Öyle görünüyor ki artık CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la ancak gazete yoluyla haberleşebileceğiz. Bir de Özel Kalem Müdürü Nesrin Baytok aracılığıyla... Ama kendi sesini duymak mümkün değil.“Bize küs” başlıklı yazım nedeniyle hâlâ bize küs.Sağlık olsun, “ülkenin gazetecisi” olmakta ısrar eder ve doğruları yazarsanız işte böyle iktidar da, muhalefet de size aynı anda küsebilirler. Ama bunun iyi bir yanı da var, hiç değilse iktidar olanlar veya gelecekte olacaklar, bazı gazete ve yazarların “kendilerine karşı” olmadığını (yine de sevinsinler, bazıları da kendilerine istedikleri kadar yakın) onların yalnız ve yalnızca toplumun iyiliğinden, ülkenin geleceğinden yana olduklarını anlayabilirler.İşte ortada; Muhalefet Partisi Genel Başkanı da en az kendileri kadar kızıyor... Oysa kızmasalar ve basının görevini yaptığını ve asıl görevinin de hataları eleştirmek, dikkati yanlışlara çekmek olduğunu peşinen kabul etseler ne kadar iyi olurdu.Dün sabah beni bir gece önce katıldığım TV programı nedeniyle arayan önemli bir devlet kurumu çalışanı “Lütfen Deniz Baykal’a iletin Ruhat Hanım” diyerek bir bilgi verdi. Bunu geçen Pazar benim programıma konuk olan DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar için de bir Güneydoğu gazisi okurumuz yapmış, “Ağar’a lütfen iletin” diyerek önemli bir mesaj vermişti. Onu da ekranda ilettim.Baykal’a iletmem istenen mesaj ise şöyle;“Ben Karslıyım ve orada CHP’li yakınlarım da var. Diyorlar ki ‘Baykal sadece salon siyaseti yapıyor. Onu Doğu’da, Güneydoğu’da, şehirlerin varoşlarında göremiyoruz.’ Oysa örneğin Mehmet Ağar her yeri dolaşıyor, her köşedeki insanla konuşuyor. Deniz Baykal da gitsin, ayakkabılarının kirlendiğini görmek istiyoruz. Buralarda bazı partiler seçim poşetlerini şimdiden dağıtmaya başladılar bile!” Bir vatandaş tarafından bana telefonda söylenen aynen, noktasına virgülüne kadar buydu. Bilmem ki Deniz Baykal buna da kızacak mı?*****Perinçek öyle dememişİşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in İsviçre’ye yapılacak (kendisinin deyimiyle) Yalan Çiğneme Turlarına katılacaklar arasında benim de adımı verdiğini yazmıştım.O yazıdaki ‘Ben Perinçek’le görüşmedim, böyle bir söz de vermedim. Fransa’ya gider ve Ermeni soykırım iddiasının yalan olduğunu elbette söylerim ama bunu bir siyasi partiyle birlikte yapmayacağım kesindir’ açıklamam üzerine İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Avukat Hasan Basri Özbey’den bir mektup geldi.Doğu Perinçek’in “benimle konuştuğu ve bu turlara katılacağım yolunda söz aldığı” gibi bir açıklamasının olmadığını, internet iletilerinde soykırım konusunda yazan ve Perinçek’e İsviçre’deki yargılama ile ilgili destek verenlerin yazılarının, mesajlarının yer aldığını söylüyor.Ben de “isimlerin Doğu Perinçek tarafından siyasi nedenle kullanıldığı” gibi bir yanlış anlamaya neden olmamak için bu bilgiyi sizlere iletiyorum.*****Cem Yılmaz mı yazdı?Yaktığın yerleri “orman” diyerek geçme, tanı!Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,Satılmadık o kaldı, durma satıver şu vatanı!Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?Yediğiniz herzelere başka ne demeli!Oyuverin altını iyice sallansın temeli,Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!O zaman durur belki gözümden akan yaşım,O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,O zaman boşa gitmez yıllar süren uğraşım,HESABINI VERİPTE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM!Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!Hakkıdır “garip yaşamış vatandaş”ın da gülmek,Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!UygulayanCem YILMAZ
