insanının kazanımlarını geriye çevirmek isteyenlere meydanı bırakmayacağını göremiyorsanız ve bir özeleştiri yapamıyorsanız kendinizi aldatıyorsunuz demektir.
Ülke bu kadar gerilmişken, toplum tüm kurumlarıyla ve sokaklara dökülerek tepkileri ortaya koymuşken hâlâ aynı kafada ısrar etmek, “bir adım ileri iki adım geri yine isteğimizi yaparız” demek geleceği tehlikeye atmaktır.
Bütün hatalar gerçeklere gözlerimizi kapatıp kendimizi aldatmaktan çıkıyor, tabloları doğru okumak gerekiyor!
(Not: Bir “karşı miting” düzenlenmekte olduğu haberleri geliyor. Kutuplaşmayı arttırmak ve bu mitingden hiçbir şey anlaşılamadığını göstermek için daha uygun bir yol olamaz.)
Medyaya da lazım!Özeleştiri”den söz etmişken ciddi bir özeleştirinin de medya tarafından yapılması gerektiğine değinmeden geçemeyeceğim.
Ankara mitingindeki yüzbinler medyanın da taraflı davranmasına olan tepkisini defalarca haykırdı. Bunu aynı anda ve tek bir ses gibi nasıl başardıklarını bilmiyorum ama yaptılar.
Televizyon kanallarının (bazıları dışında) Türkiye tarihindeki en büyük mitingi aynı anda naklen vermemesi ve görmezden gelmesi, bazı gazetelerin ise ya katılım rakamını küçülterek veya olayı küçümsemeye çalışarak taraflılığını göstermesi onların haksız olmadığını açıkça gözler önüne serdi.
Basın ya halk için vardır; onun sesidir, gözü, kulağıdır veya hiç yoktur. İkisinin ortası ise işte böyle “varlık nedeni” ile arasına set çeker ve saygınlığını yitirmesine sebep olur.
Bunu görmenin zamanı gelmedi mi hâlâ?
“Dinî simge” laiklik tanımında yok mu?
En çok sorulan ve TV tartışma programlarında da sık sık geçen bir konu bu... Örneğin “Kamusal alanda türban yasağı”nın olmaması gerektiğini savunan yazarlar sıkça tekrarlarlar:
“Laiklik tanımında türbanla kamusal alana girilmez diye bir kural yok, nereden çıkıyor bu?”
Merak edilen sorunun cevabının “Anayasa Mahkemesi kararı” ile ilgili olduğunu biliyorum ama bir Anayasa hukukçusundan daha iyi öğrenebilmek için Prof. Süheyl Batum’a bu soruyu sordum. Cevabı şöyle;
“Anayasa’da açık hüküm var. Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme, yargı organları ile kişileri de bağlar ve bu mahkemenin yorumu yazılı hukuk düzeni içine girer. Amerika’da böyledir, Avrupa’da da. Oralarda da Anayasa Mahkemesi kararları Anayasa’nın kaynağını oluşturur. Yani Anayasa hükümlerine sadece yazılı hükümler değil, Anayasa Mahkemesinin kararları da girer.
ABD’de yargıcın yarattığı hukuk Anayasa hukukunun temel kaynağıdır. Amerikan Anayasası Federal Yüksek Mahkeme yargıcının Anayasa’dan ne anladığıdır.
Her ülke laiklik ilkesini kendi şartlarına göre yorumlayabilir.
İnsanların dinine göre ayırım yapmak laiklik ilkesine aykırıdır, bu nedenle ‘kamusal alanda dinî simge kullanılmaz’ kuralını getiriyor. AİHM de bunu kabul etmiş ve Türkiye’deki laik-demokratik sistemin korunması açısından önemini belirtmiştir. Yani hiç kimse ‘bu yazılı düzende yok’ diyemez.”
Umarım Sayın Batum’un açıklaması yeterince aydınlatıcı olmuştur. Kendisine çok teşekkür ediyorum!
(Not: Yarınki yazımda da Prof. Batum’un “Cumhurbaşkanı seçimi” ile ilgili önemli bir açıklamasını vereceğim.)

