Uyuyan Bakan AKM’den ne istiyor?

14 Şubat 2007

Türkiye’nin uyuyan bir Kültür ve Turizm Bakanı var. Buna “rahatsızlığını” bahane ediyor ama normal şartlarda böyle bir rahatsızlığı olan ve en önemli toplantılarda uyuyan (diğer zamanlarda ne yapıyor düşünün artık) biri koca ülkeye Bakan olamaz. Bu dönemde ise herkes, her şey olabiliyor. Yeter ki ideolojisi uysun.Uyuyan Bakan Atilla Koç uzun süredir Atatürk Kültür Merkezi’ni yıktırmaya kafayı takmış durumda. Amacı “aynı isimle” yeniden yaptırmak mıdır onu bilmiyoruz, hiç de emin değiliz, zaten muhtelif iddialar var.Şimdi Bakanlık AKM’nin kültürel varlık olmaktan çıkarılması için İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na başvurduğuna göre açıkça belli ki niyetleri binaya ilaveler yapmaktan, genişletmekten ibaret değil. Oysa AKM büyük paralarla inşa edilmiş koca bir bina; yıkılmadan yenilenebilir, genişletilebilir... Onca trilyonu yerle bir edip bu milyonlarca fakir ve aç insanı olan ülkeyi ve cebinden çekilen ekstra vergilerle ekonomiyi ayakta tutan milleti yeni trilyonlar ödemeye mahkûm etmeye kimin hakkı var?Avrupa’da bu binalar yüzlerce yıl korunuyor, bizde neden korunmuyor ve yıkılıp yıkılıp yenileri yapılıyor? Daha mı zenginiz?Diğer ülkelerde oynanan oyunların dekor ve kostümleri de yüzlerce yıl korunuyor ve kullanılıyor, bizde bunu yapmayan, dekor ve kostümleri yok ederek her oyun tekrarında milletin kesesinden yeniden yüz milyarlar harcayan Bakanlık aynı israf alışkanlığını AKM binası için de sürdürecek görünüyor.Atilla Koç “hangi gizli veya açık niyetle AKM’yi yıktırmaya çalışıyor” sorusunun cevabı şu anda bir “bilinmeyen” ama Kültür-Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu istenen izni verdiği, Bakanlık da yıkıma karar verdiği takdirde her ikisi bu bilinmeyeni millete açıklamak zorundadırlar.Paralar bizim cebimizden çıkıyor, “hesabını” istiyoruz!*****Türkiye’nin “teftiş”leri!İşte ben bunun için inanmıyorum “bazı” müfettiş raporlarına... Bunun için “Bırakın Allah aşkına, biz bilmiyor muyuz bu ülkede kaç ciddi olayın üstünün örtülüverdiğini” diyorum... Ve bunun için en başta duyduğum açıklamaları “daha inanılır” buluyorum. Başbakanların, bakanların bile ağzından çıkanı ertesi gün yalanladığı bir ülkede şaşırmışız zaten kime inanacağımızı.“Yolla bir tekzip, olay bitsin” çağındayız. Arkadan da yolla birkaç müfettiş istediğin doğrultuda raporlar çıksın.Her olay için değil tabii ama çoğunda böyle olduğunu 25 yıl Adana milletvekili ve senatörü olarak görev yapmış olan babam Mehmet Ünaldı’dan da dinlerdim. Rahmetli de siyasi hayatı boyunca aynı konuya (özellikle rüşvet nedeniyle gerçeklerin asla öğrenilememesine) üzülüp çare aramıştı. Benzer olaylar onun ölümünden 15 yıl sonra hâlâ aynı hızla devam ediyor.Son haberlerden biri: THY, teftişe gidecek TBMM KİT Komisyonu milletvekillerine Atina gezisi daveti göndermiş. Geziye katılım “TBMM’deki gensoru görüşmeleri nedeniyle” son anda iptal edilmiş. Gelin de böyle teftişin sonucunun tarafsız olacağına ve bir gün temiz ve şeffaf bir toplum olabileceğimize inanın bakalım!*****Teşekkürler!Sevgili okurlarım, yazılarım ve “Her Açıdan” programım ile ilgili teşekkür, takdir veya eleştiri mektuplarınızın sayısı çok arttı. O kadar arttı ki hiç abartı yok bazen bir günde 150’nin üstünde mail geliyor, artık bırakın cevap yazmayı, okumaya bile zor yetişiyorum. Bu durumda tek tek cevap yazmam imkânsız olduğu için ilginize buradan teşekkür ediyorum. Beni onurlandırıyor, yüreklendiriyorsunuz. Sağolun, varolun!

Devamını Oku

Sevgililer Günü’nde ikiyüzlülük olmamalı!