Bu madde tasarıda değişti diye biliyordum ben ve üstelik değişmesi için yazdığım yazılardan dolayı hâlâ mahkemedeyim.Hatırlayacaksınız TCK tasarısını hazırlayan meşhur Prof.’lardan biri; mahkeme dosyasına “Adalet Bakanlığı Müşaviri” yazan Doğan Soyaslan “çekilin kadınların önünden, tecavüzcüleriyle evlensinler” demişti de ben de ‘Ne diyorsunuz siz ya’ diye sormuştum.Evet öfkeyle sormuştum ama daha sonra Hasan Pulur hakkında açılmış olan bir davada mahkemeden “gazetecilerin bu tepkiye hakkı olduğu ve eleştiri sınırları içinde kabul edileceği” kararı çıktı. AİHM kararları da bu yönde... Ama benim 8 milyarlık davayı kaybettiğime karar verildi.Hem de iki kadın hakimin bulunduğu bir mahkemede, kadınları korumak için yazılmış bir yazıya onlar değil bir erkek hakim tarafından “eleştiri sınırları içindedir” diye aykırı oy verilerek!Dava şimdi temyizde... Kaybedersem faiziyle birlikte 25 milyar TL ödemem isteniyor. Helâl olsun, Türkiye’nin kadınlarının, genç kızlarının namusunu koruyacak, güvenliğini sağlayacak, vahşi yaratıkları biraz korkutacak yasalar için ne gerekiyorsa yaparım. İyi ki de yapmışım.Ama... Ama ben bu maddenin yasadan çıkarıldığını, tecavüzcü evlense bile cezasını çekeceğini sanıyordum (kaldı ki o tasarıda toplu tecavüz olaylarında tecavüz edenlerden biri evleniyorsa hepsi hapisten kurtuluyorlardı, buna itiraz etmez misiniz?)Ve dün bir haber çıktı; Samsun’da 15 yaşındaki kızı uyku ilacıyla uyutup tecavüz eden adam, sanki yaşı büyük olsa yaptığı kabul edilebilirmiş gibi “yaşının küçük olduğunu bilmiyordum” diyerek ve kıza evlenme teklif ederek cezadan kurtulmuş.İşte bu kararı vermeye hiç kimsenin hakkı yok. Tecavüzcüleri cezalandırmadığınız takdirde, en azından göz koydukları ama evlenemeyeceklerini, tekliflerinin kabul edilmeyeceğini bildikleri kızlara tecavüz etmelerini nasıl önleyebilirsiniz?Bu ülkede kadınların, genç kızların güvenliği hiç mi anlam taşımıyor? Yasalar ne zamana kadar tecavüzcüden, katilden yana olacak?Durum böyle olunca, magandalar tarafından vurularak felç olan 5 çocuk annesi Şehriban Yaradılmış’ın iki oğlunun “sanıkların tahliye edilmesi üzerine” kontrollerini kaybedip bağırmaları cezalandırılabilir mi?Neymiş efendim; hakimlere öfkelenerek bağırmışlar, “Adalet bu mu? Dağa çıkıp PKK’lı mı olalım” demişler. Hemen “Türkiye’yi, adaleti, güvenlik güçlerini aşağılamak”tan 3 yıl hapis istemiyle yargılanmalarına karar verilmiş.O kararı verenler 5 çocuk annesi, üstelik henüz genç yaşta bir kadının boynundan aşağısının felç olmasının kendisi ve çocukları için ne büyük bir acı olduğunu, nasıl “her gün ölmek” anlamına geldiğini biliyorlar mı, hiç düşündüler mi acaba?Anasının neler çektiğini, ailesinin nasıl mutsuz olduğunu gören, yaşayan genç insanların, bunun sebebi olanlara tahliye kararı verildiğini duyunca ne hissettiklerini hiç düşünüyorlar mı?Ben ve milyonlarca kişi “bu nasıl hakimlik, bu nasıl adalet” diye her gün soruyoruz. Suçsa bu bütün toplumu mahkûm etmeleri gerekecek!*****Cem Yılmaz yazmış diyorlarBana gönderilen ve Cem Yılmaz’ın yazdığı söylenen İstikbal Marşı’nı okuyunca o kadar güldüm ki tekrar tekrar okumak istedim. Gerçekten o mu yazdı bilmiyorum ama değilse de takdir edilecek zeka ve yeteneğe sahip birinin yazdığı kesin... Bakalım siz de benim kadar beğenecek misiniz?İSTİKBAL MARŞIBakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!Dönmeyip Amerika’da, arlanmaksızın yaşayacak!O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal!Hakkını vermezsen buradaki ortaklarının behemehal!Ben ezelden beri aç yaşadım, aç yaşarım!Hangi hükümet beni kurtaracakmış, şaşarım!Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım(...)Arkadaş, Meclise namusuyla çalışanları uğratma sakın!İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!Gelecektir, cezanı vereceği günler hakkın,Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!(Devamı yarına)
Dün çok başarılı bir çalışma yaşamı olan ve bir süre önce emekli olarak serbest avukatlığa başlayan bir hakimle konuştum.Sohbetimiz esnasında ona çok merak ettiğim ve sık sık yazdığım bir konuyu sordum; hakimler neden ağır suçların karşılığı olan ağır cezaları veremiyorlar, korkuları ne?İyi ki sormuşum, çünkü cevap hem çok önemli, hem de tahminlerimde yanılmadığımı gösteriyor. Öncelikle, bu köşede birkaç kez gündeme getirdiğim ‘hakim ve savcıların tayinlerinin hükümetlerin, yani dolasıyla siyasi partilerin elinde bulunmasının’ yarattığı durum etkili oluyormuş. Suçlu tarafın bir siyasetçiye ulaşarak hakimlere baskı yapması son derece kolay... Elbette burada bütün hakimler, her şeyi göze alarak doğru kararı veren yargı mensupları (ki bu konuşmayı yapan hakim de onlardan biriydi) kastedilmiyor ama çoğu kez bu baskının etkili olabileceğini tahmin etmek de güç değil.