Meclis Başkanı Bülent Arınç miting öncesinden başlayarak ne zaman ağzını açsa hata yaptı. Bir hukukçunun bu kadar “demokrasiye, laikliğe, insan haklarına” aykırı konuşabilmesi, Meclis Başkanı’nın toplumu bilinçli olarak bu kadar kamplaştırabilmesi olacak şey değil ama Türkiye’de her şey olabiliyor.
Toplumdaki gerilimi açıkça görmesine (ki görmeyen kalmadı artık), yaptığı konuşmaların tepki yarattığını bilmesine rağmen ve bulunduğu konum olan Meclis Başkanlığı da tarafsız bir makam olmasına rağmen Bülent Arınç siyaset yapmaya ve laiklik ilkesine saygı göstermemeye inatla devam ediyor.
Dün Habertürk’ün Haberler’inde Gülgün Feyman’ın “Emine Erdoğan’ın türbanla ilgili ‘Köşk’e çıkarsak ben ve kızlarım üzülürüz’ açıklaması hakkındaki” sorularına cevap verirken de konu hemen Bülent Arınç’a geldi. Emine Erdoğan samimi konuşuyor olabilir, bunlar onun içten duyguları olabilir ama devletin mevcut bir Anayasal kuralı nedeniyle bir siyasetçi eşini mağdur gibi göstermek yanlıştır.
Çünkü milletvekilleri Meclis’e, Anayasa’ya bağlı kalacaklarına yemin ederek girerler. Bunu yaptıktan sonra elinde Meclis çoğunluğu da varken ya şikayetçi olduğun yasayı değiştirirsin veya devletin tüm kurumlarını, toplumu tepkiye, ülkeyi gerilime sürükleyecek tavırlarını sürdürmek yerine susar ve yasalara her vatandaş gibi saygı gösterirsin.
Kuralına, kanununa uymayacağın bir göreve de talip olmazsın. Hele de bu görev cumhurbaşkanlığı ise...
“Muhafazakar demokrat” olduğunu söyleyenlerin de bilmesi gereken demokratlık budur. Demokrasi “yasalara saygısızlık” etmek ve buna da kılıf olarak insanların dini duygularıyla oynamayı seçmek değildir. Aynen kuralsız, kaidesiz bir başıboşluk rejimi olmadığı gibi!
Bülent Arınç son olarak “Meclisimizin sivil, dindar ve demokrat bir cumhurbaşkanı seçmesine itiraz ediliyor” dedi.
“Dindar cumhurbaşkanı”... Neye göre?.. Eşinin türbanına göre. Demek ki bundan önce Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturanlar, eşlerinin türbanı olmadığı için dindar değillerdi. Sonra gelecekler de dindar olmayacaklar. Kim dindar, kim değil Bülent Bey karar veriyor.
Muhakkak ki laiklik ilkesi bunun için, Arınç ve onun gibi düşünenler topluma bu tür bir din ayırımcılığını ve baskısını yapamasınlar diye bulunmuştur. Laik demokratik rejimlerde hiç kimseye bir başkasının diniyle, dindarlığıyla ilgili soru sorma veya bu şekilde ayırımcılık yapma hakkı tanınmaz.
Daha şimdiden başladıklarına, 4,5 yıl sürdürdüklerine, toplumu kamplara ayırdıklarına ve hâlâ devam ettiklerine baktıkça laikliğin Arınç gibi düşünenler için bulunduğunu görmemek mümkün mü?
Yürüyüşte birçok parti vardı!
Bir yandan AKP “Ankara’daki yürüyüşü” CHP’ye ve Atatürkçü Düşünce Derneği’ne maletmeye çalışırken bir yandan da “yürüyüşe katılmadıkları için” bazı partilere kızanlar var.
Oysa mitinge DYP’li, Anavatan’lı, MHP’li üyelerden de katılım vardı. Bu nedenle onlara kızmak, suçlamak yanlıştır. Kısacası bu yürüyüş gerçekten asla belli bir siyasi görüşe, ideolojiye veya partiye, derneğe maledilemez.
Birileri “katılmadı diye” onlara kızılamaz. İçinden gelen, tepkisi olan herkes çoluk, çocuk, yaşlı, genç, hasta, sağlam demeden Anıtkabir’e koşmuştu. Gerçek budur!
Erken seçim var mı, yok mu?
Seçim tarihi konusunda iktidar partisinin kendi içinden bile farklı sesler çıkıyor. Kimi yaz sonuna kadar olacağını veya olması gerektiğini, kimileri ise 4 Kasım’da yapılacağını söylüyor.
Birçok vatandaşın endişesi ise seçim tarihinin insanlar yaz programlarını yapıp, ödemelerini de tamamladıktan sonra açıklanması ve değiştirilemeyen programlar nedeniyle çok sayıda seçmenin oy kullanmaya gidemeyecek olması...
Seçim tarihi şimdiden kesin olarak açıklanmak zorundadır, aksi tam bir baskın seçim, daha da doğrusu seçim baskını olur ki bu gerçekten kabul edilemez. Öte yanda... Bazı okurlarımızın da vurguladığı gibi Tandoğan’dan Anıtkabir’e uzanan yüzbinler asıl görevlerini eksiksiz şekilde oy kullanarak yapmalıdır.
Demokrasi içinde çözüm aramak budur!