13 Şubat 2007

Yine bütün mağazalar kıpkırmızı kalplerle donatıldı, “kırmızı kalp” pastalar, çikolatalar ortaya çıktı ve harıl harıl hediye satışı yapıldı. İnsan mağazalardaki Sevgililer Günü telaşını görünce “Acaba alanların hepsi gerçek sevgili mi, yoksa ikiyüzlülük edenler, bu günün istismarını yapanlar da var mı” diye düşünüyor.Sevgililer Günü’nü kutlama hakkı bütün yıl sevgisine ve sevgilisine özen gösteren sevgiyle birlikte saygıyı da yürütebilenlere ait olmalı. Hani gerçekten bunu başaranların “Bizim için her gün Sevgililer Günü” dediği gibi...Sevmek korumaktır, üzülmemesini sağlamaktır, hayatı zorluğuyla, mutluluğuyla paylaşmaktır, bazen tek bir çiçekle veya bir bakışla, bir sıcak kucaklamayla onu mutlu edebilmektir, sevmek düşünmektir, inanmaktır, bazen zahmete katlanmaktır. Sevgililer Günü bunları başarabilenlerin günüdür.Beraber olduğu kişiyi olur olmaz nedenlerle üzen, ona sözlü veya fiziksel şiddet uygulayan, paylaşmayı bilmeyen, bencil insanların, “Eh bugün Sevgililer Günü, ben de bir hediye veya çiçekle gönlünü alayım” diyenlerin değil.Bunları yapanlar ya hiç kutlamamalılar veya onlar için de özel bir “Riyakârlar Günü” olmalı, onu kutlamalılar.Erkek okurlarım kızmasınlar ama özellikle erkeklerin çoğu sevgiyi, aşkı pek hafife alıyor, daha da önemlisi seksi “sevginin, duygusal tatminin eksikliğini kapatabilecek bir etkenlik ya da güç olarak” görüyorlar. Gelen kadın okur mektuplarından anlaşılan bu, ben söylemiyorum... Ve çok da haklılar, ne büyük yanılgı!Bence ilişkilerin devamı ve mutluluğu için bu konu psikologlar tarafından ele alınmalı ve anlatılmalı. Bir kadın için ilişkide (tabii genelleme yapmak yine yanlış, “kadınların çoğu için” diyelim) seksten çok sevginin önem taşıdığını, eğer biri diğerinin eksiğini kapatacaksa bunu başaracak güce ancak sevginin sahip olduğunu öğretmeliler. Hiç değilse Sevgililer Günü’nde!SEVGİLİNİZ YOKSA??Bir de sevgilisi olmayanların bu özel günde üzülmesi durumu var ki aynı şey “Anneler Günü”, “Babalar Günü” gibi günler için de geçerli.Burada farklı bir durum var aslında ama Türkiye’de henüz uygulanmıyor. Diğer ülkelerde “St. Valentine’s Day” sevgilisi olmayanların da beğendikleri, ilgi duydukları kişilere imzasız (veya belki sadece isimlerin baş harfiyle) “Sevgililer Günü kartı”, çiçek veya çikolata gönderdiği bir gün olarak kutlanıyor.Böylece hoş ve esprili bir durum yaşanıyor ve birileri “gizli hayranları” olduğunu öğrenerek gülümsüyorlar. Elbette kartta yazanlar da bir sevgiliye değil “hayranlık duyulan, beğenilen kişiye” yazılacak sözler olmalı.Bu yapılırsa belki daha az genç “Benim sevgilim veya beni seven biri yok” diye üzülecektir, kimbilir.Her gününüzün sevgi dolu geçmesini diliyorum.*****Derdi ne bu adamların?İnsan hayatı ne ucuz bu memlekette... Dün magandaların serbest bırakıldığını yazmış ve ‘onların serseri kurşunlarıyla hayatının baharında ölüp giden veya komaya giren gençlerin, onların ana/babalarının âhı bu adaletsizliği yaratanları tutacaktır’ demiştim.Bugün aynı sözleri Marmara Depremi’nde hayatını kaybeden yüzlerce masum insan için söylüyorum.Onların öldüğü binaları malzemeden çalarak veya uyduruk projelerle yapanların hepsi ya “zaman aşımı”ndan paçayı kurtardılar veya (60 kişiyi, 58 kişiyi, 30 kişiyi bir anda öldürenler) 1-2 yıl hapis cezasıyla kurtuldular.Bir daha yapsalar yine kurtulacaklarını da biliyorlar.Bu rezaleti duyup da “onları cezasız bırakan, mağdurların değil, suçlunun hakkını savunan adalet olur mu, derdi ne bunu yapanların” diye sormaz mısınız?Ben sizin adınıza soruyorum; derdi ne bunların? Her türlü ağır suçu işleyenleri neden serbest bırakıyorlar, bir korkuları mı var?Hayır, varsa bilmek hakkımızdır. Zira diğer ülkelerde zaman aşımı filân yok, 40 yıl sonra bile yakalasalar suçlunun cezasını hakkıyla veriyorlar.Amerika’da, Japonya’da neden insanlar depremde ölmüyorlar bir sorsunlar kendilerine... Sorsunlar çünkü biz artık ‘Türkiye’de hukuk vardır’ diyemiyoruz!

Devamını Oku

Arınç ve skandal çelişki!