Örneğin ben böyle bir baskının yapıldığını, “Adalet Bakanlığı”nın adının mahkemeye sunulacak dosyaya ünlü bir profesör tarafından konduğunu kendi davasında görmüş, yaşamış biriyim.Düşünün ki hakimler bir tayin durumunda bütün düzenlerini değiştirip, çoluk çocuk bir başka şehre, bir başka bölgeye göç etmek durumunda kalıyorlar. İşte o zaman da dün haberini okuduğumuz “Nazan Dinar’ın kaçarak evlendiği genç eşi Rüstem’i başından dört kurşunla vurarak öldürten baba”lara ceza verilemiyor.Onun için “Hakimler ve Savcılar Yasası”nın değişmesi, yargının bağımsız olması son derece büyük önem taşıyor.Eğer eskiden olduğu gibi bir Yüksek Hakimler Kurulu olsa ve hakimler, savcılarla ilgili kararlar böyle bağımsız bir kurul tarafından verilse sorun çözülecek ama nedense AKP Hükümeti dokunulmazlıklar, Seçim Yasası ve Partiler Yasası konularına dokunmadığı gibi buna da dokunmuyor. Onun için de en vahşi cinayetlerin, en ağır suçların hafif cezalarla ödüllendirilmesi veya olayların üstünün tümüyle kapatılması sürüp gidiyor.Hakimler zaten can güvenliklerinin olmayışı nedeniyle baskı yaşarken, bir de gelecek endişesinin baskısını hissediyor. Bu konunun uzatılmadan en kısa zamanda çözümlenmesi lazım.Yeni inşa ettikleri; lisan laboratuvarlı, bilgisayar/spor/konferans salonlu, lüks restoranlı ve 24 milyon 480 bin YTL’ye çıkan ve meyilli insanları neredeyse suça teşvik eden cezaevlerine gelince...Zaten cezaları doğru dürüst verilmeyen suçlulara bir de milletin cebinden çıkan trilyonlarla beşyıldızlı cezaevi hazırlayan devlet önce kitapsız okullarına baksın. Ben üç tanesinin adını veriyorum, onlardan binlercesi var, suçlulara ödül düşüneceklerine önce bu ülkeye yararlı olabilecek çocuklarını düşünsünler.- Mersin-Anamur, Demirören - Alan Köyü İlköğretim Okulu- Muğla-Köyceğiz, Pınar Köyü İlköğretim Okulu- Kars-Kağızman, Şehit Refik Cesur YİBO.Öğretmenleri “Yeter ki kitap olsun, eski/yeni farketmez” diye çırpınıyorlar.Yazık değil mi onlara ve bu ülkenin kitapsız çocuklarına?*****Cennette bir günEğer kendimi (gazeteci Ruhat Mengi’yi) canlandırdığım “100. bölüm”den sonra yazsaydım yazımın başlığı böyle olacaktı. Cennet Mahallesi’nin, izlerken ‘Ne hoş bir ekip, kimbilir nasıl eğleniyorlardır çekimlerde’ diye düşündüğüm sanatçılarıyla bir çekime katılmış, birkaç saat geçirmiş ve onları tam da hayal ettiğim gibi bulmuştum. Makyaj odasında bile espriler, kahkahalar birbirini izliyor, birlikte müthiş eğleniyor ama “kamera” dendiği anda sanki bir düğmeye basılmış gibi inanılmaz kusursuzlukta oynamaya başlıyor ve tek çekimde olayı bitiriyorlardı.Dikkatli okuyucularım bilirler, çok zor etkilenir, çok zor beğenirim. En önemli tiyatro eserlerini çok küçük yaşta izlemeye başlamamın ve bir sinema/tiyatro/müzik tutkunu olmamın rolü vardır bunda... Tabii daha sonraki yıllarda dünya sineması ve tiyatrolarına olan ilgimin de...Onları yakından izlemek Cennet Mahallesi’ne olan sevgimin, takdirlerimin yerinde olduğunu göstermişti bana. Başta Melek Baykal, Zeki Alasya, Erol Günaydın gibi isimler olmak üzere hepsi “çok iyi”ler.Ve bence onların sayesinde gurur duyulacak kalitede, mükemmel bir komedi dizisi oldu bu... Hiç bozulmadan, aynı tempo, aynı başarıyla bugüne geldiler ve övgüyü fazlasıyla hak ediyorlar. Cennet Mahallesi yakında TİM’de müzikal olarak sahnelenecekmiş. Sabırsızlıkla bekliyorum.
Geçen akşam “haberler”de yeni cezaevlerini gösteriyordu, gözlerime inanamadım.Dev spor salonları, son teknolojili dil laboratuvarları, bilgisayar odaları, konferans salonları... Hani bir saten çarşaflı yatak odalarıyla buhar banyolu masaj odaları eksik.Onları da koyup Bali’den masajcı kızlar getirirlerse Antalya’nın beş yıldızlı otellerinden farkı kalmayacak.O kadar da özendirici, plânıyla projesiyle anlatıyorlar ki benim bildiğim bu ülkede suça meyilli insanlar bu lükse kavuşmak için cezaevine koşa koşa girer.Hatta cinayet suçuna bile para cezası kesen veya hepten cezasız salıveren hakimlere “Lütfen beni içeri alın” diye yalvarabilirler.Ve bilin bakalım bu cezaevleri için ne harcanmış? Tam 24 milyon 480 bin YTL... El insaf! Ell innsaff!