Necmettin Erbakan’ın “türban”ı siyasi amaçla, sırf kendine “inanan insanların duygularını kullanarak” taraftar toplamak için bir araç yaptığını yıllarca birlikte çalıştığı bazı partili arkadaşları daha sonra açıklamışlardı.
Erbakan’dan sonra diğer bazı arkadaşları ise değiştiklerini söyleyip inandırarak aynı yoldan yürüdüler. Kendi partilerinden çıkarı olan veya yalnızca milletvekili olmak isteyen çok sayıda taraftar da bularak din, inanç istismarını sürdürdüler. Tek bir gün bile ara vermeden... Bu topluma huzuru haram ederek... En ciddi ülke ve toplum sorunları bir kenarda beklerken tek bir hedefe kilitlenerek; türban...
Kadınların kullandığı ve onlara ait bir konu olan türban erkeklerin ve özellikle Meclis’i dolduran erkeklerin en önemli meselesi oldu. Türban da yetmezdi, kendileri kışın şık takım kıyafetleriyle, yazın serin ince giysilerle dolaşırken kadınlar tepeden tırnağa tesettürlü olmalıydı.
Siyaseten tek bir silahları vardı; laikliğin gereği olarak üniversitede ve diğer devlet alanlarında “türban”a (özellikle de Erbakan’dan bu yana siyasi parti simgesi haline getirilen türbana) izin verilmemesi.
Ne Diyanet İşleri Başkanı’nın -hatırladığıma göre hem eski, hem yeni başkanların- kendi kızına “Önce kurallara uyarak oku, sonra istiyorsan tekrar başörtünü tak” demesi, ne Diyanet’in “İsteyen peruk takabilir” açıklaması, ne de şapka, bere gibi başka çözümler onları hiç ilgilendirmedi.
Türban konusu sürdürülmeliydi. Mesele devletle, tüm kurumlarla mücadeleye girişerek “bakın dinin, inancın koruyucusu olan parti biziz” imajı vermek ve kadınlar üzerinden, din üzerinden “başarılı” bir siyaset yönetmekti. Başka hiç ama hiçbir şeyin önemi yoktu.
“Müminler ne yapsın”, “İnananların duygularını rencide etmeyin”, “Dindar cumhurbaşkanı”, “Susun, size dinsiz derler”, “Laikler-dindarlar” gibi türlü çeşitli sözler ve tanımlarla toplumu her gün yeni bir çentik atarak böldüler.
Çünkü “Müminler, dindarlar” dediğinizde kimsenin aklına “Kardeşim diğerleri ne? Onlar mümin değil mi, ne hakla sadece türban üzerinden din, inanç yargılayabiliyorsunuz” sorusunu sormak gelmedi.
İşte şimdi tam istedikleri noktadalar... Toplumun bir kesimini öyle hazırladılar ki bunları anlatmaya çalışanlar birileri tarafından hemen “din karşıtı” olmakla suçlanabiliyor. Rejim endişesiyle sokaklara dökülen milyonlara hakaret eden ölçüsüzler bile çıkabiliyor. Televizyon tartışmalarına baktığınızda toplumdaki bölünmenin küçük çapta örneklerini görebiliyorsunuz; iki grup karşı karşıya geçmiş türban üzerinden sürekli kavga etmekteler.
Birileri siyasi çıkar sağlayacak diye Türkiye hızla kargaşaya sürükleniyor, anarşik olaylar, bombalar yeniden ortaya çıktı...
Yalnızca bir Türkiye var ve hepimiz burada yaşamaya, huzuru bulmaya mecburuz. İnsanlarımızın çok ama çok iyi düşünmeleri gereken noktadayız.
Yarım ağız teklifler!
Sadece son aylarda değil, İlhan Kesici’nin siyasetten uzak kaldığı yıllar boyunca her zaman onun yerinin Meclis olduğunu tekrarlayıp durdum.
Onunla birlikte İmren Aykut ve Önay Alpago gibi siyasette başarılı olmuş ama bir şanssızlık sonucu siyaset dışında kalmış isimleri de yazdım. Bir partiden aday oldu mu bilmiyorum ama Ercan Karakaş’ı da ekleyebiliriz. Bu iyi yetişmiş, çalışkan, başarılı, tanınmış isimlere partileri neden teklif yapmıyor? Teklif dediysek öyle yarım ağız söyleyip aday yaptıktan sonra seçilecek yerlere koymamaktan söz etmiyoruz tabii, partilerin vitrini olabilecek konumdan söz ediyoruz. İki gün önce de yazdım ve sordum; “Bu isimlerde tereddüt ediyorsanız, milletvekilinde aradığınız özellik nedir?” Yani liderler “teşkilattan bize baskı var” diyerek bazı önemli, değerli isimlerin böylesine önemli bir dönemde Meclis dışı kalmasına veya başka partilere gitmesine göz yumabilir mi?
İlhan Kesici’nin asıl yeri elbette DP olmalıydı... Eğer zamanında ve gereken şekilde bir davet alsaydı inanıyorum ki olurdu da...
Liderlerin kişisel tercihlerine göre eş, dost, icabında seçmen çoğunluğuna ters gelecek, geçmişi tartışmalı isimler ısrarla davet alırken diğerlerinin dışlanması.
Yine kadın adaylara değinmeden geçmeyeceğim. Her konuda konuşabilen, birikimli, siyasi deneyimi olan kadınlar bekletilirken kimlerin listelere yerleştirildiğini göreceğiz.
Kaç bin kadının müracaat ettiğini ve kaçının seçilebildiğini de... Örneğin; Marmara Vakfı AB ve İnsan Hakları Platformu Başkanı Müjgan Suver Türkiye’de ve Avrupa’da yıllarca son derece başarılı sivil toplum çalışması yürütmüş bir aday... Bakalım birilerinin eşi, kardeşi, ablası olmak kadar tercih sebebi olabilecek mi bu başarısı.
Dikkatle izliyoruz!

