Evren’in sözleri tesadüf mü?

3 Mart 2007

Öyle bir konuşmaydı ki “zamanlaması” gerçekten “büyük tesadüf” denecek kadar iyi hesaplanmıştı. Tam Güneydoğu konusunda bir hareketlenmenin görüldüğü, Türkiye’nin Kerkük konusundaki kararlarına “içerden” anlaşılmaz tepkilerin verildiği, Öcalan’ın imajı parlatılırken bir yandan da “zehirlendiği” iddiası ortaya atılarak devletin suçlandığı ve halka tehdit ifadelerinin kullanıldığı bu dönemde büyük tesadüftü.En sakin şekilde mevcut durumun düzeltilmesi, anlaşılmayan konuşmaların açıklığa kavuşturulması düşünülmeliyken darbe gibi tepeden inme bir yeni gündem yaratıldı, darbeci eski Cumhurbaşkanı Evren tarafından...Medya doğal olarak, durup dururken Kenan Evren’in başlattığı “Eyalet sistemine geçebiliriz” tartışmasını sürdürdü. Köşe yazarlarının çoğu onun bu zamansız çıkışını eleştirirken bazıları da meslektaşlarının eleştirilerini eleştirerek “Evren’e hak verdiklerini, onun geleceği görerek konuştuğunu” söylediler ve durumu “henüz bu konuyu tartışacak olgunluğa gelinmeyişine” bağladılar.Oysa bir ülkenin geleceğini, bütünlüğünü, Anayasa’sını, hukukunu, iç ve dış siyasetini, kaynaklarının kullanımını, kısacası her şeyini birebir etkileyecek, değiştirecek bir sistem, bir askerin, üstelik 90 yaşında emekli bir askerin “Kimse cesaret edemedi, ben ettim. Bu sisteme geçebiliriz” diyerek uluorta konuşacağı bir konu değildir. CESARET Mİ BAŞKA ŞEY Mİ?“Kimse söylemeye cesaret edemedi, ben ettim” modası (mı desem, bencilliği, şöhret merakı mı desem bilemiyorum) Türkiye’ye zarar vermektedir ve bunu öğrenmenin zamanı gelmiştir.Olayın “olgunluk”la bir ilgisi vardır ama o ilgi “aklına geleni damdan düşer gibi söylememe, işi uzmanlarına ve yetkililerine bırakma, susmayı bilme” olgunluğudur.Televizyonlara çıkıp “Türkiye bölünür mü, bölünmez mi” tartışmasını yapan, bölüneceğine karar verme hakkını kendinde gören ve “Aman bölünmesin, şöyle böyle yapalım” diye akıl veren gazeteciler de görüyoruz.Türkiye’nin bölünmesi öyle bir iki kişinin karar vereceği konu değildir. Bu topraklar ne çilelerle, uğruna ne hayatlar verilerek kazanılmıştır.Bu tür tartışmaların alelacele, ayaküstü fikir üreterek değil, doğru zeminlerde, doğru kişiler tarafından yapılması gerekir. Aklı başında toplumlar aynı zamanda sorumlu, ölçülü toplumlardır ve onlar bu hatalara düşmezler. Türkiye’nin sivil, seçilmiş yöneticileri, siyaset bilimcileri, deneyimli bürokratları vardır, böyle ciddi konular onlar tarafından yıllar içinde, enine boyuna araştırılıp tartışılır, gereken karar yönetimler tarafından verilir. O nedenle bu konuların üstüne atlamak ve hemen “takdir etmek” ya da “tepkileri komplekse bağlamak” yerine sabırlı olmak, yorumlarda acele etmemek gerekiyor.KISA SÜRE ÖNCE...Kenan Evren’in ortaya attığı “eyalet sistemi, federasyon” tartışmasındaki tesadüfe gelince... Bırakın Özal dönemini filan, bu konu çok kısa süre önce biri tarafından söylenmişti... Hem de Evren’in “cesaretini öne sürerek” söyledikleriyle büyük benzerlik içeren şekilde...PKK-Kongra Gel örgütünün lideri, eski DEP Milletvekili Zübeyir Aydar Şubat ayı başında Brüksel’de bir Yunan gazetesine konuşmuş ve Cumhuriyet gazetesi de 14 Şubat tarihinde haberi yazmıştı üst üste.PKK’nın bugüne kadar tam bağımsızlık için savaştığına dikkat çeken ve “ABD, PKK’nın koruyucusudur” diyen Aydar “Artık tam bağımsızlık diye bir şey düşünmüyoruz hedefimiz yerel parlamentosu ve özerk yönetimi olan İspanya’daki Katalonya modelidir” ifadesini kullanmıştı.Bu konuyu bugün öğleyin saat 11.50’de STAR TV’de, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün de katılacağı ‘Her Açıdan’ programında daha etraflı şekilde izleyebilirsiniz.*****“Bir Dilek Tut”un mucidi!Vallahi bu “Benim senaryomu, projemi çalmışlar” benzeri bir itiraz değil. Ama doğrusu özgün bir buluş olmadığını, programın fikir sahibinin başkası olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.FOX TV’de başlayan, Pınar Altuğ ve Cenk Eren’in sundukları “Bir Dilek Tut” programının isim annesi de, yaratıcısı da benim efendim...1992 yılında, TRT İzmir Televizyonu’nda yayınlanan Hafta Sonu programı içinde bir bölüm olarak “Bir Dilek Tut”u ben hazırlamış ve sunmuştum. Yayınlandığı süre içinde çok sayıda izleyicinin dileklerini gerçekleştirdiğimiz programın benzeri, daha sonra sanıyorum bir kez daha yapıldı.Bu ikincisi... FOX TV’dekinde dilek sahiplerinin “ünlü koçları” olması ve onları yarıştırmak gibi daha farklı bir formatı var ama sonuçta “fikir ve isim” FOX’un değil. Olay bundan ibaret.

