Mine Şenocaklı’nın “bağımsız” aday Baskın Oran’la yaptığı röportaj ilginçti ve fakat “bağımsız” aday yeterince açık konuşmamıştı. Oysa bağımsızlığın da verdiği özgürlükle insan söylediği cümleleri biraz daha açabilir, anlaşılmasını sağlayabilir. Biraz daha zordur bunu yapmak, zira kavramların, yuvarlak cümlelerin arkasına gizlendiğinizde başkalarının halledemediği konuları siz halledebilirmiş havasını daha kolay verebilirsiniz.
Diğerinde ise “bilinmeyenleri”, çözümünüzü açıkça ortaya koymak zorundasınızdır.
Örneğin Baskın Oran “4 zombiyle savaşmak için” aday olduğunu söylüyor. Kürt meselesi, dincilik meselesi, Kıbrıs meselesi, Ermeni meselesi.... Ve hemen arkasından Ermeni meselesi dediği konuda Ermeni tezini savunanların bugüne kadar dillerinden düşürmedikleri cümleleri aynen tekrarlıyor;
“Biz bunları halının altına süpürdük. Fransızca tabiriyle ‘cesetleri dolaba tıktık’. Koku yapıyorlar şimdi. Bu meseleleri çözebilmek için alabildiğine özgür bir tartışma ortamı yaratmak lâzım.”
Sadece bu cümleleri duyduğunuzda “Adam haklı” diyebilirsiniz, çünkü gerçekler gizlenmiştir. Çıkıp “Evet kokan bir şey var ama o sizin ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğünüz bayat yemeğin, temcit pilavının kokusu” diyecek babayiğit sayısı azdır.
Oysa bunu söyleyen Baskın Oran neyi kastettiğini tam olarak açıklasa; dese ki meselâ “Ermeni soykırım iddiası doğrudur. Biz soykırım yaptık ve bunu gizledik, hâlâ da gizliyoruz”, o zaman buna herkesin vereceği cevaplar vardır. Türk halkı diyebilir ki “Bizim arşivlerimiz yıllardır açık. Ayrıca bütün dünyanın gözü önünde Ermeni ve diğer ülke tarihçilerini tartışmaya davet ettik. Buna karşılık Ermenistan, Rusya gibi ülkeler arşivlerini açmadılar, tarihçileri ise konuşmaya bile yanaşmadılar, kaçtılar... Türkiye’de her tezi TV’lerde, konferanslarda tartışabiliyorsunuz, gidin bunu Ermenistan’da veya Amerika’da deneyin bakalım size yaptırıyorlar mı”...
Sonra Türk halkı Baskın Oran’a “Ermeni Konferansı’nı toplatmadılar” sözünü de sorabilir. “Alabildiğine özgür tartışma ortamı”ndan söz edenlerin neden Türkiye’nin soykırım yapmadığını savunan bilimadamlarıyla aynı masaya oturmaktan kaçındığını, bu konferansa bırakın konuşmacıyı “karşı görüşte dinleyici” bile alınmadığını öğrenmek isteyebilir değil mi?
Bu nasıl alabildiğine özgür ortamdır, sözcüklerin arkasına sığınarak nasıl bir aldatmacadır insanların öğrenme hakkı yok mu?
Baskın Oran’ın “Özgür tartışma ortamı” dediği şey yalnızca tek görüşün konuşma hakkıysa ve Meclis’te bunu yaratmak için milletvekili olmak istiyorsa aman kalsın, böyle özgür ortam hiç olmasın...
“Kürt meselesi” dediği konunun ne olduğu ise bugüne kadar DTP tarafından bile açıkça telaffuz edilmedi. Belediye başkanlarının, parti yöneticilerinin Oran’ın yaptığı gibi üstü kapalı konuşmalarından anlaşılabiliyor. Onun için “Kürt meselesi” ile tam olarak neyi kastettiğini ve nasıl bir çözüm önerdiğini de açıklamak zorundadır. Herhalde tek sorun onun dediği gibi Türklüğü ve Kürtlüğü eşit birer alt kimlik haline getirmek olamaz.
Gerçi bu isteklerden biridir ve sonra bir adım daha ilerleyip “Türkiye Türk ve Kürt halklarından oluşmuştur” noktasına gelinecektir ama bunu isteyenler örneğin Avrupa ülkelerinde vatandaşların tümüne İngiltereli, Almanyalı yerine İngiliz, Alman, İtalyan denmesine neden kimsenin itiraz etmediğini de sormak gerekir.
“Türk kelimesi bölücülüktür” lâfını bugüne kadar duymadık, “milliyetçilik bölücülüktür” lâfını da...
Radikal dincilerle, siyasi İslamcılarla dindar insanları nasıl ayırmanız gerekirse radikal milliyetçilikle “ülkesini sevmek ve korumak” anlamındaki bir Atatürk milliyetçiliğini de aynı kefeye koyamazsınız. Kavramları karıştırıp çorba yapana, Fransızlardan deyim araklayana kadar Fransızların milliyetçiliğine bir bakalım. Orada da var mı acaba???
Asıl “erkeklik” nedir?
Abdullah Gül’e “Hiç değilse güleç yüzü için oy verilmesini, cumhurbaşkanı yapılmasını” isteyen Ahmet Hakan bile dayanamamış ve Gül’ün güleçliğinin nasıl da kolayca kaybolabildiğini yazmıştı dün...
İşte böyle yanıltıcı olabiliyor sürekli gülümseyen yüzler, ılımlı ılımlı konuşan ağızlar bazen... Onun için acele etmemek gerekiyor. Örneğin devamlı din üzerinden siyaset yapan, insanların inançlarını kullanmayı oy aracı olarak görenlerin seçim yaklaştıkça bu konulara hiç değinmemesine hemen aldanmamak gerekiyor. Sadece türbana bakarak toplumu dindar/dindar değil diye bölmenin, tarikatları cemaatleri siyasette etkin hale getirmenin, her kuruluşun başına bir imam oturtmanın ne sonuçlar yaratabileceğini, bu gidişin nereye varabileceğini görmek için bugün İran’da Ahmedinecad’ın başörtüsünden saçı görünen kadınları, modern saç kesimi olan veya kot giyen erkekleri kırbaçlatmasına, hapsetmesine bakmak gerekiyor. Abdullah Gül cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlatarak ve AKP’nin seçim öncesi gereksiz ve haksız mağdur rolünü sürdürerek “Erkeklik, yiğitlik Meclis’e gelip oturmaktaydı” sözleriyle merkez sağ partilere aklınca darbe vurdu.
Din üzerinden bir türlü, ırk üzerinden “alt kimlik, üst kimlik” icadı çıkararak başka türlü ayrımcılık yaparken bir de “kadınlık, erkeklik”le cinsiyet üzerinden ayrımcılık eklendi listeye...
Acaba biz kadınlar da Abdullah Gül’e “Asıl erkeklik verdiği sözde durmayı gerektirir. Dokunulmazlıkları söz verdiğiniz halde kaldırmadığınız gibi bundan sonra da kaldırmayacağınızı seçim bildirgelerinizden anlıyoruz. Nerede kaldı erkeklik” diye sorabilir miyiz? Soruyoruz işte ve cevabını bekliyoruz. Meydanlarda hemen açıklasınlar lütfen!