‘Cezaevleri dolu diye katilleri, tecavüzcüleri, kapkaçcıları salıvermeyin, cezaevi yapın’ deyip durduk ama kimse de “her şey gibi bunu da abartın, suyunu çıkarın” demedi.Bu haberi TV’de görünce hemen aynı gün Anadolu okullarından gelen “kitabımız yok, kütüphanemiz yok” mektuplarını, İstanbul’da bir üniversite öğrencisinden gelen “Doğru dürüst bilgisayarımız yok, çoğu eski ve çalışmıyor” şikayetini, cebinde 10 YTL’si olmadığı için sergi gezemeyen veya aç dolaşan gençlerimizi hatırladım. Dile kolay 24,5 milyon YTL!Türkiye’de devlet “nerede, nasıl, ne zaman, ne” yapacağını hiç öğrenemeyecek mi acaba? Yazık, çok yazık!***Atatürk’ü kim oynasın?İngiltere’de yaşayan Türk yönetmen Fuad Kavur yıllardır yapılması plânlanan Atatürk filmine yakında başlanacağını açıklamış.Türk-İngiliz-Amerikan ortak yapımı olacak film için 75 milyon dolar bütçe kararlaştırılmış ve Atatürk rolü için de iki ünlü oyuncu üzerinde duruluyormuş: Son James Bond Daniel Craig ile Jude Law.Bence Daniel Craig’in bazı yüz hatları Atatürk’e benziyor ama bakışları onun kadar anlamlı, zeki ve kararlı değil. O ifade Jude Law’da var. Ayrıca Law kesinlikle daha yakışıklı... Keşke önce Türk halkına bir internet oylamasıyla sorup öyle karar verseler. Jude Law’un çıkacağına eminim ben.***Cennet Mahallesi bu kez de müzikal!Televizyonda çok zor dizi ve film izlerim. Hele içinde şiddet, silah, cinayet filân varsa beni asla oturtamazsınız. Bizim dizilerde de bol bol var...Daha önce, Müjdat Gezen’in de bulunduğu bölümlerde yazmıştım, hiç sıkılmadan izlediğim dizilerin başında Cennet Mahallesi gelir. Yüzüncü bölümünde “mafyanın peşine takılıp, onun yerine Pembe’yi öldürmeye kalktığı cesur kadın gazeteci Ruhat Mengi” olarak beni “konuk sanatçı” seçtikleri için değil elbette.O bölümden sonra diziyi hiç yazmadım. Oysa Melek Baykal, Özkan Uğur, Zeki Alasya, Alişan, Çağla Şikel, Erol Günaydın, Ümit Yesin, Şeyla Halis, Levent Tülek, Aylin Kabasakal, Ayten Erman gibi çok değerli sanatçılardan oluşan bu müthiş ekipte tek bir sahnede bile beraber olmak mutlaka yazılacak bir deneyimdi.Tam tahmin ettiğim gibiydi neşeleri, eğlenceli çekimleri... Ama ya o yetenek? Yönetmen Yaşar Seriner “başla” dediği anda bütün ekip nasıl doğal, nasıl olağanüstü bir profesyonellikle oynuyordu, ben ki çok zor etkilenirim gözlerime inanamamıştım. Ağzım açık onları seyretmekten kendi rolüme bir türlü konsantre olamadım.Zaten bir aceminin bu kadar güçlü sanatçılar yanında rol yapmaya çalışması da kolay iş değil.Yazmak istemiş, yazımın başlığını bile seçmiştim: “Cennette bir gün”...Ama yanlış anlaşılır, kendim olduğum için yazdığım düşünülür diye vazgeçtim.Dün yine Cennet Mahallesi’ni aynı zevkle izleyince ‘zamanı geldi’ dedim.(Yerimiz kalmadı, ne yapalım yarın devam ederiz.)
Geçen yıl Meclis’te yapılan 23 Nisan oturumunun 21 yaşında imam hatip öğrencisi bir gence yönettirilmesi tepki uyandırmış, medyada da uzun süre tartışılmıştı. (21 yaşında nasıl lise öğrencisi olunuyorsa!)Bu yıl inat yapar gibi yine 21 yaşında ve yine imam hatipli bir genç yönetecekmiş. CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen, Meclis Başkanı Bülent Arınç’a “23 Nisan Bayramı’nın önemini, Türkiye’nin de iç ve dış siyasi sorunlarla karşı karşıya olduğunu ve huzura ihtiyaç duyulan, bu nedenle tüm kurumların hassas davranması gerektiğini” anlatan bir mektup göndermiş.Sevigen bu mektupta geçen yıl oturuma başkanlık eden gencin “Başkan olarak herkesi kucaklaması, tarafsız olması gerekirken yanlı ve ideolojik bir konuşmayla tartışmalara yol açtığını ve bu tutumun 23 Nisan Bayramı ve Öğrenci Meclisleri Projesi’ne gölge düşürdüğünü, aynı olumsuzluğun bu yıl tekrarlanmaması gerektiğini” söylemiş ve;“Bu yıl yapılacak toplantıya demokrasi ve temsil açısından kadınlara da sahip çıkılmasının, desteklenmesinin önemini” vurgulayarak bir kız öğrencinin ya da milli birlik ve bütünlüğümüze yönelik tehditler dikkate alınarak bir şehit çocuğunun başkanlık etmesini önermiş.Umarım yanılıyorumdur ama ben Bülent Arınç’ın bir CHP milletvekilinin teklifini dikkate alacağını hiç tahmin etmiyorum.Her ne kadar 23 Nisan “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlanıyorsa da demek ki eski köye yeni âdet bundan böyle Meclis toplantılarını üniversite çağındaki öğrencilerin sunması ve istenen konuşmaları yapması tercih edilecek (oldu olacak 23 Nisan’da üniversiteleri de tatil etsinler.)