12 Şubat 2007

Hayır, hayır bunlar gerçekten ya görmüyor, duymuyor ve anlamıyorlar veya bu ülkede yaşananlar umurlarında bile değil.Dört yıldır birçok iç ve dış sorunun halledilmesinde geç kalındığı, oy ve kadrolaşma telaşı dışında pek endişe duyulmadığı için memleket yine kaos yaşıyor. Onların gözü ise hâlâ “seçim ve oy”dan başka bir şey görmüyor.Dün VATAN’ın manşetinde skandal çelişkiler yanyana duruyordu: “Bir maganda kurşunuyla sokak ortasında başından vurulan ve beyninin bir kısmı alınan 21 yaşındaki genç komada... Magandanın serbest bırakılması anneyi isyan ettirdi.”“Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt uçakta Ermeni soykırım iddiası, Kıbrıs sorunu gibi konularda Türkiye’nin kendini anlatamamasından yakındı.” Ve yanında “Meclis Başkanı Bülent Arınç ‘Kime nasipse Çankaya’ya o çıkar’ dedi.” Yıllardır biz çırpınıyoruz ‘Bu yasalar, bu cezalar yetersiz, böyle adalet olmaz’ diye, biz her gün yazıyoruz ‘Bu infaz yasası, iyi hal indirimi katile, tecavüzcüye yarıyor, böyle çağdışı adalet mi olur’ diye, Meclis ve Hükümet ilgilenmedi bile...Her üç günde bir biz yazıyoruz ‘Bu ülke magandalar, katiller cenneti oldu, önleyin, güvenliği sağlayın, yazık gençlerimize’ diye, duymadılar, görmediler, anlamadılar...Gencecik öğrenciler evinin balkonunda, bahçesinde veya sokakta arka arkaya gitti.İktidara geldiklerinden beri her fırsatta biz uyarıyoruz ‘Çok geç kaldık, Dışişleri neden çalışmıyor, yabancı parlamenterlere kitaplar gönderilmiyor, onlarla görüşülmüyor’ diye, onlar son golü yiyecekleri anı beklediler.Eğer bu olayları ve hâlâ değişmeyen kafaları dünkü VATAN’ın manşet haberleri de anlatmıyorsa ne anlatır bilemem.21 yaşındaki genç Ekim’de Ankara’da maganda kurşunu yemiş. Ondan sonra “Taksim’de yılbaşı gecesi yiyen” dahil kimbilir kaç tane pırlanta gibi gencimiz maganda kurbanı oldu.Herhalde tüm magandalar aynı şekilde serbest bırakılmıştır veya yakında bırakılacaktır.Ömür tüketerek o gençleri yetiştiren anaların ve yitirilen gençlerin ahı “bu kararları veren ‘olmayan adalet’ görevlilerini” ve görevini unutup koltuk telaşına düşen sorumluların hepsini tutacaktır...Buna hiç şüphem yok!***“İsimsiz Gerçek”Henüz çok genç; 27 yaşında bir sanatçı ama başarısı yaşından çok büyük... Geçen hafta Perşembe günü Nişantaşı, x-ist galerisinde açtığı sergiyi çok etkileyici buldum ve gördüm ki böyle bulanlar daha sergi açılmadan tabloların yüzde 70’ini kataloglardan beğenerek almışlar.Ayça Tüylüoğlu’nun son derece özgün ve modern bir teknikle yaptığı resimlerden bu kadar etkilenmemin bir nedeni tüm tablolarının artık yaşamımızın her anında karşılaşabileceğimiz boyuta gelen şiddeti, özellikle kadına karşı şiddeti ve bunun yarattığı korkuları anlatması, diğeri ise bu tablolardaki kadınların gözlerindeki ifade...Nuri İyem’in kadın tablolarındaki ifadeler gibi endişeyi, korkuyu, mutsuzluğu inanılmaz bir canlılıkla anlatıyor gözler. Sergiyi dolaştıktan hemen sonra Ayça Tüylüoğlu’nu bularak ona ‘Çok güzel ama neden hepsi mutsuz ve karanlık duygular yansıtıyor? Bu kadar genç yaşta hiç mi mutlu duygu yok yakalanacak’ diye sordum.“Şu anda böyle hissediyorum maalesef, korkularımızı kovmamız gereken bir durumumuz var ve bunun tek nedeni beni tek etkileyen yalnız fiziksel şiddet değil bir de görünmeyen şiddet ortamındayız. Huzurlu olduğum zaman mutlu resimler de yapacağım” dedi.Bir toplumun duygularını en iyi “sanatçıları” yansıtır. İşte gençlerimizin, insanlarımızın huzursuz ve mutsuz hayatlara mahkum edilişinin aynası bir sergi...Eğer İstanbul’daysanız gidin ve görün... Özellikle de “Mutlu Aile Portresi”, “İsimsiz Gerçek”, “Karanlık Biri Daha”, “Endişe”, gibi tabloları (ve tabii gözleri) dikkatle inceleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Devamını Oku

Tuhaf bir yazı... Hem de çok tuhaf!