Devamını Oku

İnadım inat!

2 Mart 2007

Sokakta çelik çomak mı oynuyorlar, ülke mi yönetiyorlar anlamak mümkün değil.Başbakan sözün nereye varacağını hiç hesaplamadan, gerçek kaosu bu sözlerin yaratabileceğini hiç düşünmeden “Kürt liderlerle görüşmemek Büyükanıt’ın şahsi düşüncesidir. Kurumsal olsa kaos doğar” diyor.Arkadan hemen Genelkurmay’ın cevabı yetişiyor: “Bu Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kurumsal görüşüdür.” Durumu izleyen halkın “N’olcak şimdi” demesine kalmadan bu kez Başbakan üstte kalma yarışında hamlesini yapıyor; Kürt liderlerin hiç değilse biriyle, hiç değilse “inadına görüşmüş olmak” için hemen telefona sarılıyor ve Talabani’yi arıyor.Cumhurbaşkanı Sezer’in, muhtemelen “Arkamızda ABD var” diyerek Türkiye’ye savurduğu tehditler nedeniyle randevu vermediği Talabani’yi...Hastaneye yattığı için “geçmiş olsun” dileğini iletecekmiş ama tesadüfe bakın ki daha önce veya daha sonra değil, hemen Genelkurmay açıklamasının ardından...Şimdi siz vatandaş olarak “Bu nasıl devlet yönetimidir ki sokak kavgası şeklinde, inatlaşarak sürdürülmektedir” diye sormaz mısınız?“Bu devletin, sorunları tartışıp karar alacağı MGK’sı yok mudur ki tüm tartışmalara halk ortak edilmektedir” diye sormaz mısınız?Eğer; Cumhurbaşkanı-Başbakan, Baykal-Başbakan, TSK-Başbakan, YÖK-Başbakan kavgalı iseler soramazsınız.Onun için soramıyor, şaşkınlıkla izlemekle yetiniyoruz. Bakalım ne zamana kadar!*****Evren olayında sürprizKenan Evren’in durup dururken yaptığı “Eyalet sistemine geçebiliriz” açıklaması doğal olarak medyada ve toplumda şok etkisi yarattı. Bu konuda, cevabı en fazla merak edilen sorulardan biri “Açıklamasının tesadüf mü, yoksa dış bağlantılı mı olduğu” idi.İşte bu sorunun ve Güneydoğu sorunu ile ilgili merak ettiğiniz birçok sorunun net cevabını Pazar günü “Her Açıdan”da bulabilirsiniz. Acaba Evren bu parlak buluşu nasıl yaptı, nereden esinlendi? Birileriyle görüşerek mi karar verdi?DTP’nin talepleriyle “uzlaşmak” mümkün mü ve devlet buna yanaşacak mı? DTP Diyarbakır İl Başkanı’nın sözleri tehdit miydi?Merak ediyorsanız Pazar günü öğleyin 11.50’de başlayacak olan ve; DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, üç gazeteci-yazar; Mehmet Altan, Ali Sirmen ve Mehmet Metiner ile Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Süheyl Batum’un katılacakları programa bekliyorum.*****Suçluları korumayınNe de güzel kurtuluyorlar sorumluluktan... Hemen bir “kara koyun” bulunuyor ve geri kalanlar pirüpak işin içinden çıkıyorlar.Üstü açık lağım çukuruna düşerek ölen küçük Dilara’nın haberi manşetlerde yer alınca yine kara koyun bulundu: İSKİ ve müteahhit firma...İSKİ Genel Müdürü görevden alındı, müteahhit de sözleşmesi iptal edilerek ve 2 yıl ihaleye girme yasağı getirilerek “ceza” landırıldı (!)Yani kendi sınırları içindeki ağzı açık rögar deliklerini görmeyen, denetleme yapmayan Bahçelievler Belediyesi’nin hiçbir sorumluluğu, suçu yok.Aynı şekilde karayollarına çakılan bariyerlere saplanarak veya kafası koparak ölen sürücüler nedeniyle de belediyelerin hiçbir suçu yoktur.Sonuçta hayatının baharında yaşamını yitiren 5 yaşında çocuklar, gençler öldüğüyle, aileleri yandığıyla kalır ve “görevden alma” ile kapatırlar bu apaçık cinayetleri...Ve “adalet istiyoruz” diye haykıran ama “sessiz çoğunluk” denerek sesine kulak asılmayan çaresiz toplum, bir sonraki cinayete kadar yine kaderine terkedilir.Var mı yeryüzünde böyle bir ülkenin benzeri acaba! Var mı söylesinler bize!Eğer Türkiye iddia edildiği gibi bir hukuk devletiyse, adalet varsa Dilara cinayetinin suçlularına hesap sorulmasını istiyoruz.Sormayan Yargı suça ortaktır!

Devamını Oku

Bu da “lâğım canavarı” mı?