ŞİMDİ SESSİZLİK!Şu sıralarda “seçim öncesi sessizlik plânı” uygulamada olduğu için yine bu işler sessizce yapılıyor, hele bazı meslektaşlarımızın “yüzde yüz iktidarda kalacaklarını” garantilemiş gibi ısrarla yazdıkları doğru çıkarsa asıl inatlaşmayı o zaman göreceğiz.Yoksa eğer milletin huzuru, mutluluğu, güvenliği, iç ve dış sorunlarının çözümü ve istikrar daha önemli olsaydı bunca olay dururken her şeyi bir yana bırakıp aylarca “Cumhurbaşkanı kim olacak” tartışmasını sürdürürler miydi?“Bu güdük seçim sistemiyle, demokrasi denemeyecek bir tabloyla (üçte bir oyla Meclis’in üçte ikisi) Meclis çoğunluğunda bulunan parti tek başına, tartışmalı bir cumhurbaşkanı seçmemeli. Uzlaşma ile seçer, tartışmaları sürdürmeyiz” derler ve Türkiye’yi huzura kavuştururlardı.Ne zormuş bunu demek!(Not: Bugünkü sıkıntıya rağmen hâlâ iktidar ve muhalefet “Seçim Kanunu”nu değiştirmeye yanaşmadı. Oysa millet onları “daha öncekilerin yapmadıklarını yapsınlar diye” seçmişti.)***Murat Boz vakası!Şöhreti, başarıyı yüzde yüz hak etmiş müzik sanatçılarının isimlerini saymam istense “ilk 10” arasına Murat Boz’u mutlaka koyarım.Aslında henüz çok genç; 26 yaşında ama müzik konusunda yeterince deneyimli. Özel yetenek sınavını kazanarak girdiği İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’ne devam ederken AKM ve CRR’de konserlerde vokalist olarak çalışmış.1998’de Milliyet Gazetesi Liselerarası Müzik Yarışmasında Türkiye birinciliği kazanmış. Sonra Bilgi Üniversitesi’nin “jazz vocal” bölümüne burslu girmiş. Şu anda da İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı’na devam ediyor.Bu bilgileri yazmamın sebebi onu iyi tanımanızı istiyor olmam, çünkü kendisi önümüzdeki yılların en başarılı pop müzik yıldızları arasında -bir aksilik olmazsa- kesinlikle yer alacaktır.Tahmin filân değil, ‘kesinlikle’ diyorum çünkü onu önce ekranda sonra (birkaç hafta önce) programımda konuk ederek dikkatle izledim, bunun için gereken tüm özelliklere fazlasıyla sahip.Tarkan’a 5 yıl vokal yapmış, sonra Shakira’ya da... Nazan Öncel, Nilüfer, Hande Yener, Nil Karaibrahimgil ve daha birçok ünlüyle konser veya albümlerinde beraber çalışmış, reklâm müzikleri yapmış... Daha ne olsun?İlk çıkardığı single “Aşkı Bulamam Ben” ve klibiyle hemen listelere giren Murat Boz kısa süre önce piyasaya çıkan gerçekten olağanüstü güzel albümü “Maximum” ve aynı güzellikteki klibi ile zirve yolunda hızla ilerliyor.Onu stüdyoda canlı yayında yakından izlerken yeteneğine hayran olduğumu söylemeliyim. Güçlü sesi ve güzel müziğinin yanında özgün tarzı, dansları, kameraları kullanışı hepsi mükemmel... Eh buna bir de ekranda göründüğünün birkaç katı yakışıklılığını, uzun boyunu, yeşil gözlerini eklerseniz neden “zirve yolunda hızla” dediğimi anlayacaksınız.Ben bu kadar anlatayım, siz Murat Boz’u Maximum klibinde bir izleyin... Fazla söze hiç gerek yok!***Perinçek adımızı mı verdi?Gelen bir mail; “İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek, aralarında Hülya Koçyiğit, Mustafa Denizli, Halil Mutlu, Ruhat Mengi gibi ünlü isimlerin de yer aldığı gruplarla İsviçre’ye ‘yalan turları’ düzenleyeceklerini ve soykırım iddialarını dümdüz edeceklerini söyledi” diyor.Ben Doğu Perinçek’le hiç konuşmadım, böyle bir sözü de ona vermedim.İsviçre’ye elbette gider ve daha havaalanında “Ermeni soykırım iddiası yalandır” derim ama bunun herhangi bir siyasi partinin veya başkanının organizasyonuyla olmayacağına eminim. Doğu Perinçek’in bu konudaki gayretini takdir ediyorum, o başka mesele...Bence dünya basınının ilgisini bu demokrasi dışı, tarihe ve insan haklarına aykırı uygulamaya çekmek üzere Türk basınından grupların arka arkaya gitmesi çok iyi olur. Gazeteciler Cemiyeti böyle bir organizasyon yapabilir.Böyle bir durumda kimler cesaret eder veya demokrasi adına, Türkiye adına öne çıkar merak ediyorum doğrusu!