11 Şubat 2007

İsim vermeden yazacağım zira verince polemik oluyor, köşe kavgaları başlıyor, almayayım.Bir Hürriyet yazarı ile bir Yeni Şafak yazarı arasında kısa süre önce geçen “karşılıklı yazışma” tesadüfen dikkatimi çekti. Gecenin geç bir saatinde (sabahın erken saati daha doğru) gazetelere tekrar göz atarken önce kendi kendime “Boşver karışma” dedim ama o kadar hatalı bir kutuplaştırma, laikliği Müslümanlık karşıtlığı gibi empoze etme ve provokasyon vardı ki dayanamadım.Yeni Şafak yazarı önce Hürriyet yazarının genel duruşu ile ilgili olarak “... Laik elitokrasinin İslâm’dan ürktüğü bir zaman diliminde ‘Müslümanların içinden gelen birinin bile Müslümanlardan emin olmadığı’ mesajının verilmesi bence çok tehlikeli, hatta ürkütücü” diyor.Sonra seküler güçlerin İslâm’ı hedef yaptığını, terörle, şiddetle özdeşleştirdiğini söylüyor. (Herhalde Avrupa’yı kastederek...)Daha sonra “Türkiye’nin yaklaşık 100 yıldır hızla İslâm’dan uzaklaştırılma operasyonuna mazur bırakıldığını ve sekülerleştirildiğini” vurguluyor.Bundan sonrası daha da önemli, artık muhatabı olan yazara iyice baskıya geliyor sıra: “... Bu ülkenin varlık nedenini sömürgeci batılılardan daha acımasız yöntemlerle ortadan kaldırma girişimlerine isyan etmemek, ses çıkaranları ise topa tutmak hazmedilecek şey midir?... Senin ‘sıradışı olma’, ‘birey olma’, ‘kendin olma’ kaygını önemsiyorum. Ama Nişantaşı kafeleri, içine girmeye çalıştığın çevreler seni sıradışılaştırmaz, sıradanlaştırır (...) evcilleştirir, bitirir. Yazdıkların şimdiye kadar başkasına yazdırılamayan şeylerdi: çok berbat şekilde kullanıyorlar seni (...) çok tehlikeli işler yaptırıyorlar sana! Laik görünümlü çıkarperest elitokrasinin çıkarlarını pekiştirecek değirmene su taşıtıyorlar sana!(...) Bu tuhaf insanlardan nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” BÜTÜN LAİKLER ELİT Mİ?Bu yazıyı “Hürriyet yazarı” meslektaşımız beğendi, hatta teşekkür anlamına gelecek bir cevap yazdı bildiğim kadarıyla. Ama kusura bakmasınlar bence ortada bir “tuhaf”, hem de “çok tuhaf” varsa buradaki anlayıştır, bu satırlardır ve bir gazeteciye meslektaşı tarafından yapılan açık, seçik baskıdır. Bir kere “laik elitokrasi” ne demektir, yani bu ülkede elit olmayan (bu elitin tarifi de Türkiye’de çok komiktir ya, o başka mesele) laik yok mu?İnsanların dinini, inancını kendi alanı içinde yaşamasının, devlet yönetimine, siyasete dinin karıştırılmamasının doğru, belli bir din veya inancın devlete hakim olmasının yani “çoğunluk baskısı”nın yanlış olduğuna inanan on milyonlarca insanın hepsi “elit” midir?Ayrıca neden yukarıdaki tarifiyle laikliğin doğru bir uygulama olduğuna inananlar İslâm’dan ürksünler, bir “devlet ilkesi” insanları dinden mi çıkarır, laikler bu yazarın iddiasına göre Müslüman değil mi ve İslâm’dan korkuyor mu? Bir insan hangi hakla başkalarının dinini sorgulayabilir veya böyle bir karar verebilir, okurlarını yanlış düşünceye sevkedebilir?Türkiye “100 yıl önce” dinin siyasete nasıl alet edildiğini, bunu yapanların “yalanlarını bile” din, inanç istismarı yaparak yutturduklarını gördükten, yaşadıktan sonra din ve devlet işlerini ayırma yoluna gitti ve cumhuriyet sonrası bunu pekiştirdiyse bunun “İslâm’dan uzaklaşma” ile ne ilgisi var?Namaz kılan, oruç tutan, kurban kesen, camiye giden mi azaldı, cami sayısında mı azalma oldu, bunlar yapılmasın diye bir baskı mı görüldü?OKŞA VE VUR!Yeni Şafak yazarının; Bu ülkenin varlık nedeni sözleriyle kastettiği dini “sömürgeci batılılardan daha acımasız yöntemlerle ortadan kaldırma girişimleri”ni madde madde sayması mümkün müdür?Aklına “sadece devlete ait alanlarda hiçbir dini simgeye, dolayısıyla türbana izin verilmemesi” dışında ne geliyor?Belli bir semtin kafelerinde bulunmak veya çevre değiştirmek kendini bilen birini, akıllı, aydın, zeki birini nasıl sıradanlaştırabilir, bitirebilir? (Fatih kafelerinde oturanlar Nişantaşı kafelerinde oturanlardan daha mı müslüman veya sıradışı oluyor)Veya böyle birini başkalarının kullandığını söylemek onun aklını, zekasını, bilgisini küçümsemek değil midir? “Müslümanların içinden gelen birinin Müslümanlardan emin olmadığı” ne demektir beyler, burası zaten çoğunluğu Müslüman ülke değil mi, yanlış mı biliyoruz?Yoksa siz bazı gerçekleri değiştirdiniz de toplumun haberi mi olmadı?.. Laik olan Müslümanlar neden “tuhaf” acaba?Dediğim gibi asıl “tuhaf”lar burada... Hem de öyle tuhaf ki, daha beterine; bir yandan okşar, yağlarken, bir yandan öldürücü darbe indirenine şimdiye kadar rastlamamıştım doğrusu.Keşke yazan da “benden habersizmiş gibi” şu soruları cevaplasa da öğrensek!