1 Mart 2007

Çözemedikleri sorunlara “canavar” derler bu ülkede... Ve o canavarları sonsuza kadar kurbanlar sunarak besler, yaşatırlar... Her kurbanda biraz daha semirerek, gelişerek büyüyerek alır başını gider canavarlar.Trafik canavarı her yıl binlerce can alır ama çözüm aranmaz... Çözüm üretilecek kadar ciddiye alınmaz... Uyuşturucu canavarı, şiddet canavarı, töre canavarı, maganda canavarları ortada elini kolunu sallayarak dolaşır, ciddiye alınmaz.Anne-babasının gözbebeği 5 yaşındaki Dilara’nın ölümüne neden olan “üstü kartonla kapatılmış” çukura da “lâğım canavarı” dememiz gerekiyor herhalde... Tabii bunu derken “Allah sizi kahretsin, Tanrı’nın lâneti üstünüze yağsın” gibi beddualar etmemiz de kaçınılmaz, zira acının bu kadarına dayanacak yürek düşünülemez.Bu ülkede 17 aylık bebeğe tecavüz vahşetinden, pırıl pırıl gençlerimizi zevk için öldüren canilere, dikkatsizce, özensizce karayollarına çakılan bariyerlere saplanarak veya kafası kesilerek ölen ya da yollara atılmış kum yığınlarında aracıyla kayarak yaşamını kaybeden insanlara kadar öyle dehşet verici haberlerle karşılaşıyoruz ki dünyanın en geri kalmış ülkelerinde bile bu kadarına rastlayamazsınız.Ama 5 yaşındaki Dilara’nın üstü kartonla örtülmüş rögar çukuruna (kısacası “lâğım”) düşerek ölmesi hepsinin üstüne tuz biber ekti. Saçlarına pislikler bulaşmış küçük, sevgili kızını kucağında taşıyan ve kulağına “Canım benim, yavrum benim” diye fısıldayan, öldüğüne inanmayarak hastaneye götürmek isteyen babanın acısını hissedebiliyorlar mı acaba?Birbirlerine sarılarak “artık olmayan” bebeklerinin acısını dindirmeye çalışan, teselli arayan o anne babanın ızdırabını düşünebiliyorlar mı?O kanlı gözyaşlarının anlamını biliyorlar mı taş kalpli yaratıklar?İNSAFSIZLAR!Bahçelievler’in sorumsuz, tembel, saygısız belediyesine sesleniyorum; bunları görüyorlar mı?Vatandaşın cebinden çekerek, işsiz ve cebinde 5 kuruşu olmadığı için intiharı düşünen, böbreğini satmaya kalkan gençlerin hakkını yiyerek oy kazanmak için dağıttıkları seçim sadakası paketlerini düşüneceklerine yollardaki dev lâğım çukurlarını kapatmaları gerekirdi.Bir çukuru üstü kartonla kaplı olarak bırakan bir belediyenin başkanı ile diğer sorumluları “cinayet suçu” ile yargılanmalıdır. Hem de tartışmasız olarak...Ama hanımlar, beyler; bunun için toplu tepki gerekir. Toplumsal sorumluluk ve dayanışma gerekir.“Suçu ‘canavar’ların üstüne atarak bizi susturamazsınız” diyen bir toplum gerekir.Ve o da bizde yok.Ne yazık ki gerçek bu!21. yüzyılda lâğımda boğularak ölen Dilara’lara ağlamak kaderimiz bu yüzden!*****301 hakkında...Bir akşam yemeğinde tanımak şansını bulduğum çok değerli bir hukukçu, yılların deneyimine sahip öğretim üyesi Prof. Şener Akyol’un TCK 301. madde hakkındaki görüşleri o kadar ilgimi çekti ki duyurmayı görev biliyorum.Prof. Akyol şöyle diyor;“Bu maddeden ve buna benzer ‘kritik’ maddelerden, hatta belli ağırlıktaki suçlardan dolayı dava açma yetkisinin bir savcıya değil, savcılar kuruluna verilmesi, savcılar arası iletişimin ve karar sürecinin bir hafta ile sınırlandırılması yolunda bir önlem, ihtiyaca cevap vermek yanında kamuoyunu da rahatlatacaktır.Fransa’da ‘itham dairesi’(Chambre d’accusation) hemen hemen böyledir.” Adalet Bakanlığı’nın çözüm önerileri arasında bu çok pratik ve kolay görünen çözümü de değerlendirmesi iyi olur.Ne demişler; “El elden üstündür”!“Belli ağırlıktaki suçlar” tanımını duyunca aklıma ağır suçlara bir türlü verilemeyen ağır cezalar geldi. Örneğin; etrafa ateş ederek insanları öldüren veya felç eden magandalar bile “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakılıyor.Ben ağır cezaların verilemeyişini hakimlerin can güvenliği olmaması ile de ilgili olduğuna inanıyorum. Bu tür ağır cezalık suçlarda da kararın o anda davaya bakan hakim yerine “kimlikleri açıklanmayacak bir hakimler kurulu” tarafından verilmesi mümkün olamaz mı acaba?Çaresizlikten hepimiz hukukçu, hepimiz siyasetçi kesiliyoruz, görüyorsunuz!

Devamını Oku

Sonsuza kadar konuş!