“Zeytinyağı gibi üste çıkmak” diye buna denir. Türk Tarih Kurumu uzun süredir Ermeni tarihçileri hem arşivleri, hem de Doğu’da “toplu Ermeni mezarları” olduğunu iddia ettikleri mezarları birlikte incelemek üzere davet ediyor.Karşı taraftan ise tek ses çıkıyor; “Önce soykırımı kabul edin, sonra geliriz”...Bunlar arasında bir tek Londra’dan Ara Sarafyan “Her türlü özgür araştırma imkânı verildiği takdirde” gelmeyi kabul edeceğini bildirdi, TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, tek bir Ermeni tarihçi çıkmasına bile çok sevinerek ona hemen “Her şartını kabul ettiklerine” dair güvenceyi verdi ama o tek tarihçi de son anda bekleneni yaparak gelmekten vazgeçti.Burada şaşılacak tek şey bu tarihçinin “gelmeme nedeni”ni de başarıyla Türkiye’nin üzerine yıkması ve “arşivlerdeki bazı belgelerin saklanacağını” iddia etmesi. Bunun da bizim köşe yazarları tarafından sorgusuz sualsiz doğru kabul edilerek yazılması.Ancak ‘bu kadarına pek doğrusu’ denebilir. Arşivler ve belgeler zaten ne zamandır açık. İsteseler hepsi birlikte gelip inceleyebilirler. Ama yapmıyorlar, çünkü işlerine gelmiyor. Ülkelerin parlamentosundan siyasi karar olarak kolayca geçinirken tarihe, arşive ne gerek var?Kendi arşivleri kapalı, kimse buna da ses çıkarmıyor... Bu durumda hiç değilse bizim basının önce durumu Halaçoğlu’na sorup öyle yazması beklenir, ne yazık ki o da yapılmıyor.Kaldı ki TTK Başkanı ne zamandır “Sarafyan olayı” ile ilgili gelişmeleri basına gün, gün anlatacağım diye çırpınıyor.Biz “gol yedik” demekte pek aceleciyiz ama bu gollerde kendi rolümüzü hiç hesaplamıyoruz. Bu kafada gidersek golü toptan yiyip öyle ayılacağız ve bunu da fazlasıyla hak etmiş olacağız.***Avrupalı Türkler neden kızmış?İsviçre’nin “Ermeni soykırımı yoktur” diyen Doğu Perinçek’i hapse mahkum etmesi ve bunu para cezasına çevirmesi ile ilgili yazıma Avrupa’da yaşayan bazı okurlar hak verirken, bazıları da bozulmuş.Ne demiştim ‘Avrupalı Türkler nerede’ başlıklı yazıda; “Acaba İsviçre ve çevresinde yaşayan Türkler, Doğu Perinçek’e yapılan anti demokratik, insan haklarına aykırı uygulamaya toplu tepki gösterdiler mi” diye sormuştum. (Ki mahkeme sırasında dışarda sadece 300 kişi varmış.)Lüksemburg’dan Bayan Özcan Muşoğlu;“Avrupa’daki Türklerin binlerce derneği var ama hiçbiri diğeriyle anlaşamadığı için (yani aynı Türkiye’deki siyasi partiler gibi) organize olup yollara çıkamadılar. Halbuki onbinlerce Türk yollara dökülse inanın Avrupa’nın gözü korkar. Çünkü Fransa’daki olaylardan sonra zaten tetikte duruyorlar. Maalesef onları koordine edecek durumda konsolosluklarımız da yok” diyor.Hüseyin Kaya gibi bazıları ise:“Kusura bakmayın ama bıktık artık her şeyin Avrupalı Türklerden beklenmesinden. Kendi devletimiz bizi köpek yerine koyar ama bizden bir şeyler bekler. Konsolosluklara gidersin, hayvan yerine koyulursun ama 2 dakikalık işlemden dünyanın parasını alır. Vatandaşa etmediği çile kalmaz ama ‘Lobi oluşturun’ diye yırtınırlar.” Hüseyin Kaya ve onun gibi “Konsolosluklar ve ilgisizlik” nedeniyle öfke duyanlar kendi açılarından haklı olabilirler, büyük ihtimalle haklıdırlar da... Ama bu, ülkeleri için hayati bir konu ve eğer vatanlarını seviyorlarsa Bayan Özcan Muşoğlu gibi düşünmeleri gerekir.Ermeni diasporasının, Avrupa ve ABD’de yaşayanların 40 yıldır yaptığını bir gün yapamayacaklar ve buna sebep arıyorlarsa ne söylenebilir ki?Bu arada... Bizim “demokrasi, insan hakları, 301” filân dendiğinde anında ortaya fırlayan “ünlü demokrat”larımız nerede acaba? İsviçre’deki yasayla ilgili neden hiç sesleri çıkmıyor?
Bir hafta önce basına yapılan ilk gösterimine gidememiştim, Mutluluk filmini Çarşamba akşamı Kanyon’da yapılan gala gecesinde izledim.Açıkçası artık bir yandan teknolojinin ve sanatın zirvesinde Hollywood filmlerini izlerken bir yandan da çoğu alelacele ve “nasılsa iyi sanatçılarla yuttururuz” anlayışıyla çekilen Türk filmlerini beğenmek zor oluyor, bu nedenle giderken beni bu kadar etkileyecek bir film göreceğimi tahmin etmiyordum.Evet film çok takdir ettiğim bir edebiyat ustasının, çok değerli bir meslektaşım Zülfü Livaneli’nin dünya çapında ün kazanmış ve 41. basımı yapılan kitabının filmiydi. Hatta Livaneli bu kitapla dünyanın en büyük kitabevi zinciri Barnes and Noble’ın “Yeni Büyük Yazarları Keşfedin” programı kapsamında verilen ödüllere Mutluluk’la “roman dalında” aday gösterilerek ödül almıştı, roman kusursuzdu ama... Ama bakalım Türkiye’de yapılan bir film romanı aynı başarıyla yansıtılabilecek