Devamını Oku

Rüya gibi bir gece!

10 Şubat 2007

Bugün köşemi sanata ayırıyorum çünkü... Sadece güzel bir sanat olayıyla karşılaşmak, güzel duygular hissetmek unutturuyor insana artık Türkiye’de olup bitenleri... Yanlışlıklar, çarpıklıklar, sorumlusu siz olmasanız da size ödettirilen hatalar yaşamınızın güzel anlarını, günlerini, yıllarını çalıp götürüyor sizden...Ve ancak bazen sanatın pozitif elektriğiyle karşılaşınca hissediyorsunuz ne çok güzelliğin sizden çalındığını... Ali ve Aysun Kocatepe’nin BKM’de verdikleri konser dizisinin ancak 3. sünü yakalayabildim. İyi ki yakalamışım, gördüğüm en güzel, en klâs konserlerden biriydi.Her şeyden önce yıllardır beraber olmalarına rağmen sevgiyi, saygıyı ve müzikteki birlikteliklerini bu kadar özenle korumayı başaran bir çifti izlemek hoş duygular veriyor insana... Sevdiğimiz birçok ünlü şarkıcının bestecisi veya söz yazarı olan, yılların başarılı müzik adamı Ali Kocatepe’nin kenara çekilip sahneyi eşine bırakarak onun en zor şarkıları başarıyla yorumlamasını mutlu ve hayran gözlerle izlemesinden etkileniyorsunuz.1940’lardan günümüze en güzel pop şarkılarından, müzikal ve klâsik eserlerden derledikleri ve birlikte söyledikleri potpurilerde nostaljinin keyfini yaşatıyorlar. Aysun Kocatepe hiç değişmeyen fiziği, zerafeti ve şıklığının yanında Lili Marlen, Milord, Don’t Cry For me Argentina gibi şarkılarda unutulmayacak bir performans sergiliyor.Kocatepe’ler kendi sundukları inanılmaz şekilde doyurucu müzik ziyafetiyle yetinmemiş ve “Aşk Tadında Rüya Gibi Şarkılar” başlıklı konserlerine bir de konuk sanatçı ziyafeti eklemişler. Üçüncü konserin konukları Ali Rıza Binboğa, Emre Altuğ, Zara ve Belkıs Özener’di; onları da izlemeye, dinlemeye doyamadık.Ali Rıza Binboğa sahnede o kadar eğlenceli, şarkılarını öyle severek ve özgüvenle söylüyor ki onun farklı tarzına özel bir ilginiz yoksa bile ilgi duymaya başlıyorsunuz. 1975 yılında “Yarınlar Bizim” şarkısını ve sonra diğerlerini dinlediğimde benim zevkime hitabetmediğini düşünmüş ve açıkçası Ali Rıza Binboğa’yı antipatik bulmuştum. Sahnede onun ağzından “bu antipatik görüntüyü elde etmek için nasıl uğraştığını” kahkahalarla dinleyince duygularım anında sempatiye dönüştü. Dinlediğim üç şarkısını da sevdiğimi, zihnimde yer ettiklerini farkettim. O yıllarda bu kadar akılda kalıcı şekilde sıradışı olmayı başarmak özel bir cesaret ve yetenek gerektirirdi ama ben de çok genç olduğum için anlayamamıştım.Zara ve Emre Altuğ... Emre Altuğ zaten benim 17 Aralık depremi akşamı Rumelihisarı konserinde ilk kez sahnede dinlediğimden bu yana takdir listemin başında gelen sanatçılardandır. Sahnedeki duruşu, olağanüstü yorumu ve sesi, gitarı, esprili/zeki konuşmaları, mesleğine saygısı ile dört dörtlük bir müzisyen... Ve tabii mektepli bir tiyatro/dizi sanatçısı...“Olmuyor”, “Aşk-ı Kıyamet” ve “Heyamola” şarkılarıyla yine hepimizi büyüledi. Emre Altuğ dünya sanatçısı olabilecek tüm özelliklere sahip bence...Zara’yı sahnede ilk kez izledim ve bayıldım. Cıvıl, cıvıl, neşeli, sevimli ve “Aman Allah’ım o ne ses” bir sanatçı. Pop müzikten türküye ne söylerse söylesin hepsinde aynı derece başarılı. Alın kadını çıkarın sahneye Domingo, Carreras veya Pavarotti’yle birlikte söylesin ve onları da şaşırtsın, öyle bir şey!Emel Sayın son anda hastalanınca onun yerini almak üzere koşup gelen Belkıs Özener’i uzun yıllardır tanırım ama onu da sahnede ilk kez izledim. Türk filmlerinde şarkı söyleyen ünlü sinema sanatçılarına hayatı boyunca “sesini veren” gizli bir müzik kahramanıydı... Eşinin ve biraz da ablası Gönül Yazar’ın etkisiyle sahneye çıkmamış ama o tutkuyu hep içinde saklamıştı.Şimdi sahnede. Ve çok mutlu... Dinleyenleri de mutlu ediyor. Belkıs Özener’in şarkılarını keyifle dinledik. Umarım bundan sonra doyana kadar sahneye çıkar.İşte böyle... Sizi de götürdüm bu müthiş konsere. Bir kısmını da yakında televizyonda “Her Açıdan” da izleteceğim. Ne kadar haklı olduğumu görün diye!