28 Şubat 2007

Kenan Evren yine konuşmuş ve “Güneydoğu bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir” demiş.Bunun yanında “Zana’yla görüşürüm, kimseden çekinmem”den başlayarak birçok şey daha söylemiş.Özetine baktığınızda “Ben hâlâ buradayım, isteyen olursa parlamentoya bile girerim” mesajı çıkıyor. Bir de emekli bir asker olarak hâlâ sivil hükümetlere akıl verme, etkileme, müdahale isteği... Hızını, hevesini hâlâ alamamış anlaşılan...“İlerde” neler olacağına ancak bu ülkeyi yöneten siviller karar verebilir... Eyalet sistemi çok gerekliyse “ilerde” onlar düşünür, ülkenin siyasetçisi, bilim adamı, medyası, sivil toplumu her yönüyle tartışır, çok gerekliyse olur. Değilse olmaz... Şimdiden, bunca sorunun arasında medyumluk yapmaya hiç gerek yok.Türkiye’de Türklerle Kürtlere farklı muamele yapılmadığını, onların bakanlıklara, Meclis başkanlığına veya cumhurbaşkanlığına gelebileceğini, geldiğini çocuklar bile biliyor. Malûmun onun tarafından ilânına da gerek yok.Ama aynen “tadı damağında kalan ve asla geri dönme hevesinden vazgeçmeyen” siyasetçiler gibi, Hazret de vazgeçmiyor. Gündemde olmamak rahatsız ediyor onları... Hollywood’un gözden düşen yıldızları gibiler aynen...Peki kaç yaşında Evren?Tam 89 yaşında... Bazı istisnai beyinler dışında bu yaştaki konuşmaların sağlıklı kafayla söylenmiş olduğunun kabul edilmesi için doktor raporu istiyorlar.Sukût etme erdemini, bunun zamanının geldiğini öğrenebilmeleri için 100 yaşına gelmeleri mi gerekiyor acaba?Ve ayrıca... Acaba nü resim yapmaktan sıkılmışmıdır ki Anayasa’yı yok farzederek ulu orta konuşmaktadır?***** Hangisi doğru?Bu yazının konusu “örtünmek ya da örtünmemek” tartışması değildir, peşinen söyleyeyim... Çünkü söylemediğim zaman hemen Nur ve Ahzab surelerini paketleyip, sanki ben onlar kadar bilmiyormuşum gibi gönderiveriyorlar.Oysa gayet iyi biliyorum, defalarca kelime kelime inceledim ve tekrarlayayım; benim anladığıma göre Kur’an’da “saçların örtülmesi” veya “tesettür”le ilgili bir emir yok. Birçok din adamı da aynı şeyi söylüyorlar.Bu konuyu daha önce köşemde de yazdım, programımda da tartıştım. Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’na da sordum. İzleyenler bilirler... Onun için şu andaki tartışmanın “Örtünmek emir midir” veya “Örtünen kadınlar daha mı makbul Müslüman’dır” olmadığını önceden bildirmek istiyorum.Konu Suudi Arabistan’da, konuklara böyle bir mecburiyet getirilmemiş olmasına rağmen Arapların karaçarşafı ile ortaya çıkan Emine Erdoğan’ın “Kendi isteğimle örtündüm” şeklindeki açıklamasıdır.Başbakan Erdoğan’ın da “Eşim Arap’tır” dediği Emine Erdoğan kendi ağzıyla “Nasıl örtündüler” isimli kitapta ağabeyinin zoruyla örtündüğünü ve bunu önceleri ağlayarak yaptığını anlatmıştı.Zaten şu anda da “ağabeyim örtünmemi istediğinde...” diyor. Peki sonra neden “daha önceki mülakatta sözlerinin yanlış anlaşıldığını” söylüyor? Yanlış ne?Niçin şimdi farklı bir açıklama yapma gereği duyuyor, ben onu merak ettim. Acaba bunu da açıklar mı bilemem ama sormuş olayım!***** Zorunlu yayınSobadan sızan gaz Bayburt’ta 5 kişilik aileyi yok etmiş. Korkunç bir haber... Benzer korkunç haberleri banyolarda “şofbenden sızan gaz” sonucu olarak da her yıl kış aylarında duyarız. Aynen yaz aylarında uyurken “damdan düşüp ölenleri” duyduğumuz gibi...Sadece korkunç değil, daha çok utanç verici...Sayısız televizyon kanalına sahip bir ülkede yapılacak anonslarla insanlara pekalâ bu tehlike “ölüm haberlerini tekrar tekrar vererek” anlatılabilecekken bu yapılmıyor.Neden? Çünkü hiçbir TV kanalı dakikalarını kendisine para getirmeyecek bir programa, kısa da olsa, ayırmak istemiyor.İşte burada tüm kanallara bir şekilde “zorunlu yayın” şartı konması lâzım, başka çözüm yok.Bunu görene kadar bakalım daha kaç ailenin yok olması gerekecek!

Devamını Oku

Muhammet’in geleceğine ipotek koymak!