miydi?Kimse bana kızmasın ama içimde bu şüphelerle başladı film... Ve daha ilk karelerde soru işaretleri yerini takdire bıraktı. Filmin ilk 10 dakikası bile önemli bir sanat eserini izlemekte olduğunuzun güvencesini veriyor.Doğu’da bir köyde yaşayan 17 yaşındaki Meryem’in tecavüze uğramasıyla ailesinin malûm “töre cinayeti” emrini amcasının oğlu Cemal’e vermesinin ve bundan sonra gelişen olayların hikâyesi Mutluluk...Yani romanın ve filmin ana teması; Doğu ve Güneydoğu’da bir türlü sona erdirilemeyen töre cinayetlerinin, aileler tarafından (çoğu kez de hiçbir günahı olmayan kızlarına sırf tecavüze uğradı diye) verilen ölüm kararlarının insanlık dışı boyutunu anlatmak...ASIL KİLİT NOKTA; ENSEST İLİŞKİBununla birlikte Mutluluk’ta dikkati çeken asıl kilit nokta, asıl önemli olay (benim de köşemde özellikle iki ünlü avukat; Canan Arın ve Hülya Gülbahar’dan dinleyerek birkaç kez yer verdiğim) töre cinayetlerinde ensest gerçeği... Aileler gizlediği için ortaya çıkarılamayan bu olaylarda kızlara aile fertleri (bazen “amca”dan da yakınlar) tecavüz ediyor, sonra da suçlunun ortaya çıkmaması için “ailenin namusunu temizleyelim” diye zavallı kızların öldürülmesini -aynen Mutluluk’ta olduğu gibi- kendileri üstleniyorlar.Aynen Mutluluk’ta olduğu gibi çoğu kez kızlara intihar etmeleri için ipi en yakını olan (bazen anne) kadınlar veriyor. Bu nedenle Güneydoğu’da çok sık görülen genç kız intiharlarının hep töreyle bağlantılı olduğuna inanılıyor.İşin asıl acı tarafı işte bu... Kızların anneleri çoğu kez “sokağa çıktı, sinemaya gitti, bir erkekle konuştu” gibi nedenlerle verilen “ölüm emri”ni onaylamasa bile kabul ediyor ve polise haber vermiyor.Çoğu kez ailenin erkekleriyle aynı görüşü paylaşarak cinayeti destekliyor.Özellikle Güneydoğu’nun kanayan yarası olan (ama diğer bölgelerde de görülen), AB tarafından da araştırmaları yapılarak sık sık dile getirilen ve hâlâ devletin el atmadığı, yok farzettiği bu büyük sorunun; “ensest”in çözülmesi çok önemli...Bir sinema filminde ilk kez cesurca gün ışığına çıkarılması açısından da Mutluluk filminin ve tabii romanının son derece etkili olacağına inanıyorum. (Kadın Bakanlığı başta olmak üzere devletin acil görevidir bu...)KİMLERİ KUTLAMALI?Zülfü Livaneli’yi ben ve kitabı okuyan, filmi izleyen herkes o kadar çok kutladı ki, bir kez daha kutlamaya gerek var mı bilmiyorum ama konuyu iyi bilen ve bu konuda bir kitap yazmayı yıllardır isteyen bir meslektaşı olarak ona imrendiğimi (kıskandım demeyeceğim) söyleyebilirim. Onu gönülden kutluyorum.Yönetmen ve yapımcı Abdullah Oğuz’u; her sahnesiyle “olay bir film” yarattığı için, onu ve diğer senaryo yazarları Kubilay Tuncer ile Elif Ayan’ı kusursuz senaryo için, onu ve Levent Çelebi’yi çok güzel kurgu için, Zülfü Livaneli’yi aynı zamanda “harika müzik” için kutluyorum.Oyuncuların hepsi; başta Talat Bulut, Özgü Namal ve Murat Han olmak üzere süper bir performans sergilemişler ve takdiri fazlasıyla hak ediyorlar. Ama özel takdirlerim Cemal rolünde Murat Han’a ve Münevver rolünde Meral Çetinkaya’ya...Ertesi sabah uyandığımda hâlâ filmin etkisi altındaydım. Mutluluk’u beğeneceksiniz, eminim.*****İki tokattan fazlası lâzım!Büyük bir gazete sürmanşet “silikon memeler fora” fotoğraflarını koymuştu böyyük yıldızın... O da yetmemiş ilâvesinde de ilk sayfayı kaplamıştı haber (!).. Konu önemliydi (!) böyyük yıldız bir ayrılıp bir barışarak magazin gündemini kolayca meşgul ettiği kocası için “Boşanalım dediğimde bana iki tokat atsa dururdum. Şimdi o eskisi gibi değil, olmasın da zaten. Saygı korkuyla eşdeğer yürüyor.” Ailenizin sosyoloğu, psikoloğu konuştu, buyrun buradan yakın... Toplum iyice bellesin, konunun özeti;“Erkek tokadı attı mı duvara yapıştıracak ki saygı görsün”... Aslında bunu söyleyebilene iki tokattan fazlası lâzım... Madem ki mazoşist yesin dayağı...Hayır bu ülkede saçmalamak serbest ve hatta teşvik görür; “sapına kadar kadınım” dersin, ünlü bir erkek şarkıcıya, türkücüye ilânı aşk edersin, birinin kafasına şaplak atarsın, “kocam bana tokat atsın” dersin ve havadan edindiğin şöhrete şöhret katarsın. Ama asıl mesele ciddi gazetelerin bu aptal mesajları sürmanşet vermeyi nasıl kabul ettiği... Ve çıplak kadın fotoğraflarına yine sürmanşet neden gerek duyduğu...Bunu gerçekten anlamıyorum ve ne derlerse desinler kınıyorum. Medyanın topluma verilen mesajlarda sorumluluğu vardır ve buna uymak zorundadır! (Not: Angelina Jolie evlat edindiği çocuklarla gündeme geliyor, bunlar tokat isteyerek.)
