Salı akşamı CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın “Tarafsız Bölge” programındaydım.
Cengiz Özdemir, Uluç Gürkan, Korkut Özal, Tarhan Erdem, Mehmet Ocaktan ve benim katıldığım programda, bugünlerde toplumun odaklandığı “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığına aday olacak mı” ve “olmalı mı” soruları tartışıldı.
Program bittiği anda başlayan ve ertesi gün devam eden “teşekkür” telefonlarında ve maillerde (hepsine çok teşekkürler) en çok değinilen nokta Korkut Özal’ın bir konuşması üzerine yaptığım ‘neden rejime sadakat önemli’ açıklamasıydı.
Bu tepkiler aslında Türkiye’de ne kadar bilinçli bir TV izleyici kitlesi olduğunu gösteriyor. Hepsi değil maalesef, konuşulanları ciddi bir dikkat harcamadan izleyen veya çok daha hafif konuları tercih eden, muhtemelen oy kullanma konusunda da “kolay unutan ve kolay etkilenen” bir kesim de var. Ama sevindirici olan çok genç izleyici veya okurlar arasında da birinci grubun giderek arttığının görülmesi...
Korkut Özal’ın konuşmasında satır aralarına sıkıştırdığı ve benim üzerinde durduğum birkaç cümle aslında bütün bu tartışmaların “esas ruhu” olması açısından önemliydi, onun için sizinle de paylaşmak istiyorum (izleyen okurlarımız da istiyor.)
Özal; Başbakan Erdoğan’ın herhangi bir hata yapmayacağını, zira AKP’nin “kalbinde Allah korkusu olan, inançlı insanların oluşturduğu” bir parti olduğunu, inanan dindar insanların içinde kötülük bulunmayacağını (hatırladığım kadarıyla) söylemişti.
Ben burada söze girerek ‘zaten Türkiye’nin çoğunlukla Müslüman, inanan insanlardan oluştuğunu, diğer partilerden olanları bu tarifin dışında tutmasının ve AKP’yi bu şekilde ayırmasının yanlış ve haksız bir görüş olduğunu’ belirttim. Sonra da ‘merak ediyorum bu dindarlığı nasıl ölçüyorsunuz, bir aleti filan mı var’ diye sordum.
Korkut Özal, Erbakan’ın ortaya çıktığı yıllardan beri yapılan ve AKP döneminde de sürdürülen en ciddi hatayı yaptığını hemen farketti (bence) ama bozuntuya vermeyerek;
“Evet ölçmek mümkün, onları namaz kılarken görüyorum” benzeri bir açıklama yaptı.
NEDEN “REJİME SAYGI”?
Söz sırası bana geldiğinde bu konuya tekrar döndüm ve cumhurbaşkanı olacak kişide “laik, demokratik Cumhuriyet’e, rejime sadakatin ve saygının” aranmasının en önemli nedeninin tam da Korkut Özal’ın söyledikleri olduğunu, laikliğe inanmayan, beğenmeyen, tanımını değiştirmek isteyenlerin bu mevkiye gelmeleri halinde aynı anlayışın; yargısından üniversitesine, diğer devlet kurumlarına kadar yayılabileceğini ve Türkiye’nin diğer Müslüman ülkeler tarafından gıptayla izlenen özgürlüğünü yitirebileceğini anlattım.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez DEMOKRATİK bir cumhurbaşkanlığı seçiminde rejim endişeleri dile getiriliyor. Her ne kadar iktidara yakın (bazıları açıkça, bazıları gizlice) isimler “rejim kaygısının sadece toplumun küçük bir kesiminde varolduğunu” empoze etmeye çalışıyorsa da medyada ve toplumda en çok tartışılan konunun bu olduğu açıktır.
Aynı dine mensup insanlar bu dönemde dindarlar/dindar olmayanlar, daha da kötüsü sanki laiklik “bir din” veya “din karşıtlığı” gibi gösterilerek dindarlar/laikler diye bölündü ve birbirleriyle karşı karşıya getirildi. Sanki Müslümanlık birilerine başkalarının dinini/inancını ölçme, değerlendirme hakkını verirmiş gibi siyasetçisinden gazetecisine birçok kişi Korkut Özal’ın yaptığı hatayı sürdürerek bugüne geldi.
Oysa işte laiklik bunu önlemek için vardır. Laik olmak (ve her vatandaşın tek tek “din ve vicdan özgürlüğünün teminatı, güvencesi” olan laik rejimi korumak) o hakkın kimsede olmaması gerektiğine inanmaktır.
Kimse kimseye görünür bir yerde; mescitte, cami de namaz “kılıyor veya kılmıyor” diye, başörtüsü takıyor veya takmıyor diye, oruç tutuyor veya tutmuyor diye din ölçümü yapamaz. Onu bu nedenle kayıramaz veya suçlayamaz.
Kendisinin “daha dindar” olduğunu zannedenlerin de zaten bu değerlendirme hakkının yalnızca Allah’a ait olduğunu bilmeleri gerekir. Tabii yine laik rejimlerde dinin siyasete alet edilmesine, devlet işlerine karıştırılmasına da izin verilmez.
Bizde her kural gibi bu da bozuluyor ve “din” siyaset gündeminden düşürülmüyor, her tür dinî özgürlük mevcutken yalnız ve yalnızca laik rejimin “devlete ait alanlarda dini simgeye izin verilmemesi” kuralı nedeniyle bazı siyasi partiler tarafından adeta propaganda malzemesi gibi kullanılıyor, o başka!
Ben de bu gidişle bir siyaset bilimi diploması alacağım, o da başka!
Cem Yılmaz değilmiş!
İki gün üstüste yayımladığım ve bana Cem Yılmaz tarafından yazıldığı bildirilerek gönderilen “İstikbal Marşı” çok beğenilmiş.
Okuyanlar arasında “benden de çok güldüklerini” söyleyenler oldu. Ama bu arada Cem Yılmaz Ankara’ya giderken havaalanından aradı ve...
Bir gün önce arayamadığı için üzüldüğünü belirterek İstikbal Marşı’nı kendisinin yazmadığını açıkladı.
Ben de ona “Cem Yılmaz’ın siyasi konulara hiç girmediğini bildiğim için zaten pek de inanamadığımı” söyledim.
Yine de her kim yazmışsa takdirlerimi gönderiyorum, eline sağlık... Ama çok önemli bir noktayı unutmuş; bir yanda dürüst olmayan siyasetçileri ve uygulamaları eleştiren dizeleri başarıyla yazarken diğer yanda dürüstlükten uzak bir şekilde Cem Yılmaz’ın ismini rahatça kullanarak sahtecilik yapmasına ne demek lâzım bilmiyorum.
Çok üzücü ve çok uçuk bir çelişki değil mi?
Fransa değil İsviçre
Sevgili okurlarım, dün ‘Perinçek öyle dememiş’ başlıklı yazımda “Gerekirse Fransa’ya gider ve Ermeni soykırımının yalan olduğunu söylerim” cümlesinde yanlışlıkla İsviçre yerine Fransa yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.