27 Şubat 2007

Futbol yazarı değilim, futbol meraklısı da değilim. Ama bir milli maçı (basket dahil) veya kupa maçını izlemem için davet geldiğinde gider ve gözden kaçabilecek tüm detayları da yakalayarak kusursuz şekilde maçı anlatırım.Bunu yazayım ki gelebilecek teklifleri de peşinen ortadan kaldırmış olmayayım (yerinde izlediğim Leeds-Türkiye maçı ve Brezilya-Fransa dünya kupası maçının tadı hâlâ damağımdadır, o nedenle...)Futbol meraklısı değilim ve lâkin Beşiktaş’ın alt yapısında oynayan süper yetenek 12 yaşındaki Muhammet’e Barcelona’dan gelen teklifi dikkatle izliyorum.Bir yazar ve bir anne olarak...Düşünün dünyanın en ünlü futbol takımlarından biri, henüz 12 yaşında olan bir Türk çocuğunu “geleceğin Maradona’sı”, “Tek kelimeyle harika bir futbolcu” diyerek istiyor. Ona yatırım yapmaya ve yetiştirmeye talip oluyor ve Beşiktaş ne yapıyor; “1 milyon Euro yerine 2-3 milyon vermezseniz göndermeyiz” diyor.Buna haklarının olmadığını, başına talih kuşu konmuş bir gencin önüne para engeli çıkarmalarının büyük bir yanlış, büyük bir haksızlık olduğunu görmeleri gerekir.Acaba kendileri İspanyol takımının sağlayacağı geleceği Muhammet’e sağlayabilecekler mi, böyle bir güçleri ve dünya çapında isimleri var mı? Acaba buna benzer bir fırsat bir daha o gencin karşısına ne zaman çıkar? Daha ileri bir yaşta çıkması şu anda yetiştirilmesi imkânının yerini tutar mı?Beşiktaş, kendi çıkarını düşünürken bencillik yapmamak ve bu gencin “böyle bir teklif karşısında” geleceğine ipotek koyma hakkına sahip olmadığını bilmek zorundadır.Çünkü bu durumla, yetişmiş bir futbolcunun satın alınıp verilmesi arasında çok fark vardır.Şimdi gelelim “anne” olarak diyeceklerime; ben Muhammet’in annesi olsam çocuğumu derhal Beşiktaş’tan alır ve Barcelona’ya yollardım. Bunun yapılan sözleşmedeki tazminatı ne ise onun ödenmesini de Barcelona’dan talep ederdim.Söz konusu rakamlarla alakası olmadığı kesindir.İnanın bu haber bana “insanların ne kadar sorumsuz ve bencilce” davranabileceğini, maddi çıkar için 12 yaşında bir çocuğun bile hayatıyla oynayabileceğini bir kez daha gösterdi.Para nedeniyle Muhammet burada kalırsa pes doğrusu!*****“Biz Türk’üz ve gurur duyuyoruz”Osmanlı İmparatorluğu’nun Kurtuluş Savaşı’na ve Atatürk’e karşı çıkmasıyla tanınan son İçişleri Bakanı Ali Kemal’in İngiliz Milletvekili torunu Boris Johnson Türkiye’yi savunmuş ve...“Türkiye’den neden korkuyoruz” başlıklı makalesinde “Papa’nın, papazların saçma açıklamaları nedeniyle Avrupa Türkiye’ye küçümseyerek bakıyor” diyerek Fransa’yı, Belçika’yı, Yunanistan’ı eleştirmiş.Tarih böyle çelişkilerle doludur işte, bu da güzel bir çelişki... Boris Johnson’a teşekkür mesajları göndermemiz gerekiyor. Önce Hükümet’in, sonra bizim...Ama Hükümet’in yaklaşan seçimler gibi hayati (!) bir meşguliyeti varken akıllarına gelir mi bilmem... (Gelmediği içindir ki bugün Ermeni sorununda bu durumdayız.)Bu arada Nehar Kumcu isimli bir Ermeni okurumuz “Sayın Mengi, biz neden böyle olduk” diyerek başladığı mektubunda çok önemli şeyler söylüyor... Okuyalım: “Neden Ermeni asıllı her vatandaşın DİASPORA ya da ASALA ile ilgili olduğu sanılıyor? Biz Türk’üz ve bununla gurur duyuyoruz. Benim dedemin babası, Sultan Abdülhamit’in maiyetinde görev yapmış. Kuşkucu ve sansürcü olarak tanınan bir padişah bile Ermenilere güvenmiş. Ben askerliğimi İzmir’de yaptım. Bana bir tüfek verdiler, ihtiyaç halinde bu toprakları düşmana karşı savunayım diye... Nüfus cüzdanımda T.C. Devletinin mühürü var... Şimdi bana sen bizden değilsin diyorlar; gücüme gidiyor.Amaçları, benim gerçekten Türk olmadığıma inanmamı sağlamak, beni isyan ettirmek ve Türkiye’den, Türklerden soğutmak... Bu çok tehlikeli bir durum yaratır. Türkiye’de yaşayan yaklaşık 80 bin Ermeni’den 2 bini bu propagandanın etkisinde kalsa, büyük kargaşa çıkar.Sayın Ruhat Hanım, Sarkis Terziyan isimli bir büyüğümüz, bir kitap yazmış. Yaklaşık on gün önce piyasaya çıkan bu kitabı size gönderiyorum (...) Sizden istirhamım şu olacak: bu kitaptan birkaç tane getirtip, tanıdığınız Ermeni asıllı vatandaşlarımızın okumasını sağlayınız. Ne kadar çok kardeşimiz okursa, bu ırkçı propaganda o kadar etkisini yitirir.”Nehar Kumcu’nun söz ettiği kitabın adı “Atatürk’ü Anlayamadınız”... Ankara’da Dost Kitabevi tarafından çıkarılan bu kitabı sadece Ermeni vatandaşların değil, Türklerin de okuması çok, çok iyi olur. İnanılmayacak kadar etkileyici ve güzel bir kitap, bulunmasının da zor olduğunu sanmıyorum.Sayın Kumcu’ya anlattıkları konusunda hak veriyor ve mektubu için teşekkür ediyorum. Türkiye’nin masum Ermeni vatandaşlarına bu gözle bakanların “büyük bir hata içinde olduklarını” ve ülkeye zarar verdiklerini bilmeleri gerekir.