Devamını Oku

Allah’lık sorgulama!

9 Şubat 2007

Ocak ayının 20’sinde gazetelerde çıkan habere göre İstanbul Emniyet Müdürü ile Vali’si kameraların karşısında Hrant Dink cinayetinin sanığı Ogün Samast’la ilgili açıklama yapmışlar.Vali Muammer Güler “Samast, olayla ilgisi olan Yasin Hayal ve diğer kişilerin göz altında olduğunu, sorgulamanın İstanbul’da yapılacağını” söylemiş.Sonra nasıl olmuşsa olmuş önce Samsun Terörle Mücadele Şubesi’nde Ogün Samast’ın resmî görevlilerle çekilen fotoğrafları, sonra da tüm görüntülü konuşma bantları basının eline geçmiş.Efendim, şimdi deniyor ki bu fotoğraflar ve konuşmalar sorgulama için çekilmiş ve yapılmış. Özel bir sorgulama yöntemiymiş. Canım, cicimli sözler de “katili inandırmak için” söylenmiş.Bu nasıl bir sorgulama, nasıl bir güvenlik sistemidir ki İstanbul Valisi ile Samsun Terörle Mücadele Şubesi arasında bir koordinasyon yoktur? Nasıl bir güvenlik sistemidir ki -eğer sorgulama ise- sorgulama esnasındaki konuşmalar anında basına ulaşacak kadar kolay ele geçmektedir?Çağdaş ülkelerde ağır suçlular böyle mi sorgulanıyor? Bu fakir ülkede trilyonlar su gibi harcanırken emniyet sisteminin oralarda nasıl kurulduğunu ve yürüdüğünü izleyecek, öğrenecek imkânları mı yok? Bu ne ilkelliktir?Ama tabii “oralarda” dediğimiz ülkelerde bu olaydaki skandalların onda biri baştakileri zincir halinde, toptan yerinden etmeye yeterdi. “Buralarda” ise teşkilattan biri çıkıyor “Olay bize önceden bildirilmişti ama ben üstlerime haber vermedim” diyor, “nasılsa ilerde yeniden getirileceği” koltuğunu diğerleri yerine o kaybediyor ve olay kapanıyor. Sorumluluğu taşıyanların tümü kurtuluyor.İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a; daha cinayetin hangi nedenle işlendiği anlaşılmadan “Bu olayın arkasında örgüt yok, milliyetçi duygu var” açıklaması yapması, sonra da bunun “bireysel bir açıklama” olduğunu söylemesi, İstanbul Vali yardımcısı ile Hrant Dink’in görüşmesinden haberdar olmadığını belirtmesi ve hemen ardından “O görüşmede öldürülme konusu geçmedi” demesinin nedenleri devlet tarafından sorulmayacak mı?Türkiye’de en önemli işler hep “Böyle geldi, böyle gider” mantığıyla mı yürütülecek?Bu ülkenin aklı başında insanlarının paranoyaya kapılması, kimseye güvenemez hale gelmesi boşuna değil!*****Gurur duyulacak başarı!İki hafta önce programıma katıldığında ona bu kadar farklı konularda başarılı olacak zaman ve enerjiyi nasıl bulduğunu sormuştum. Gerçekten merak edilecek bir yetenek gerektiriyor; müzik, edebiyat, basın ve siyaseti bir arada ve en üst düzeyde başarıyla götürmek...Zülfü Livaneli bu yeteneğe sahip bir aydınımız ve yepyeni bir başarıya imza atarak “Mutluluk” romanıyla dünyanın en büyük kitap mağazası olan (sadece Amerika’da 1000’den fazla) Barnes & Noble’ın 2006 yılı “Büyük yazarlar” ödülünü alacak 3 finalist arasına girmiş.28 Şubat’ta bu değerli ödülü alması beklenen Zülfü Livaneli’yi, bu başarıyı uluslararası sansasyonel çabalara gerek duymadan yürüttüğü dürüst çalışmalarıyla hak ettiğine inanarak içtenlikle kutluyorum.3 finalist arasına girmesi bile Türkiye adına gurur duyulacak bir başarıdır!

Devamını Oku

Şiddeti ne çok seven varmış!

