Cemaat-siyaset ilişkisi ve uyanış!

Bildiğini, gördüğünü lâfı dolandırmadan, dürüst ve açık seçik yazabilmek veya anlatabilmek cesaret ister

Haberin Devamı

Bildiğini, gördüğünü lâfı dolandırmadan, dürüst ve açık seçik yazabilmek veya anlatabilmek cesaret ister.

Önemli noktaları kalabalık cümleler arasından çekip çıkarabilmek zekâ ister, bilgi ister, dikkat ister. Bunları yapabilenleri takdir ederim ben...

Ahmet Hakan da yeteneği, üslubu yanında bu özellikleriyle de takdir ettiğim bir gazetecidir, o nedenle Gazeteciler Cemiyeti’nin ödülünü aldığında bunu kesinlikle hak ettiğini düşündüm.

Aramızda görüş farklılıkları olabilir -ki bazı konularda var- ama bu onun meslekî başarısına olan takdirimi kesinlikle etkilemez.

Hakan’ın 2 Nisan Pazartesi günkü “Cemaat, ey cemaat” başlıklı yazısı da yukarda söz ettiğim özelliklerinin görüldüğü bir yazıydı. “Van’da Rektör’ün tutuklanması” olayından başlayarak Genelkurmay’ın “andıç”ına ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’le ilgili “günlük” haberine kadar her olayın altından bir cemaat ilişkisi çıkmasına önce inanmadığını ama bir konuşma sonucunda “uyandığını” anlatıyordu.

Onu uyandıran “Hükümet içinde etkili bir Bakan”la yaptığı konuşmada bu Bakan’ın devlet kurumlarına yerleşmiş cemaat elemanlarından açıkça şikayet etmesi olmuştu. Gerçekten de söylenenler (biz söylediğimizde tepkilere neden olan) çok önemli bir gerçeğin birinci elden su yüzüne çıkarılmasıydı.

Bakan cemaatçi polislerden, savcılardan, onların “Emniyet”te ve “Adliye”de dayanışma içinde olmasından, bütün sorunların arkasından cemaat bağlantısı çıkmasından ve bunun Hükümet’i zor durumda bırakmasından söz etmişti.

Bu da yetmemiş (siyasetçilerin sık sık düştüğü bir hataya düşerek konuştuğu kişinin bir gazeteci olduğunu, onun da görevini yapacağını unutmuş ve) hızını alamayarak “Fethullah Hoca istihbarat işlerine meraklıdır. Ama onun merakı yüzünden olan bize oluyor” sözleriyle hangi cemaatten söz ettiğini de açıklamıştı.

İŞTE KADROLAŞMA BU!
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal son derece haklı bir şekilde “etkili Bakan”ın bu konuşmasını partisinin grup toplantısında gündeme getirmiş ve “İşte siyasi parti, Hükümet olarak ‘kullanırım’ diye cemaatleri himaye edersen bir gün böyle şaşırır kalırsın” demiş.

Bu konuşmaların ne kadar ürkütücü bir gerçeği anlattığını; “AKP dönemindeki kadrolaşma”dan neyin kastedildiğini, cemaatlerin devletin en önemli noktalarını nasıl ele geçirdiğini (ve bu gayretin daha önce açıklanmış nedenlerini), ele geçirdikten sonra da kendilerini o noktalara yerleştirenlerin bile kontrolünden nasıl çıktıklarını çok ama çok iyi anlamak gerekiyor.

Çünkü ancak bu bağlantıları anladıktan sonra, gündeme sokulan orduyla ilgili haberlerin de Amerika’dan gönderilmesini belki daha iyi değerlendirmek mümkün olabilir.

Şimdi cumhurbaşkanlığı seçimi konusundaki endişeleri ve tepkileri ‘Bakan’ açıklamasının ışığı altında tekrar düşünebiliriz. “Bu olayı neden büyütüyorsunuz” diyenler daha da dikkatle düşünmelidir. Devlet kurum ve kuruluşlarına “yargı”ya varıncaya kadar sızmış ve kendisinden istenenleri denetimsizce, kontrolsüzce uygulayabilen, devletin kurumlarını birbirine düşürebilen veya zor durumlara düşürebilen cemaat mensuplarının geriye kalan tüm kurumları (örneğin rektör seçiminde pek ısrarcı oldukları, hatta şimdi “öğretim üyelerini seçmeyi” dillendirdikleri üniversiteleri) ele geçirmelerinin sonucu ne olur?

Bu soruya önce “Hükümetin işine yaramasını değil, cemaatin işine yaramasını düşünüyorlar” diye sızlanan Bakan, sonra da onları devlet kadrolarına yerleştiren iktidar partisi; Başbakan’dan başlayarak toplu şekilde cevap vermek zorundadır.

70 milyon kişinin bugünü ve geleceği birilerinin oyuncağı değilse tabii!

*****

Dehşet verici yanıtlar
TBMM Okullarda Şiddeti Araştırma Komisyonu, Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜİK 29 bin orta öğretim öğrencisine bir anket uygulamışlar.

Haberde bu anketin sonucu “çarpıcı yanıtlar” olarak verilmiş ama aslında “dehşet verici yanıtlar” daha doğru olurdu. Öğrenciler ateşli silah taşıyor, kesici alet taşıyor, sigara içiyor, şiddet uyguladığını, çete elemanı olduğunu söylüyor, daha ne olsun?

Bence verilen cevaplarda “çarpıcı” denebilecek tek şey “şiddetin önlenmesine çözüm önerileri” sorulduğunda yüzde 93,3’ünün “adam yerine konulurlarsa”, yüzde 81,5’unun ise “Allah korkusu, vicdan, insaf gibi duyguların güçlendirilmesi” durumunda şiddetin azalacağını söylemeleri...

TBMM Komisyonu ve Bakanlık her şeyi öğrendiklerine göre bu işi birlikte ele alıp aileler ve öğretmenlerle konuşarak, televizyonlarla anlaşıp hazırlanacak programlarla onlara doğru yolu göstererek ve okulları sıkı şekilde ama öğrencileri ezmeden disipline sokarak gençleri kurtarmak için daha ne kadar bekleyecekler bakalım?

DİĞER YENİ YAZILAR