Devamını Oku

Çarşaflı diplomasi

26 Şubat 2007

Başbakan Erdoğan'ın Suudi Arabistan gezisine karaçarşaf damgasını vurmuş. Haberler "başörtüsü" diyor ama başörtüsü değil, artık bal gibi karaçarşaf!Her şeyden önce kadınların "sözü kabul edilen, konuşması dinlenen" vatandaş kabul edilmediği, en basitinden herhangi bir açıklama için bile "kadının erkek yakınlarına başvurulduğu" bir ülkeye yapılan resmi ziyarette Emine Hanım'in ve koca bir grup kadının ne işi var, onu sormak lazım. Şimdiye kadar bütün başbakanlar, bakanlar bütün resmi gezilere eşlerini mi götürüyorlardı? Bu ekstra masraflar kimin cebinden çıkıyor?Daha sonra da Emine Erdoğan'ın kendisinin ve korumalarının, Zeynep Babacan'ın karaçarşaftan farksız kıyafetlerine gelebiliriz.Evet, Suudi Arabistan'da kadınların örtünmesi baskı ile mecburi tutuluyor. Ama hem onlar konukların buna zorunlu olmayacağını bildirmiş, hem de bu hükümet döneminde bizim heyetteki kadınlar zaten tesettürlü... Üstelik Arap ülkelerinin veya Pakistan, hatta Afganistan gibi ülkelerin kadınlarından da sıkı şekilde, "saçın tek teli görünmeyerek" örtüyor.Arap ülkelerinden Türkiye'ye gelen kadın konsoloslar çağdaş kıyafetlerle gezerken onlar Araplar gibi giyiniyor. "Kimse kimseye karışmasın, herkes özel alanı içinde sınırsız özgürlüğe sahip olsun, demokrasi bunu gerektirir"... Ama burası onların özel alanı değil, Türkiye devletini, Türk insanını, Türk kadınını temsil ediyorlar... O zaman Suudi Arapları gibi giyinmemeleri, en azından Türkiye'de ne giyiyorlarsa onu giymeleri gerekir, değil mi?Kraliçe Rania da Müslüman, üstelik eşi Hz. Peygamber'in soyundan geliyor. Ama o karaçarşaf benzeri bir kıyafetle, "abaya" ile çıkmamış ortaya... Korumalarını da öyle giydirmemiş. Şimdi onlar daha mı az Müslüman oldular?Diplomatik heyetle gidenlerin çok iyi düşünmesi lazım!***Baykal sinir bozuyorPazar günü programda da söyledim; bugüne kadar iktidar partilerinin medyaya baskı yaptıkları sık sık görüldü, tamam. Hele maliyeyi ve tüm birimleri aynı anda göndererek bir televizyon kanalına baskı uygulanması tepki gösterilmeyecek bir durum değil ama muhalefet daha mı saygılı davranıyor?Neredeyse bütün partiler yaptıklarını eleştiren medya kuruluşlarına hemen tepki içine giriyor. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bildiğim kadarıyla VATAN gazetesine küs... Bana küs, telefonlara çıkmıyor. Programa davet etsek sanki vatandaşı aydınlatacak değil de, bana iyilik yapacakmış gibi gelmiyor (Hangi yazıdan dolayı küs olduğunu bile biliyorum). Sonra da çıkıyor medyayı kışkırtmak için "Korkup pıstılar" diyor. "Hükümet üstlerine yürüdü, onları sindirdi" diyor. "Medyayı sorumlututtuğunu" söylüyor.Ben de diyorum ki "Medyayı kimse sindiremez. Biz televizyonda da, yazılanınızda da her tür baskıya ve her dönemde karşı çıktık. Bu nedenle çok sıkıntı çektiğimiz dönemler oldu ama yılmadık, yılmayız. Pazar günü Her Açıdan programında 'medyaya baskılar'ı dört gazeteci (Oktay Ekşi, Nazlı Ilıcak, Mine Kırıkkanat, ben) ve CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, telefonla da Tuncay Özkan'ın katılımıyla her açıdan, hiç çekinmeden tartıştık. Birçok gazete, gazeteci, yazar bu konulan yazdı, yazıyor. Bunları görmüyor mu? Görmüyor ve ilgilenmiyorsa bilmeden suçlamaktan vazgeçsin"...Sinir bozmaya başladı çünkü... Biz de çıkıp "Türkiye'nin istediği gibi bir CHP'nin ortaya çıkamamasından onu sorumlu tutuyoruz" desek nasıl olur?Ne hisseder, bir düşünsün!***Ermenice yerine İngilizce olmaz mı?Ermeni belgelerini inceleyecek "Ermenice bilen" Türk tarihçi yokmuş. Bu nedenle Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu "Tarih araştırmacıları için Ermenice dil kursu açacaklarını" söylemiş.Biraz uzun sürmeyecek mi? Bir dili "belge anlayacak kadar", "bilimsel inceleme yapacak kadar" öğrenmek yıllar alır. Oysa belgelerin İngilizce'ye çevrilmesi çok daha kolaydır.Nitekim bildiğim kadarıyla Türkarşiv bilgi ve belgeleri İngilizce'ye çevrildi. Demek ki Ermenistan bugüne kadar bunu yapmaya gerek görmemiş.Zoryan Enstitüsü nün kendi kafalarına göre tarih yazdığı ve Amerika/Avrupa ülkelerine dağıttığı yüzlerce kitabından dolayı da gerek duymamış olabilirler.Bizim tarihçiler oturup yeniden dil öğrenene kadar onların belgelerini İngilizce olarak ortaya koyması çok daha kolaydır. Bence bunu talep etmemiz gerekiyor.

Devamını Oku

Aşk ve dayak!