Geçen seçimde halk koalisyon partilerinin icraatından memnun olmadığı için iktidar partilerini toptan cezalandırdı. Hepsi baraj altında kaldılar.AKP “değiştiği, artık laik-demokratik rejime saygılı bir parti olduğu” söylemiyle, her ne kadar seçmenin sadece üçte birinden oy aldıysa da yanlış “Seçim Kanunu” nedeniyle Meclis çoğunluğuna sahip olarak iktidar oldu. Ona oy verenlerin çoğu Genel Başkan Tayyip Erdoğan’ın bir daha aynı hataları tekrarlamayacağına inanmak isteyerek daha önce laikliğe karşı yapmış olduğu konuşmaları unutmayı tercih etmişlerdi.Oysa AKP döneminde sadece laiklik kuralı olarak; devletin tüm dinlere eşit mesafede durması, bu nedenle dini simgelerin kamusal alanda yasak olması nedeniyle toplumun bölünmesi, aynı dinden insanların kutuplaştırılması devlet dairelerinde “hakedenin” değil sadece partili ve aynı görüşte olanların görülmemiş boyutta kadrolaşması, belediye ihalelerinde de benzer tercihlerin sürdürülmesi partiye özellikle kendi tabanı dışında oy verenlerin güvenini sarstı.Bu dönemde ülkede can ve mal güvenliği sıfırlandı, şiddet ilköğretim okulllarına kadar indi. İnsanlar sokağa çıkmaktan korkar oldular.“Ekonomi iyi” denmesine rağmen aç ve işsiz insan sayısı azalmadı, arttı.Yakında deprem beklenen şehirlerde bile vatandaşın can güvenliğini sağlayacak hiçbir önlem alınmadı.Türkiye’nin iç politikası gibi dış politikasında da büyük hatalar yapıldı. Ne Kıbrıs, ne Ermeni, ne de Ortadoğu (özellikle Irak) ile ilgili başarılı bir siyaset sürdürülebildi.MEHMET AĞAR AÇIKLIYOR!Ve Türkiye 2007 yılında, 2002’de olduğundan çok daha ciddi sorunlarla karşı karşıya...Dokunulmazlıklar bütün ısrarlara rağmen kaldırılmadı (suç dosyası olan Hükümet üyeleri ve milletvekilleri bu zırhın arkasında durmaya devam ettiler).Seçim ve Partiler yasaları değiştirilmedi. Bu nedenle de Türkiye hâlâ demokratik bir yönetime kavuşamadı.Bütün bu nedenler CHP’ye oy verecek seçmen dışındaki geniş bir kesimde merkez sağda yeni bir parti veya merkez sağ partilerin aynı çatı altında toplanması isteği yarattı.Merkez sağ partiler arasında en yüksek oy potansiyeline sahip görünen DYP’ye uzun süredir bu yönde baskılar sürmekteydi, bununla birlikte kısa süre öncesine kadar DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar bir birleşmeye veya seçim ittifakına karşı görünüyordu.Sonra onun Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz’la bu konuda görüşmeler yaptığını duyduk. Ve Ağar uslûp değiştirdi... Artık “herkesi kucaklayarak toparlanmak”tan, “bu konuda katkı verenlerin siyaset tarihine geçecek olumlu bir iş yapmış olacağından” söz ediyor.Evet doğru, bunu yapanlar ve ihtiyaç hissedilen alternatifi doğuranlar gerçekten çok önemli bir görevi yerine getirmiş olacaklar.DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar bu birleşmenin nasıl olacağını, neden fikir değiştirerek merkez sağda birleşmeyi kabul ettiğini, birleşmenin “Demokrat Parti’yi canlandırmak” anlamına mı geleceğini Pazar günü STAR TV’de benim hazırlayıp sunduğum Her Açıdan’da anlatacak.Ben de merakla bekliyorum!*****Kriminal vaka değilmiş, yok canım!Artık hayretin ve dehşetin zirvesinde dolaşıyoruz ama vurdumduymazlığın bu kadarı insanı hâlâ hayrete düşürüyor.İstanbul’un göbeğinde bir ailenin aslan gibi iki genç oğlu (biri geride bir bebek ve eş de bırakarak) iki cani tarafından ölüme gönderildi.Her tür ağır suçtan sabıka dosyaları kabarık ama bütün suçlular gibi serbest iki kişi onlara bıçakla saldırarak denize attı ve boğularak ölmelerine sebep oldu. Ve bu iki gencin anasının feryatları yürekleri parçaladı.Olay dehşet verici ama İstanbul Valisi’nin açıklaması daha da dehşet verici...Vali Muammer Güler “Rögar kapağının kapatılmaması da, bu olay da bir magandalık türüdür. Bu kriminal vaka değildir, polisiye vaka değildir. Toplumsal vakadır” demiş.Ağlamakla sinirden gülmek arasında kalıyor insan... Bu lâflarla İstanbul’da had safhadaki güvenlik sorununun sorumluları (Valilik, Emniyet, İçişleri Bakanlığı) toptan işin içinden çıkmış oluyorlar.Yine aynı örneği vereceğim ama, Vali Güler’in söylediği doğru olsaydı New York’ta suç oranı tek bir belediye başkanının gayretleriyle minimuma indirilemezdi.Can güvenliği başıboşluk nedeniyle ortadan kalktı ve bunun sorumlusu yukarda saydıklarımın hepsidir.Güldürmesinler insanı!(Not: “Dilara” olayında bilirkişi “Anne de suçlu olabilir” şeklinde karar vermiş. Hiç şaşırmadım, neden acaba?)