Dün köşe yazısında Nazlı Ilıcak AİHM’nin “Meclis’te türban”la ilgili kararını “Demokles’in kılıcı” ve “Başörtülülere Meclis yolu açıldı” arabaşlıklarıyla vermişti. Ve yine dün Nazlı Ilıcak’la ben Habertürk’ün “Haberler”inde AİHM’nin kararını aynı dakikalarda tamamen farklı şekilde yorumladık.
Aslına bakarsanız haber geldiği andan itibaren TV ve gazetelerin çoğunda karar “Mahkeme açılan davada Türkiye’yi haksız buldu” veya “Türkiye’yi mahkûm etti” gibi hatalı yorumlarla çıktı.
Ben konuşmamda yorumun önce hukukçular tarafından yapılması gerektiğini, onlardan görüş almadan yapılacak açıklamalarda hata olabileceğini de bu nedenle söyledim. Bu konuyu en iyi bilen uzmanlardan (örneğin; Avrupa Konseyi üyeliği de yapmış olan Prof. Safa Reisoğlu) görüş almadan da konuşmadım.
Şimdi Ilıcak’ın “Demokles’in kılıcı” başlığına dönecek olursak aslında iyi buluş olduğunu düşünüyorum. Zira her türlü özgürlüğün olduğu bir ülkede laik rejimin gereği olarak uygulanan tek bir “kamusal alanda dinî simge yasağı” nedeniyle din konusu; dindarlara baskı yapılıyor gibi kullanılarak ve yine sadece bu konu üzerinden bazı siyasi partiler kendini “dinin ve dindarların temsilcisi” gibi empoze edip oy toplayarak hem toplumu böldüler, devletle, kurumlarla çekişmeler yarattılar, hem de siyasetin gündeminden türbanı bir gün bile indirmeyerek işsizlik, yoksulluk, deprem, eğitim gibi hayatî konuların aksamasına neden oldular.
Uzlaşarak, sabırla çözülecek bir sorun Demokles’in kılıcı haline getirildi. Bu durumda yazının birinci başlığı doğru ama ikincisi aceleye gelmiş.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını okuduğumda bunun Nazlı Ilıcak’ın yorumundan çok farklı olduğunu ilk bakışta gördüm, uzmanların açıklaması da görüşümü doğruladı. Mahkeme davacılara; Kavakçı, Ilıcak ve Sılay’a verilen “5 yıl siyasetten men” cezasını ağır bulmuş ama öte yanda FP’yi kapatan Anayasa Mahkemesi kararına itiraz etmemiş. Tam aksine “Meclis’te türban yasağının insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü ihlali olmadığı, Türk siyasi sisteminin siyasi haklarına geçici kısıtlamalar getirdiği ve demokrasi ilkesinin önemi göz önüne alınarak, başkalarının hakları ve özgürlükleri ile, kamu düzeninin korunması amacıyla getirilen kısıtlamaların meşru olduğu” söylenmiş.
Parti üyelerinin eylem ve açıklamalarından da partilerin sorumlu tutulabileceği...
Bu kararda davacılar için olumlu tek şey kapatılan FP’nin milletvekillerinin 5 yıl siyasetten men edilmesi yaptırımının “meşru amaca oranla dengeli olmayışı”.
Yani verilen ceza “gereğinden fazla ağır” deniyor. Artık “daha hafif”in ölçüsü nedir, ona yine mahkemeler karar verebilir, biz bilemeyiz. Ama sonuç olarak Nazlı Ilıcak’ın AİHM kararını “Meclis yolunun açıldığı” şeklinde yorumlaması doğru değildir. Meclis’te dinî simge yasağı “meşru” kabul edildiğine, Merve Kavakçı’ya ayırımcılık yapılmadığına karar verdiklerine göre Meclis’e giren milletvekillerinin de bu meşru kurala uyması gerekecektir.
Kararı evirip çevirerek tersinden de okusanız aynı sonuç çıkıyor. Zaten AİHM’nin tazminata hükmetmeyişi de bunu gösteriyor.
Kısacası... Bırakalım artık şu laiklik kavgasını, Demokles’in kılıcını da belli bir işe talip olanların o işin kurallarına uyması gerektiğini kabul edelim.
Sonuçta hepimiz zarar görüyoruz, devlet AİHM’lere taşınıyor, kârlı çıkanlar ise yalnızca bu konudan siyasi prim toplayanlar oluyor.
Aynı konu Her Açıdan’da!
Geçen hafta büyük ilgiyle izlenen ordu/siyaset ilişkisi tartışmasından sonra bu Pazar da Her Açıdan’da “Türkiye’de din/siyaset ilişkisi”ni tartışacağız.
İlgilenenleri bekliyorum. Öğlen saat 11:50’de STAR’da.