24 Şubat 2007

Kızsam da dayanamayıp bir yandan gülüyorum onun yazılarına, elimde değil. İşin acı tarafı da bu zaten, gülünce, anlattığı konularla ilgili olarak “güleriz biz ağlanacak halimize” durumu ortaya çıkıyor. (Bu “kızıp aynı anda gülme” durumum yalnızca Selahattin Duman yazılarına özgü bir haldir.)Selahattin Duman’ın kadınlara bir garezi yok elbette, hiç sanmıyorum. Bir gecede 40 kadınla dans ettiğini (yoksa daha mı fazlaydı?) gururla anlatan bir erkeğin “nisa taifesi” dediği kadınlara kastı olamaz.Bazı yazılarıyla, örneğin Sevgililer Günü yazısı, erkekleri de fena halde kızdıran birinin hiç olamaz. Demek ki bir karşı cinse vuruyor, bir hemcinslerine...Önce buradan başlayalım; Selahattin Duman Sevgililer Günü’nü pek hafife aldı; “ömür boyu aşk”ın mümkün olamayacağını, “bu günün erkeklere tuzak olduğunu” ve “erkeklerin sırf kadınları mutlu etmek için Sevgililer Günü’nü kutladığını” filân yazdı ya, işte o gün kıyamet koptu ama ben kimseye haber vermedim. Erkek okurları (aynı mektupları kendisine de gönderdiler mi bilemem) onu bana şikayet ettiler. Hem de “Lütfen yazın, sakın unutmayın Ruhat Hanım, yoksa gelecek Sevgililer Günü’nde yine yazar” diyerek...Başta İzmir’den yazılı ve sözlü tepki veren tanınmış bir sanayi yöneticisi (ve yazar) Şevki Figen geliyor. Şevki Figen uzun yıllar hayatını paylaştığı sevgili eşi Leyla Figen’i bir hastalık sonucu beklenmedik şekilde kaybettikten sonra bile (nur içinde yatsın, içi de dışı kadar güzel, çalışkan, üretken, kusursuz bir kadındı) ona olan aşkı hiç bitmemiş, hâlâ onunla yaşayan bir erkektir. Onları tanıyan herkes de bilir, hani onlara Leyla ile Şevki yerine “Leyla ile Mecnun” demek hiç yanlış olmazdı. İşte bu Şevki Figen, Duman’ın o Sevgililer Günü yazısına fena halde bozulanların ilkiydi.Aşık erkeklerin bu özel günü çok da mutlulukla ve isteyerek kutladıklarını, aşkın ömür boyu (ve hatta taraflardan birinin kaybından sonra bile) sürebileceğini anlatırken sesi duygu yoğunluğuyla titriyordu.Sevgililer Günü’nde bütün gün Leyla’sını anmış, ona şarkılar söylemişti ve Duman’ın bunları bilmesini istiyordu.Sonra arkadan başka “aşık erkek” tepkileri geldi. “Ömür boyu aşk”a inananlardan...Yaa işte böyle sevgili Selahattin Duman, demek ki o günü kutlamak erkeklerin hepsine, yani “seven” erkeklere azap gibi, tuzak gibi gelmiyor. Bunu bir köşeye not etmek lâzım.***Geçen Cuma günü yazdığı “Gültepe’de 950 kadınla yapılan” ve bu kadınların yüzde 7’sinin “dayağı hak ediyoruz” dediği, yüzde 30’unun ise “dayak esnasında araya girmenin şık olmayacağını” düşündüğü ankete gelince.Doğrusu bu sonuç beni gerçekten yerimden zıplattı. Gerçi yıllardır bu tür sonuçlar zaman zaman çıkar ama 2007 yılında hâlâ aynı noktada kaldıklarını görüp de zıplamamak mümkün değil.Şöyle bir açıklaması var tabii; bu zavallı kadınlar gözlerini açar açmaz baba evinde de aşağılama, hakaret, şiddet gördükleri için dayağın “kadının kaderi olduğuna” inanıyorlar.Onlara göre erkek; en ufak bir hata halinde olanca hırsını karısından, kızından çıkarma hakkına sahiptir, nokta son.Onlar dayağın “yaşamın doğal bir parçası olduğunu” peşinen kabullenmişlerdir. Hiç değilse yeni ceza kanununda aile içi şiddete ağır yaptırımlar getirildiğini bilmiş olsunlar (yazarken buna da gülüyorum ya... Cinayete ceza vermeyen yargı dayağa mı verecek?)Bu kez de Selahattin Duman gülecek ama; ne diyeyim, galiba bize yapacak tek şey kalıyor; beddua etmek... Her türlü şiddete başvuranın elleri kırılsın, boyu devrilsin inşallah!*****Yaşam nasıl başlamış?İstanbul Belediyesi “Yeryüzünde yaşam nasıl başladı” sorusuna cevap arıyormuş. Bu sorunun cevabıyla uğraşacaklarına “yakın gelecekte İstanbul’lu vatandaşların yaşamını toplu şekilde yitirmemesini nasıl sağlayabiliriz” sorusuna cevap arasalar çok daha iyi olur.Malûm, büyük bir deprem beklenen şehirde belediyelerin sağlam raporu verdikleri binalar durup dururken çöküyor, insanlar ölüyor.Bir de depremi düşünün maazallah! Bu durumda “yaşam nasıl sürecek”i daha çok merak etmek gerekmez mi?(Not: Buraya, durup dururken kalorifer kazanı patlayan ve öğrencileri ölen okulları da ilâve edebilirler. BU KAZA(!)lar belediye başkanlarının gezip görmeye gittikleri Paris’te, Londra’da neden olmuyor da hep Türkiye’de oluyor acaba, o soruyu da ekleyebiliriz.)***Ödül gibi ceza!Şu yılbaşı gecesi cinayetini kapatmalarına izin vermemek lâzım. İyi bir üniversitenin mühendislik bölümü öğrencisi 20 yaşındaki pırıl pırıl, yakışıklı, akıllı bir genci (Adem Doğan) öldüren maganda “silahım yere düştü, ateş aldı” diyerek 3 yılla kurtulacak.Oysa böyle bir hikâyeye çocuklar bile inanmaz. Ne demek “Tehlikeli bir grubun geldiğini gördüm, namluya mermiyi sürdüm”?Eğlence gecesinde böyle mazeret mi olur?Elinde silah ne arıyor?Ya cezayı mümkün olduğunca indirmek için öne sürülen “Adem’i tanımıyordu, neden öldürsün” mazereti ve bu nedenle “kazara adam öldürmek”ten yargılanması ne demek?Cezayı “ödül gibi” verirseniz masum insanları zevk için öldüren katillere nasıl engel olacaksınız ey hakimler?