8 Şubat 2007

Kurtlar Vadisi hakkında yazdığım yazılara Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu tarafından karşı çıkılması üzerine gelen mektuplar biraz daha arttı.Semercioğlu diyor ki; “Diziyi RTÜK’e şikayet eden 100-200 kişiden yola çıkarak Kurtlar Vadisi’nin milyonlarca aklı başında takipçisini cezalandırmaya çalışıyorlar. ‘Kurtlar Vadisi yayınlanmasın’ demek demokratik olmayan bir söylem (...) Sırf bu yargısız infazların alışkanlık haline gelmemesi için bile ‘Kurtlar Vadisi yayınlansın’ demek geliyor.” Onunla aynı fikirde olan çok sayıda izleyici bulunduğunu anlamak zor değil.Kısaca (ve son olarak) söylemek isterim ki ben “100-200 kişiden” filân yola çıkmıyorum. Ortada her sayısında 30-40 kişinin, toplamında binlerce kişinin “kendince adaleti sağlamak üzere yola çıkmış ve vatan, millet, Sakarya edebiyatıyla, vatansever duygularla cinayetlere meşruiyet kazandıran” birileri tarafından çete mantığıyla öldürülmesi olayı var. Konu sadece Kurtlar Vadisi değil, benzer senaryolarla hazırlanmış tüm diziler ve filmlerin topluma, özellikle de şiddetin tavan yaptığı, yanlış, aşırı, uç bir “milliyetçilik” kavramını öne sürerek cinayeti bile mazur gören ve gösteren bir kesimin varlığı söz konusu. Bunun için Hrant Dink cinayetinden sonra Afyon maçında “Hepimiz Ogün’üz” diye pankart açan, slogan atan gençler örneğine bakmak bile yeterlidir.Bu gençlerin de birileri tarafından dikkatleri başka ihtimallerden sadece “milliyetçiler” konusuna çekmek için kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz. Ama ne olursa olsun sokak ortasında cinayet işleyen “bir katili kahraman yapmak” sağlıklı kafalara özgü bir durum değildir.Şimdi bu görüntü ve yaşadıklarımız ortadayken hâlâ şiddetin ve silah merakının ayyuka çıktığı ve bunda vatanseverlik duygularının kullanıldığı dizileri savunabilmek doğrusu bu ya “helal olsun size” dedirtiyor insana...Olay “yargısız infaz” hiç değil, Cengiz Semercioğlu bunu anlamak istiyorsa hemen bir kamerayla okulları (özellikle meslek liselerini) dolaşıp gençlerle konuşsun ve Polat olmak isteyenleri görsün. Yakın gelecekte “Polat’larla dolu” bir ülkede yaşamak istiyorlarsa diyecek yok. (Danıştay suikastı sanığının da kendisine Polat adını seçtiğini tekrar hatırlatalım.) Bu arada Vatan yazarı Memet Güler’in Perşembe günkü yazısında yaptığı “Durup dururken her diziye neden mafya ve şiddet karıştırılıyor” uyarısını da hatırlatmak isterim. Öyle bir hale geldi ki iş “şiddetsiz dizi izlenmiyor” kanısı oluştu.Ben bu diziyi yazdığım gibi aşırı şiddet içeren yabancı filmleri de yazdım, bunların bazılarının filmi yapan ülkelerde yasaklandığını da...Clinton’ın “gençlere zarar verdiğine inanırsam internete bile sansür koydurturum” sözlerini de...Bu görüşün demokrasiyle de ilgisi yoktur, her demokratik toplum da kendi ülkesinin “demokrasinin çaresiz kalacağı” bir vahşet ortamına dönmemesi için çözümlerini üretmek zorundadır.Önce Türkiye’nin bugünkü tablosuna dikkatle bakıp sonra konuşmak daha iyi olur bence...Açıkçası, demokrasiye bu kadar önem verdiği görülen Cengiz Semercioğlu’nun görüş bildirirken kendisininkinden farklı olana bu kadar bozulmasını da anlamış değilim. Bir başka hayal kırıklığı!*****Lahey’e gitmek çok yanlış olabilir!İşte tam bu noktada “Dikkat” demek gerekiyor. Ermeni soykırım tasarısının Avrupa ülkeleri ve ABD’de son dönemde artan bir şekilde meclis gündemlerine alınması, tarihî ve bu nedenle tarihe bakarak, inceleyerek karar verilmesi gereken bir konuda siyasi kararlar alınması Türkiye’yi haklı olarak endişelendiriyor.Geç ama haklı bir endişe bu... Yumurta kapıya gelmeden telaşmanmayan yönetimler senelerdir “yumurta kapıya yaklaştı” uyarılarımıza hiç kulak asmayarak, Dışişlerini seferber etmeyerek bugüne geldiler.Şimdi Ankara, Lahey Adalet Divanı’na başvurulması seçeneğini düşünüyormuş. Elbette broşür, sempozyum, kitap dağıtma gibi seçeneklerin (tabii yabancı milletvekilleriyle yüzyüze konuşma ve ikna başta olmak üzere) zamanı geçti, kala kala mahkemeye kaldılar ama...Ama bu karar çok yanlış olabilir. Konuyu iyi bilen hukukçu ve diplomatlar Türkiye uluslararası yargıya başvurursa Ermenistan’a Türkiye’den toprak, tazminat ve mülklerin iadesi yolunun açılmış olacağını söylüyorlar.Bunun nedenlerini ve Türkiye’ye yapılan soykırım baskısını, sonuçlarının ne kadar ciddi olacağını ve sonsuza kadar dünya tarih kitaplarına Hitler’in Yahudi soykırımından önce “20. yüzyılın ilk soykırımcısı” olarak gireceğimizi Pazar günü Her Açıdan programında en iyi uzmanlarla tartışacağız.Merak edenler kadar “bu kararı verecek olanlar”a da yararlı olacağına eminim.

