Tarihe kim hesap verecek?

Haberin Devamı

Keşke Türk halkı sadece çocuklardan oluşmuş olsaydı, ne kolay olurdu yönetmek...

Bugün ve her zaman yapıldığı gibi tüm olaylar gerçeğinden saptırılır, “çocuklara masallar” haline getirilir, biz de dinleyip mışıl mışıl uyurduk. Gerçi bazılarımız ve hatta dinleyip alkışlayan kalabalıklara bakılırsa “oldukça çoğumuz” anlatılan masallardan ve dinleyip uyumaktan hoşnut ama neyse ki yine de “hepimiz” değil.

Başbakan Erdoğan halkı seçim sonrası ortaya çıkabilecek (“çıkacak” değil, henüz sonucu bütün beyin yıkamalara rağmen kimse bilmiyor), olası bir cumhurbaşkanlığı seçim krizi ile korkutarak oy istiyor. Öyle böyle bir “oy” değil istediği, “Meclis’te bize öyle bir çoğunluk verin ki kriz çıkmasın” miktarda oy!

Sonra da dönüyor, bugüne kadar yapıldığı gibi “tek örnek” Özal’ı göstererek “O da aynı şekilde, aynı Anayasa ile seçildi, çıkacak bu krizin sorumluları tarihe hesap veremeyeceklerdir” diyor.

Gerçi “Demirel ve Sezer’in de aynı şekilde seçildiğini” eklemeyi ihmal etmiyor ama o saptırmaca.

Zira Demirel ve Sezer’de Meclis’te uzlaşma ve toplantı yeter sayısı fazlasıyla mevcuttu. Aslına bakarsanız Özal örneği de saptırmaca (bkz. çocuklara masallar) zira Özal uzlaşma olmadığı için Meclis tarafından gereken kabulü görmemişti, onun için de görevini normal şartlarda sürdüremedi... Eğer vefat etmeseydi “istifa etme kararında olduğunu” da hem bunu söylediği Süleyman Demirel, hem de kardeşi Korkut Özal sonradan açıkladılar.

Ayrıca bir kez yapılmış bir hukuk hatasının, bir yanlışın örnek kabul edilemeyeceğini de Anayasa hukukçuları anlattılar.

Şimdi, bu bilinirken, Başbakan Erdoğan hiçbir demokratik hukuk devletinde benzeri görülmemiş şekilde tam bir yıl “cumhurbaşkanı adayını kasıtlı şekilde saklamış” ve millete “çelik çomak oynatacağını” söylemişken, sonra da hiçbir uzlaşmaya gerek görmeden kendi partisinden üç kişi arasında aday belirlemişken tarihe hesap verecek olan kimdir sizce?

Bunu anlamak için Stephen Hawking filân olmaya gerek yok, tamamen “saf” değilseniz sıradan bir zekâ da karar vermek için yeterli... Yani demek ki sırf bu nedenle değiştirmeye yanaşmadıkları (ve yeni programlarında da hiçbir partinin yine yer vermediği) çarpık seçim sistemi (sistem denebilir mi, o da meçhul) sayesinde bir parti yüzde 34 oyla Meclis çoğunluğunu ele geçirirse padişahlık sistemine geçilecek. Veya diktatörlük!.. “Çoğunluk bizde, ne istersek yaparız... Geriye kalan yüzde 66’lık halk kesimini ve tüm kurumları yok sayarız.”

Başbakan’ın mitinglerde halka anlattığı budur. Alkışlayanlar bir dikta sistemi tarifini alkışladıklarını bilmek zorundalar.

Bu gerçeklere karşılık “CHP de uzlaşmadı” diyenler var. CHP’ye başka nedenlerle kızıyor olabilirsiniz ama cumhurbaşkanlığı seçiminde onlar “Aday başka bir partiden veya bizden olsun” diye ısrar etmediler. “AKP’den olsun ama üzerinde uzlaşılacak biri olsun” dediler ve hatta isimler telaffuz ettiler.

Ama hayır; “sadece ben veya o” şeklinde bir ısrar, bir dayatma sürdü gitti.

Aynı dayatma hâlâ da sürdürülüyor. Hem de “demokrasi” dillerden düşürülmeyerek.

Bunun adı demokrasi değil, demokrasicilik oyunu olabilir ancak... Buyrun, siz de katılmaz mısınız?

İllâki “masal” mı istiyorsunuz, o zaman ondan buyrun bol miktarda var nasılsa!

(Not: Sevgili okurlarım, dün ‘Anketler yalan söyler mi’ başlıklı yazımda ‘güvenilirlik’ olarak yazdığım kelime bilgim dışında, hata sonucu ‘güvenirlik’ şeklinde değiştirilmiş. Özür dileyerek düzeltiyorum.)

*****

“Yerinden yönetim” mi?


DTP adayları birçok istek yanında “yerinden yönetimin yolunun açılmasını” istiyorlarmış. Bunun Türkiye’de uygulanamayacağı “nedenleriyle birlikte” daha önce de açıklanmıştır, yine de bu karar Meclis’e aittir ama...

Bırakın Güneydoğu’yu, en gelişmiş, en kolay yönetilebilecek Batı kentlerinde, sahil beldelerinde bile kontrolsüz yerel yönetimlerin neler yapabileceği bugün de açıkça görülüyor.

Sadece her yıl “milyonlarca dolar gelir getirecek” turistik yörelerin tek tek kaybedilmesi bile yeter. Kuşadası ve Antalya facialarından sonra Kaz Dağları ve civarının katledilmesi geldi, şimdi sıra Bodrum’da.

Yıllardır denizi balık çiftlikleriyle ve alt yapısı olmayan yüzlerce siteyle kirletilen Bodrum’daki yapılaşma dehşet verici.

İlk ilgilenmesi gereken kişi Turizm Bakanı ama o zaten sadece bakıyor. Bir şey yapacağı yok.

En turistik, en cennet sahillerimizin yok edilmesiyle ilgilenecek başka bir kurum, kuruluş varsa bir dolaşıversinler.

Kıyılara “Çin Seddi” gibi çekilen taş yığını, çok katlı otelleri, otel inşaatlarını görsünler... Bu dehşete nasıl izin verildiğini anlamak imkânsız. Bırakın tam yetkiyi ellerindeki mevcut yetkinin dahi bu belediyelerden derhal alınması gerekiyor bence!

DİĞER YENİ YAZILAR