Devamını Oku

Yılmaz ve Bahçeli demiş ki...

23 Şubat 2007

Dün Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi “Ego’lar Savaşı” başlıklı yazısına “seçim telaşı -veya ateşi- siyasi partiler arasında birleşme laflarını tekrar gündeme taşıdı” diyerek başlamış, sağ ve sol partilerin tek başına barajı geçme hayallerinden, egolarından söz ederek sürdürmüştü.Aynı gün Hür Parti Genel Başkanı, eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan VATAN gazetesine geldi.Kısa sohbetimiz genellikle seçim öncesi merkez sağdaki tüm partilerin birleşmesiyle ilgiliydi. Sabah bir hastane açılışına katıldığını, orada birçok partiden siyasetçilerle, genel başkan yardımcılarıyla konuştuğunu ve hepsinin “mutlaka ulusal ittifak gerektiği” görüşünde olduklarını söyleyen Okuyan “Onlar böyle diyor ama genel başkanlarına bakıyorsunuz hiç oralı değil” dedikten sonra 2002 seçimleri öncesine ait bir anekdot anlattı.Ecevit, Yılmaz, Bahçeli hükümeti erken seçim kararı alınca Yaşar Okuyan, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli’ye giderek “Ne yapıyorsunuz, bu kararı alırken kamuoyu araştırmalarındaki durumunuza baktınız mı” diye sormuş.Bahçeli “Biz sadece AB karşıtlığından yüzde 20 oyumuzu alırız” derken Yılmaz “Biz sadece AB taraftarlığımızdan yüzde 20 oy alırız” cevabını vermiş. Sonrası malûm, hepsi barajın altında kaldılar.Tekrar Oktay Ekşi’nin yazısına dönecek olursak, halkın sesine kulak verecek olursanız merkez sağ ve sol partilerin telaşının onun dediği gibi sadece “seçim” değil, “rejim” olması gerekiyor. Eğer rejimin altının derinden derine oyulduğunu, had safhadaki kadrolaşmayı, rejime bağlı tüm kurumlarla sürdürülen çekişmeyi ve diğer gelişmeleri bu partiler de görüyorlarsa o zaman artık böyle bir “ego” lüksleri olmadığını da bilmeliler.Ben Ekşi’nin aksine DYP ve ANAP’ın birleştikleri ve aynı çatı altına daha küçük partileri de aldıkları takdirde ciddi bir şansları olacağına inanıyorum.En azından ülkelerine, “güvenilir bir alternatif parti” bekleyen geniş seçmen kesimine karşı görevlerini yapmış olacaklar.Bu iki partinin Yaşar Okuyan’ın anlattığı anekdotu da unutmamaları lâzım, garanti görülen oylar hayal çıkabilir.Şimdiye kadar ne partiler egolarına yenilen, hayal kuran genel başkanlarla kaybolup gittiler, değil mi?*****Yine “tarihiyle yüzleşmek”!Hrant Dink için 73 şair birlikte “Yetimler Ağıdı” isimli bir şiir yazmışlar. Yayınlanan kısmı gayet güzel, ellerine sağlık.Sadece “tarihiyle yüzleşmekten çekinmeyen berrak zihinler” bölümü sanki “tarihiyle yüzleşme” özelliğinin sadece bir gruba, bir kesime ait olduğunu anlatıyor gibi.Oysa Türkiye kastedilen konuda toptan bir tarihle yüzleşme başarısı göstermiş, hatta bütün dünyayı “tarihle hep beraber yüzleşme”ye davet etmiştir. Onlar henüz (tek bir tarihçi dışında) davete cevap vermediler o başka...Şair değilim ama düz yazı olarak bu hatayı hatırlatmak istedim.*****Medya tartışması!Bu Pazar Her Açıdan’da medyanın sorunlarını ve durumunu tartışacağız.* Türkiye’de basın görevini yapıyor mu?* Evrensel anlamda bir basın özgürlüğü Türk basını için geçerli mi?* Kurtlar Vadisi Irak dizisinin kaldırılması toplumsal tepki sonucunda mı oldu?* Türkiye’de başbakanlar neden hep medyayla kavgalı, iktidarlar medyaya baskı mı yapıyor gibi soruların cevaplarını;Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, İki gazeteci/yazar: Mine Kırıkkanat ve Nazlı Ilıcak, CHP Konya Milletvekili Atilla Kart ve tabii ben (yani; biri başyazar olmak üzere toplam 4 gazeteci/yazar) birlikte arayacağız.Merak edenleri bekliyorum.(Not: Yalnız, yayın saati son haftalarda maalesef zaman zaman değiştiği için, izleyecekseniz sabah 11.45’ten itibaren STAR kanalında olmanız gerekiyor. Her an başlayabilir... Ve bunu değiştirmek elimde değil!)

Devamını Oku