Devamını Oku

Türkiye “20. yüzyılın ilk soykırımcısı” mı olacak?

7 Şubat 2007

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Amerika ziyaretinin en önemli nedenlerinin başında “Ermeni soykırımı tasarısının ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilme ihtimali” geliyor. Gül ABD’de Ulusal Basın Kulübü’nde yaptığı konuşmada da bu tasarının kabul edilmesinin iki ülke arasındaki ilişkilerde şok etkisi yapacağını söyledi.Buna karşılık ABD Dışişleri Bakanı Rice her ne kadar “Tasarının Temsilciler Meclisi’nden geçmemesi için” yoğun çaba harcadıklarını ileri sürüyorsa da Meclis’in Demokrat Parti’li Başkanı Nancy Pelosi’nin Abdullah Gül’le “kasıtlı olarak görüşmekten kaçındığı” ortaya çıktı.Pelosi, bırakın kabalığı, küstahlık denebilecek bir tutumla Gül’ün kaldığı otelde görüşmeler, toplantılar yaptığı halde onunla konuşma talebini geri çevirdi. Bu davranış tabii ki Temsilciler Meclisi’nin ABD yönetiminin baskılarından bağımsız olarak karar vereceği şeklinde yorumlanabilir. Zaten Abdullah Gül de bu küstahlık karşısında “Nancy Pelosi ile görüşmeyeceğiz, çünkü kendisini bu işe çok bağlamış bir hanım” açıklaması yaptı.Öte yanda Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan tesadüfe bakın ki bazı Türk tarihçilerinin ve Ermeni diasporası ileri gelenlerinin ortak şekilde kullandığı, üzerine makaleler dizilen “inkâr duvarındaki çatlak” deyimini de içeren ve “Hrant Dink’in ölümünün ardından hem biz, hem de dünya Türkiye’nin inkâr duvarında bir çatlak açılmasını bekliyorduk” diyen bir köşe yazısı yazmış. Los Angeles Times’da yayımlanan yazıda Oskanyan meşhur, dillere pelesenk “inkâr duvarındaki çatlak” dışında şunları da söylüyor:“Bu iş artık Türkiye için tarihi değil politik bir sorun haline geldi. İki toplum arasında diyaloğu savunan Dink’in öldürülmesiyle birlikte Türkiye Avrupa için daha az istenen bir ülke haline gelmiş, Türkiye’de Ermeniler ve diğer azınlıklar haklarını savunmak için korkar hale gelmiştir. Ayrıca cesur Türkler de korkuya kapılmıştır.” “CESUR TÜRKLER”!Tek bir paragrafta düşünen için binlerce tartışma konusu var. Bir kere “konunun tarihi değil politik bir sorun” olması yeni bir durum değil, eskiden beri bunu söylüyorlardı, zaten aksi doğru olsaydı Türkiye arşivlerini açarken kendi arşivlerini kapatmaz dürüstçe gösterirlerdi. Türkiye Ermenistan tarihçilerini “Buyrun tartışalım” diye defalarca davet ettiğinde kaçmaz ve bilime, araştırma özgürlüğüne, insan haklarına karşı çıkarak “Önce soykırımı kabul edin, ancak ondan sonra masaya otururuz” demezlerdi.Diasporanın da işbirliği ile bunu siyasi olarak Avrupa ülkelerine sırayla kabul ettiriyorlar, şimdi de sıra ABD’de... Ayrıca, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın “Bunun tarihi değil siyasi sorun haline gelmiş olduğunu” söylemesi bir itiraf değil midir? Tarih, hele bu kadar ciddi bir suçlama siyaset malzemesi yapılabilir mi?Türkiye’nin Hrant Dink’in ölümüyle Avrupa için daha az istenen ülke haline gelmesinin onları memnun ettiği de bu konuşma ile anlaşılmış oluyor.İşte olay buydu, Dink’in öldürülmesi hem Ermeni tasarısı, hem de Türkiye’nin hâlâ ırkçı bir anlayışta olduğunun dünyaya gösterilmesi açısından çok önemliydi. Peki o zaman neden bu cinayette böyle bir ilişki de aranmıyor?Oskanyan’ın “cesur Türkler” dediği malûmunuz kendilerine destek veren, aynı ifadeleri kullanan Türkler. Bu hesapça “soykırım olmamıştır” diyenler “korkak Türkler” oluyor. Enteresan değil mi?Yalnız “Türkiye’de azınlıkların korkudan hakkını arayamaz hale geldiği” noktasında iyice çuvallıyor Oskanyan.Türkiye’de azınlıklar hiçbir zaman onun söz ettiği türden bir korku duymadılar, bugün de hâlâ akıllarına gelen her şeyi söylüyor, yazıyorlar.O yine “cesur Türkler”in hakkını aramayı sürdürsün, belki oradan tutturur!Yıllardır ‘kendimizi Avrupa ve ABD’de anlatalım, Dışişleri ne yapıyor’ diye çırpındık ve bugünlere ihmallerle geldik. Bütün bu olanlar bize işin içinde ne işler olduğunu gösteriyor. Umalım da ABD de Ermeni tasarısında politik bir hata yapmasın!

Devamını Oku